ABD Tarihindeki Tüm Yönetimler Şizofrendir!

2
134

1894

ABD tarihinde ülkeyi yönetenlerin büyük çoğunluğu şizofren mi?  Bu konuda analizlerin bulunduğu bir yazı.

Ünlü Psikolinguist ve düşünür  Noam Chomsky; ABD ve Batı’nın demokrasi getirme özleminin kötü bir şaka olduğunun altını çizerek her ABD yönetimini “Şizofren” olduğunu ifade etti.

Bu “Erk Sistemleri: Küresel Demokratik Ayaklanmalar Hakkında Söyleşiler ve ABD İmparatorluğu’na Yeni Meydan Okumalar” adlı David Barsamian ile Noam Chomsky’nin yeni söyleşi kitabındaki “Ayaklanmalar” bölümünden alınmıştır.

David Barsamian: Birleşik Devletler, Ortadoğu’daki enerji kaynakları üzerinde bir zamanlar sahip olduğu kontrol seviyesine sahip mi?

Noam Chomsky: Başlıca enerji-üreten ülkeler hala, Batı-destekli diktatörlüklerin sıkı kontrolü altındadır. Yani Arap Baharı’yla oluşan ilerleme sınırlıdır ancak önemsiz değildir. Batı-kontrolündeki diktatörlük sistemi aşınmaktadır. Aslında bir müddettir bu aşınma devam etmektedir. Örneğin 50 yıl geriye gidecek olursanız ABD planlamacılarının temel endişesi olan enerji kaynakları büyük ölçüde millileştirilmişti. Sürekli bunu tersine çevirmek için çabalar vardı fakat başarılı olamadılar.

Örneğin ABD’nin Irak işgalini ele alalım. Kendini adamış bir ideolog hariç herkes için Irak’ı demokrasi aşkımız için değil dünyadaki ikinci ya da üçüncü büyük petrol kaynağı ve temel enerji-üreten bölgenin ortasında olduğu için işgal ettiğimiz aşikardır. Bunu söylememelisiniz zira komplo teorisi olarak addedilir.

Birleşik Devletler, Irak’ta Irak milliyetçiliği tarafından –büyük ölçüde şiddet-dışı direniş ile– ciddi şekilde hezimete uğradı. Birleşik Devletler direnişçileri öldürebilir fakat caddelerde gösteri yapan yarım milyon insanla baş edemez. Adım adım Irak, işgal kuvvetlerinin koyduğu kontrolleri kaldırmayı başardı. 2007 Kasım itibariyle ABD amaçlarına ulaşmanın çok zor olacağı büyük ölçüde aşikar hale geldi. Ve o noktada ilginçtir bu amaçlar açıkça ifade edildi.

Bu yüzden 2007 Kasım’ında George W Bush yönetimi, Irak ile gelecek düzenlemelerin nasıl olması gerektiğine dair resmi bir deklarasyon yayınladı. İki temel gereklilik vardı: Bir, Birleşik Devletler askeri üslerinden sürdüreceği savaş operasyonlarında özgür olacaktı; iki, “Başta Amerikan yatırımları olmak üzere Irak’a yabancı yatırımın akışını teşvik edecekti”. 2008 Ocak’ında beyannamelerinden birinde bunu açıkça ifade etti. Birkaç ay sonra Irak direnişi karşısında Birleşik Devletler vazgeçmek zorunda kaldı. Irak kontrolü artık gözlerinin önünde yitiyordu.

Irak, eski kontrol sistemi gibi bir şeyi yeniden-kurma çabasıydı fakat geri püskürtüldü. Genel olarak İkinci Dünya Savaşı’na kadar eskiye giden ABD politikalarının sabit kaldığını düşünüyorum. Fakat onları uygulama kapasitesi düşüyor.

DB: Ekonomik zayıflık nedeniyle mi düşüyor?

NC: Kısmen dünyanın daha çeşitli bir yer hale gelmesi nedeniyledir. Dünya artık daha fazla çeşitli güç merkezine sahiptir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Birleşik Devletler mutlak şekilde gücünün zirvesindeydi. Dünya servetinin yarısına sahipti ve rakiplerinin her biri ciddi şekilde zarar görmüş ya da yok edilmişti. Tasavvur edilemez bir güvenlik konumuna sahipti ve temelde dünyayı yönetecek planlar geliştirdi ki o zamanlar gerçek dışı değildiler.

DB: Bu “Büyük Bölge” planlaması olarak adlandırıldı?

