Antagonist yasası

0
322

 

Hayatınızda önemli bir şeyi başarmak istiyorsanız, mutlaka zıt bir güç ile karşılaşmak ve onunla kaçınılmaz bir şekilde çarpışmak durumundasınız. Her düş -ulaşmak istediğiniz her hedef- ‘antagonist’adını verdiğimiz muhalif bir kuvveti ortaya çıkarır.

Hayatınızda hiç ‘büyüklüklerine bağlı oranda düşler vergisi’ diye bir şey duydunuz mu? Oysa insanların neden isteklerini sınırladıklarını ve -birkaç istisna dışında- sadece küçük düşlere odaklandıklarını açıklamamız gerekirse, böyle bir vergi olmalı diye düşünüyorum.

Bir adam, evinin civarındaki ıssız sokakta yürürken, bir gaz lambası bulur, temizlemeye çalışırken lambadan cin çıkıverir. Cin, dev gibi kaslarını esnettikten sonra, bu kadar küçük bir alanda yüzyıllardır sıkışıp kalmış olmaktan kurtulmanın verdiği minnettarlık hali ile şaşkınlıktan donakalmış adamdan bir dilekte bulunmasını ister. Adam, hiçbir sınırlama olmadan en büyük isteğini dileyebileceğinden tekrar emin olmak için “Gerçekten her şeyi isteyebilir miyim?” diye sorar. “Her şeyi” der cin; adamın şaşkınlığı ile eğlenerek ve gülümseyerek. Çok büyük bir şey istemiş olduğunu düşünen adam çekingen bir tavırla “Bu civarda bir daire istiyorum” der. Cin, ona kendisini kısıtlanmış hissetmemesini ve isteyebileceklerinde bir sınır olmadığını sabırlı bir şekilde izah eder. “İki daire” der, bu sefer daha kararlı bir ses tonuyla. Adamın saçmalamasından yavaş yavaş yorulmaya başlayan cin, daha açık olmaya karar verir: “Benim için hiçbir şey imkânsız değil. İstediğin her şeyi benden dileyebilirsin, hayalini bile kuramayacağın düşlerin dâhil.” Bu sefer adamın gözlerinde şimşek çakar ve o anda önünde bulunan bu uçsuz bucaksız gücü nihayet anlar; yüzünde kocaman bir gülümseme ile dileğini söyler:

“O zaman en çok istediğim şey…” son bir tereddüt ile, “bir apartmanım olması.”

Sıradan bir insan daha iyi bir iş, yeni bir otomobil veya küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası deniz kenarında bir villa hayal edebilir, ama Versailles Sarayı’nı ancak bir kral düşleyebilir.

Sen, istediğin şey kadarsın

İnsanın arzularının sınır tanımadığına ve herkesin kendisine her istediği hedefi seçebileceğine, en büyük düşlerini besleyebileceğine veya en büyük emellerini içinde barındırabileceğine dair genel bir inanç vardır. Gerçekte ise, bir insanın isteyebileceği ve olduğu şey arasındaki bağlantıyı sağlayan bir denklem söz konusu.

Hiç kimse, kendisinden daha büyük bir amaca sahip olamaz. İnsanın kendisi ile hedefi birdir. Bu durumu, insanın hayatta bir şey başarmak için isteklerini ve umutlarını ne kadar ileriye taşıyabileceği konusundaki hız sınırı gibi, başına gelecek ve sahip olacağı her şeyin de sınırı olarak düşünebiliriz. Onun oluş yüksekliği -yani düşüncelerinin, duygularının, davranışlarının ve sahip olduğu değerlerin kalitesi- yaşamdan isteyebileceklerinin maksimum sınırını ve tüm arzularının tepe noktasını belirler.

İngilizcede ‘aim’ (amaç) kelimesinin ‘I am’(ben)’in anagramı olmasının sembolik bir manası vardır. Aim = I am. Bu nedenle, şu genel prensibi onaylayabiliriz: I AM MY AIM (Ben amacımım). Bu, bir kişinin amacını bilmesi ve farkında olarak sürekli hatırlayabilmesi için “Kendini bil” kuralının somut bir uygulaması ve kişinin kaderinin gerçek kaynağıdır.

 

Yarı zamanlı düşleyenler

Büyük düşleyenlerin neden bu kadar az olduğunu açıklarken, dikkate alınması gereken bir unsur daha var. Nitekim, “Michelangelo, Leonardo, Edison ya da Einstein gibi daha çok sayıda çok güçlü düşleyenler ve üstün nitelikli insan ruhları olsaydı, medeniyetimiz ve onunla birlikte bütün gezegen nasıl olurdu?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Açıklama şudur ki; bilinçaltında herkes antagonistin varlığından haberdardır. Bir kişinin dilekleri ile icra ettikleri arasındaki yere kendisini yerleştiren bu sürtünme kuvvetini hepimiz hissederiz. Ve gizli bir şekilde, amaçlayabileceğimiz bir hedefe ulaşmak için, zıt bir güçle yani korkutucu olan antagonist ile mücadele etmemiz gerektiğini biliriz. Onun gücü ve şiddeti hedefimizle tamamen doğru orantılıdır. Genç çoban David, kral olmayı düşlediğinde, dev Goliath ortaya çıkar. Bu prensip kesin ve açık biçimde şöyle ifade edilebilir: Hedefin yükseldikçe, antagonistin de o kadar büyür. David korkmadı; fakat birçok insan korkup, antagonist göründüğü anda düşlerini terk ederdi. Onları yarı zamanlı veya tamamlanmamış düşleyenler olarak tanımlayabiliriz ki, onlardan hiçbir şey olmaz.

