Amy Winehouse ile hayali bir konuşma

1
159

Amy, sen de ben de biliyoruz ki; sorunun ne alkoldü ne uyuşturucu. Yüzüne bakılınca hemen anlaşılıyordu bu. Ruhunu istila etmiş karanlık bir acı, bir yol bulup yüzüne yayılmıştı. Bakışların en az içindeki hayat kadar donuktu.

Acının sınırında dolaşıyordun. Sınırın hemen yanı başında, gözlerini alan uçurum bakışlarını sana dikmişti. Korkuyordun. Korkudan donakalmıştın hayatın içinde. Sahnede şarkı söylerken bile böyleydin, bunun bazıları alkolden olduğunu düşünse de.

Dünyayı taşıyordu omuzların. Sen kendi varoluşunu bile taşıyamazken. Savaşlar, kıtlıklar, evlerde aile kavgaları, yitirişler, karşılıksız aşklar.

“Ne işim var” diyordun “bu dünyada?”

Ne işimiz var bu dünyada Amy?

Yaşamak bir komut gibiydi senin için. “Yaşa gitsin!” diyen bir sesten başka bir şey kalmamıştı içinde. Hazin bir dünya yolculuğunda, şarkı sözlerine sinmiş feryadın, hayranların için sadece birer eğlenceydi.

Müzik, bir umut, bir tutkal olacaktı hayata tutunmanı sağlayacak. Tutkal çözülüverdi.

Yere düştün. Paramparçaydın.

Neden alkole ve uyuşturucuya sığındığını anlatsaydın, anlaşılmayacağını biliyordun. Dudak bükeceklerdi sana. “Bu kadar paran var, ünlüsün, albümlerin milyonlar satıyor, başka ne istiyorsun?” diyeceklerini biliyordun.

Başka ne istiyordun Amy?

Umurunda değildi bunlar. Ruhun cehennemin alevlerinde kavruluyordu; anlamsızlıktan, boşunalıktan daha kavurucu bir cehennem ateşi var mıdır Amy?

“Avrupa Medeniyeti” adında tutuşturulmuş bir cehennemin içinde doğdun. Bu, Mutlak Varlık’tan koparılmış bir hayat algısıydı: insan kendinin malik ve sahibiydi, hayat bir mücadeleydi, herkes kendini düşünmeliydi… Mutlak Yaratıcı’ya şükretmek, O’ndan gelen her şeye razı olmak, hayatın sonsuz bir yolculukta sadece bir durak yeri olduğunun inkârının kör kuyusuydu içine doğduğun. İnsanı Mutlak Varlık’ın aziz bir misafiri olmaktan çıkarıp nefsin heveslerini, arzularını tatmin derecesine indirgeyen bir cehennem. Zamanın Bedii’nin ifadesiyle: “sefahet ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa”nın üflediği cehennemi haletti.

O’nsuz hayat bomboştu. Boşunalık hissiyle kurumuştu kalbin. Kalbini aşkın suyuyla sulamak istedin. Aşk, hayatın suyu değildi, O’nsuz aşk tuz ruhu gibi kalbini daha da yaktı yıktı. “Üzülecek bir zaman bile bırakmadı” diye serzenişte bulundun aşkın seni terk edince. “Sadece kelimelerle güle güle dedik” dedin. Sonra “back to black” diye feryat ettin: “karanlığa döneceğim.”

Karanlığa geri döndün Amy. Başka bir seçeneği bilmiyordun.

Ama bildiğin şeyler vardı, hem de çok iyi bildiğin. O kadar berraktı ki duyguların, her şeyin ama her şeyin farkındaydın. Bir çiçeğin soluşunun da bir taşın düşüşünün de. Her şeyin nasıl da geçip gittiğinin. Zamanın akışının karamsarlığı çok büyük bir yüktü Amy. Yalnızca yitirdiklerinin üzerine şarkılar söyleyebilirdin. Hiç sahip olmadıklarının üzerine bir ağıttı şarkıların.

Sen, ölümün değil Amy, yaşamın üzerine ağıtlar yaktın.

Kalbine uğrayan dünyanın yankısı karmakarışıktı. Hayat çok karışıktı.

Senin şöyle bir farkın vardı Amy; ünlü olunca, paran olunca istediğin her şeye sahip olacağın yanılsamasına kapıldın. “Şuna sahip olursam mutlu olabilirim,” diyerek kendini oyalayan insanların en azından emelleri vardır. Ünlü olunca, maddi refaha erince artık kendini oyalayamazdın.

İstediğin, ellerinde tuttuğunu sandığın bu dünya değildi halbuki, değil mi Amy?

Seni bu dünyada hiçbir şeyin tatmin etmeyeceğini anladığın anda umutlarını uçurumdan yuvarladın. Hayallerin, umutların bu dünyanın ötesine taşıyordu. Sen de ben de çok iyi biliyoruz ki Amy; milyonlarca albüm satmak değildi derdin. Bu, plak şirketlerinin derdiydi. Senin derdin sonsuzluğa ulaşmaktı.

Bu dünya hayatının sana yetmeyeceğini öğrendin. Dünyanın yüzeyini istila etmiş ayrılığı, faniliği, ölümlülüğü, her şeyin başlamasıyla bitişini senden daha iyi kim hissedebilirdi? Ayrılıklara tahammülün yoktu. Kimin var ki Amy? Bu dünyadan bir gün tümüyle ayrılacağını biliyordun. Ayrılık içinde ayrılık. Kederin içine sarmalanmış başka bir keder.

Velhasıl, alkol ve uyuşturucu, içine gömüldüğün karanlığı hissetmemenin yollarından biri olmaktan başka bir şey değildi. Bu yüzden ne diyordun “Rehab” albümünde: “Beni rehabilitasyona göndermeye çalıştılar/Ben ‘hayır, hayır, hayır’ dedim/Evet kötüydüm ve döndüğümde/Bilecek, bilecek, bileceksin/.. Gitmeyeceğim/Ray’le evde olmayı tercih ederim/

Yetmiş günüm yok/Çünkü hiçbir şey yok/ Bana öğretebileceğin hiçbir şey yok”

Senin asıl derdin bedenin arınması değildi Amy. Ruhunun arınmasıysa biz doktorları, rehabilitasyon merkezlerini aşan bir şeydi.

Zamanın Bedii, seni kurban alan medeniyet için der ki Amy; “Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm (hastalıklı) ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek.”

İşte Amy, benim senden anladığım Mutlak Varlık’tan koparılmış gününü gün eden bir sefih hayat felsefesinin kurbanısın. Biliyor musun Amy, bizi de kurban etmek istiyor bu medeniyet. Elimizden geldiğince direniyoruz ve direneceğiz Amy. Umarım yenilmeyiz.

Amy, bu senin hakkında bir yazı gibi görünse de; aslında senin nezdinde boş evlere dönüştürülmeye çalışılan ruhlara bir ağıttır sadece.

Kaynak: Zaman – Mustafa Ulusoy

  • ayyuşe baran

    içimden geçen herşey bu yazıda amy de inanın islamı tanısaydı aşkı uğruna kendini alkol ve uyuşturucuya vereceğine rabbi uğruna ibbadete veriridi inanç her türlü boşluğu doldurur