NC: Evet. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde ABD Dışişleri Bakanlığı politika planlamanın başındaki George Kennan ve diğerleri, kabataslak detayları çizdi ve ardından uygulandı. Şu an Ortadoğu, Kuzey Afrika’da ve bir bakıma Güney Amerika’da meydana gelen şeyler özü itibariyle 1940’lara kadar eskiye gider. ABD hegemonyasına ilk başarılı direniş 1949’daydı.

Bu sırada bir olay meydana geldi ki ilginçtir “Çin’in kaybedilişi” olarak adlandırıldı. Çok ilginç bir ifadedir ve karşı çıkan da olmamıştır. Çin’in kaybedilmesinden kimin sorumlu olduğuna dair çok tartışmalar yaşandı. Büyük bir dahili mesele haline geldi. Ancak çok ilginç bir tanımlamadır. Eğer bir şeye sahipseniz, onu kaybedebilirsiniz. Elde var kabul ediliyordu. Çin’e sahiptik ve bağımsızlığa ilerlediklerinde Çin’i kaybetmiş olduk. “Latin Amerika’nın kaybedilişi”, “Ortadoğu’nun kaybedilişi” ve bazı ülkelerin “kaybedilişi” gibi ardından gelen endişelerin hepsi dünyaya sahip olduğumuz önermesine dayalıydı ve kontrolümüzü zayıflatan her şey bizim bir kayıp haline geldi. Nasıl geri alacağımızı merak ettik.

Bugün örneğin dış politika dergilerini ya da abuk sabuk Cumhuriyetçi tartışmaları dinlerseniz “Daha fazla kaybı nasıl önleriz?” diye sorarlar.

Öte yanda kontrolü koruma kapasitesi ciddi şekilde azaldı. 1970’ler itibariyle dünya halihazırda ekonomik olarak üç-başlı addediliyordu: ABD-odaklı Kuzey Amerika endüstri merkezi, Alman-odaklı Avrupa merkezi ve kabaca büyüklükte benzer Japon-odaklı Doğu Asya merkezi (O zamanlar dünyadaki en dinamik büyüme bölgesiydi). O zamandan beri küresel ekonomik düzen çok daha çeşitli hale geldi. Yani politikalarımızı sürdürmek zorlaştı ancak temeli oluşturan prensipler fazla değişmedi.

Clinton doktrinini ele alalım. Clinton doktrini Birleşik Devletler’in “anahtar pazarlara, enerji tedariklerine ve stratejik kaynaklara kısıtsız erişimini” temin etmek için tek taraflı güç kullanımına başvurmaya yetkili olduğuydu. Bu George W Bush’un söylediği her şeyin ötesinde bir şeydi. Fakat sessizdi. Kibirli ve aşındırıcı değildi bu yüzden büyük gürültü koparmadı. Bu yetkiye inanç şu an sürmektedir. Aynı zamanda entelektüel kültürün de bir parçasıdır.

Usame Bin Ladin suikastının ardından tüm alkışlar ve tezahüratın ortasında eylemin yasallığını sorgulayan birkaç eleştirel yorum vardı. Yüzyıllar öncesinde dahi masumiyetin varsayılması diye bir şey vardı. Eğer bir şüpheliyi tutuklarsanız suçlu olduğu ispat edilene dek şüpheli kalırdı. Mahkemeye çıkarılmalıydı. Bu Amerikan hukukun özüdür ve Magna Carta’ya kadar geri götürebilirsiniz. Yani tüm İngiliz-Amerikan hukukunun tüm temelini atmamamız gerektiğini söyleyen sesler vardı. Bu birçok fazlasıyla öfkeli ve kudurmuş tepkilere yol açtı ancak en ilginçleri her zamanki gibi spektrumun sol liberal ucundan geldi. Tanınmış ve fazlasıyla saygı göre sol liberal yorumcu Matthew Yglesias bu görüşlerle dalga geçen bir makale yazdı. Onların “şaşırtıcı derecede saf” ve “aptalca” olduğunu söyledi.

Ardından nedenini ifade etti. Dedi ki “uluslararası kurumsal düzenin asli işlevlerinden biri tam olarak Batılı güçlerce ölümcül askeri güç kullanımını meşrulaştırmaktır”. Elbette kastettiği Norveç değildi. Bu güç Birleşik Devletler idi. Yani uluslararası sistemin dayandığı prensip Birleşik Devletler’in istediğinde güç kullanmaya yetkili olduğuydu. Birleşik Devletler’in uluslararası hukuku ya da benzer bir şeyi ihlal etmesinden bahsetmek “şaşırtıcı derecede saf” ve tamamen aptallıktı. Bu arada bu sözlerin hedefi bendim ve suçumu itiraf etmekten memnunum. Magna Carta ve uluslararası hukukun dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Bunu sadece siyasi spektrumun sol liberal ucu denilen yerde dahi entelektüel kültürde ana prensiplerin çok değişmediğini belirtmek için anlattım. Fakat bu prensipleri uygulama kapasitesi keskin şekilde azaldı. Bu nedenle Amerikan düşüşüyle ilgili bu kadar çok şey duyuyorsunuz. Yıl sonundaki Foreign Affairs dergisinin sayısına bir göz atın. Kapağı koyu harflerle “Amerika Bitti mi?” diye atılmış. Bu her şeyleri olması gerektiğine inananların standart şikayetidir.

Eğer her şeyiniz olduğuna inanırsanız ve bir şey sizden giderse bu bir trajedidir, dünya çöküyordur. Yani Amerika bitti mi? Uzun zaman önce Çin’i “kaybettik”, Güney Asya’yı kaybettik ve Güney Amerika’yı kaybettik. Belki Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika ülkelerini de yitireceğiz. Amerika’nın Sonu mu? Bir tür paranoyadır fakat bu aşırı zenginlerin ve aşırı güçlülerin paranoyasıdır. Eğer her şeye sahip değilseniz bu bir felakettir.

DB: The New York Times, “Arap Baharı’nın politika ikilemini ‘demokratik değişim desteği, istikrar isteği ve güçlü siyasi erk haline gelen İslamcılara dair endişesini içeren çelişen Amerikan dürtülerinin nasıl dengeleneceği’ şeklinde” tarif ediyor. The Times üç ABD amacı teşhis ediyor. Siz ne diyorsunuz?

NC: İki tanesi doğrudur. Birleşik Devletler, istikrar lehindedir. Fakat istikrarın ne anlama geldiğini hatırlamalısınız. İstikrar ABD emirlerine uymak demektir. Örneğin büyük dış politika tehdidi İran’a karşı suçlamalardan biri, Irak’ı ve Afganistan’ı istikrarsızlaştırdığıdır. Nasıl? Etkisini komşu ülkelere genişletmeye çalışarak. Öte yandan biz ülkeleri işgal edip onları yok ederek “istikrarlılaştırırız”.

Sıklıkla bunu betimlemek için favori bir alıntım vardır. Tanınmış ve iyi bir liberal dış politika analisti ve eski Foreign Affairs dergisi editörü James Choice’dan. Salvador Allende rejiminin devrilmesi ve Augusto Pinochet diktatörlüğünün 1973’te dayatılmasıyla ilgili yazısında “istikrar” için Şili’yi “istikrarsızlaştırmamız” gerektiğini söylemişti. Bu bir çelişki olarak algılanmadı ve değildi de. İstikrar elde edebilmek için parlamenter sistemi yok etmeliydik ki ne dersek yapsınlar. Sonuç itibariyle bu teknik anlamında istikrar tarafındayız.

Siyasi İslam’a dair endişe ise herhangi bir bağımsız gelişmeyle ilgili endişeyle aynıdır. Herhangi bir bağımsız şey hakkında endişe etmelisiniz zira altınızı oyabilir. Aslında biraz da ironiktir çünkü geleneksel olarak Birleşik Devletler ve İngiltere, politik İslam’ı değil radikal İslami köktenciliği, gerçek endişeleri olan laik milliyetçiliği engelleyecek bir erk olarak güçlü şekilde desteklemişlerdir.

Örneğin Suudi Arabistan dünyadaki en aşırı köktenci, radikal İslamcı bir devlettir. Misyoner bir şevke sahiptir, radikal İslam’ı Pakistan’a yaymaktadır ve terörü fonlamaktadır. Fakat ABD ve İngiliz politikasının kalesidir. Mısır’daki Cemal Abdülnasır’ın ve Irak’taki Abdülkerim Kasım’ın laik milliyetçilik tehdidine karşı sabit şekilde Suudileri desteklediler. Fakat siyasi İslam’dan haz etmiyorlar zira bağımsız hale gelebilir.

(The New York Times’ın) üç noktasından ilki yani demokrasi özlemimiz Joseph Stalin’in özgürlük, demokrasi ve dünyanın bağımsızlığıyla ilgili Rus vaatlerine dair konuşması seviyesindedir. Sovyet komiserlerinden ya da İranlı imamlardan duyduğunuzda güleceğiniz türden bir ifadedir ancak Batılı mevkidaşlarından duyduğunuzda kibarca ya da hatta hayranlıkla baş salladığınız bir şeydir.

Eğer sicile bakarsanız demokrasi özlemi kötü bir şakadır. Bu şekilde ifade edilmese de önde gelen akademisyenlerce dahi kabul edilir. Sözüm-ona demokrasi promosyonuna dahil başlıca akademisyenlerden biri Thomas Carothers’dir. Oldukça muhafazakar ve fazlasıyla saygı görür. Ateşli bir liberal değil neo-Reagan’cıdır. Reagan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmış ve çok ciddiye aldığı demokrasi promosyonunu inceleyen birçok kitap yazmıştır. Evet, bu köklü bir Amerikan idealidir fakat tuhaf bir tarihe sahiptir, der. Tarih, her ABD yönetiminin “şizofren” olmasıdır. Belirli stratejik ve ekonomik çıkarlara uyuyorsa demokrasiyi desteklerler. Bunu garip bir patoloji olarak tanımlar sanki Birleşik Devletler psikiyatrik tedavi gibi bir şeye ihtiyaç duyuyormuşçasına. Elbette başka bir yorumlama daha vardır fakat eğer iyi-eğitimli ve uygun davranan bir entelektüelseniz bu akla gelmez.

Mısır’da Mübarek’in devrilmesinden birkaç ay sonra, cezai soruşturma ve takibata uğradı. ABD liderlerinin Irak ya da ötesindeki suçları için bir gün hesap verecekleri düşünülmez bile. Bu bir gün değişecek mi?

Bu temelde Yglesias prensibidir. Uluslararası düzenin temeli Birleşik Devletler’in istediği zaman şiddet kullanma hakkıdır. O halde birini nasıl suçlayabilirsiniz?

Kimse bu hakka sahip değildir.

Elbette olamaz. Evet, belki müşterilerimizin vardır. Eğer İsrail Lübnan’ı işgal edip bin kişiyi öldürse ve ülkenin yarısını yok etse, sıkıntı yoktur. İlginçtir. Barack Obama başkanlığından önce senatördür. Senatör olarak pek fazla bir şey yapmamıştır fakat yaptığı birkaç şey içinde bir tanesiyle özellikle övünür. Aslında web sitesine bakarsınız 2006’daki Lübnan işgali sırasında Birleşik Devletler’in amaçlarına ulaşana dek İsrail’in askeri faaliyetlerini engellemek için hiçbir şey yapmamasını isteyen ve İsrail’in güney Lübnan’ı 25 yılda 5’nci kez yıktığı için direnişi destekleyen İran ile Suriye’yi kınayan bir Senato kararını hamilerinden biri olduğunun altını çizmektedir. Yani onlar da bu hakka varistirler. Diğer müşteriler de…

Fakat haklar gerçekte Washington’da ikamet eder. Bu dünyaya sahipsiniz demektir. Aldığınız hava gibi bir şeydir. Bunu sorgulamazsınız. Çağdaş uluslararası ilişkiler teorisinin asli kurucusu Hans Morgenthau aslında çok makul ve saygın biridir. Vietnam Savaşı’nın taktiksel değil ahlaki zeminde eleştiren çok az sayıdaki siyaset bilim insanlarından ve uluslararası ilişkiler uzmanlarındandır. Amerikan Siyasetinin Amacı adlı bir kitap yazmıştır.

Neyin geldiğini çoktan biliyorsunuz. Diğer ülkelerin amaçları yoktur. Öte yandan Amerika’nın amacı “aşkındır, faiktir”. Dünyanın geri kalanına özgürlük ve adalet getirmektir. Fakat Carothers gibi o da iyi bir akademisyendir. Bu nedenle sicile yönelmiştir. Der ki eğer sicili incelerseniz Birleşik Devletler bu aşkın amaca uygun davranmamış gibidir. Fakat ardından eleştirerek, amacımızın “benzer zeminlerde dinin geçerliliğini reddeden ateizmin hatasına düştüğünü” söyler. Bu iyi bir kıyastır. Derin şekilde dini inancın içine gömülüdür.

O kadar derindir ki kurtarmak çok güç olacaktır. Ve bunu bir sorguladığında histeriye neden olur. Sıklıkla Amerikan-karşıtlığı ya da “Amerika’dan nefret” ile suçlanır. Bunlar, demokratik toplumlarda var olmayan sadece totaliter toplumlarda var olan kavramlardır. Burada sorgusuz sualsiz kabul edilmektedir.

Time Türk