Sürtünmenin genel teorisi

Uzun yıllardır bu fenomen için bilimsel açıklamaları araştırıyorum. Bulduğum prensipler dizisi bugün ‘Antagonist Yasası’ dediğim bu kalıbı oluşturdu.

En basit organizmadan en karmaşığına kadar, tek bir insandan bütün bir medeniyete kadar her şey, evrimsel yolunda ‘görünürde’ zıt bir kuvvetle, yani kendi projesinin nefesi ve kapsamı ile aynı eşit güce ve kabiliyete sahip olan bir antagonist ile karşılaşır.

Bulduğum en hayret verici keşif; antagonistin, sadece ‘görünüşte’, hedefimizin gerçekleşmesine karşı hareket eden zıt veya karşıt bir güç olmasıydı. Onun öfkeli maskesinin arkasında en müthiş dostumuz ve en sadık hizmetçimiz yatar. Görünenin ötesinde, antagonistik güç, başarınız için gereklidir; evriminiz ve hedefinizi başarmanız için ihtiyacınız olabilecek her türlü fırsatı sağlamak üzere gece gündüz sizin hizmetinizdedir.

Bir hedefi olan ve bunu başarmaya kararlı olan kişi sadece, antagonist ile karşılaşır; diğerleri serbest düşüştedirler. Serbest düşüşte ise antagoniste ihtiyaç yoktur, masrafsız ve acısızdır.

Psikolojik bölünme

Bu iki kuvvetin gerçekleşme biçiminde, agonist ve antagonist birbirine düşman değildir; fakat aynı motorun iki pistonudur ve iki insan türü arasındaki psikolojik bölünmenin sınırlarını çizer. Bir tarafta, sadece engeller yaratmak için zalim, korku dolu bir gerçek olarak gördükleri dış dünyanın olduğuna inanan kasvetli bir insan kitlesi mevcut ki, onlar dışarıdaki koşulları, olayları suçlayan, şikâyet eden, kendini haklı gösteren ve kendisine acıyan bağımlı insanlardır. Diğer tarafta, gelişimlerinin ve amaçlarının başarısının antagonistin, yani dışarıdaki dünyada materyalleşmeden önce psikolojimizdeki önüne geçilemez, karşıt kuvvete karşı zafer kazanmak gerektiğini bilen birkaç yaratıcı, proaktif, girişimci kişi vardır. Antagonistin algılanma şekli, dünyanın iki farklı vizyonu arasındaki uçurumun sınırını çizer. Bir tarafta yaşamı ve varoluşu bir kâbusun maddeleşmiş hali olarak, sıkıntıların ve şanssızlıkların sürekli bekleyişi olarak algılayan bir insanlık; diğer tarafta ise, antagonisti gelişimlerinin lokomotifi olarak gören sadece bir avuç dolusu insan var. Bu, dışsal bir güç değil, fakat kişinin kendi içinde tanıması ve uyum sağlaması gereken bütünleyici bir parçasıdır.

 

Antagonist seni sever

Bu açıklamalar ne kadar paradoksal görünürse görünsün, sizi antagonistten daha fazla kimsenin sevemeyeceğini öğrendim. O, sizi başarıya götürecek olan en kısa yolu gösterecek kişidir. Tek ve yegâne amacı sizin zaferinizdir.

Bu konu ile ilgili olarak, size ‘Üç Silahşörler’in ünlü yazarı Alexandre Dumas tarafından yazılmış, 19’uncu yüzyılın serüven dolu ‘Monte Kristo Kontu’nun popüler hikâyesini paylaşmak istiyorum. Hikâyedeki olay, 1815’te Louis Philippe’in kısa hükümdarlığı sırasında önce Fransa’da, daha sonra İtalya’da vuku buluyor.

Monte Kristo Kontu

Genç ve başarılı deniz tüccarı Edmond Dantès, nişanlısı Mercedes ile evlenmek üzere Marsilya’ya geri döner. Mercedes de onun bu ilgisine karşılık vermektedir, ancak kardeş bildiği kuzeni Fernand onları kıskanır. Dantés’nin gemisinde çalışan bir muhasebeci olan Danglars, yolda aralarında çıkan tartışma yüzünden Dantès’den nefret etmektedir. Kaptan olarak başlamadığı seferinde, bir hastalık kaptanlarını teslim almış ve Dantes’ye bir fırsat sunmuş; o da hızla kendisini ispat ederek, gemi sahibinden bir sonraki seferde geminin kaptanı olma teklifi almıştır. Bu nedenle Danglars, Dantés’i kıskanmaktadır. İkisi birlikte Dantés’i Bonapartist hain olarak suçlayan anonim bir mektup yazarlar. Dantés yıllardır beklediği düğününün olduğu akşam, anlamını tam olarak çözemediği bir iftiranın pençesinde, kendisini savcının karşısında, krala karşı Napolyoncularla işbirliği yapmakla suçlanırken bulur. Dantés’nin üçüncü düşmanı ve Marsilya’daki krallığın savcısı Villefort, mahkeme kararı olmadan onu ömür boyu hapse mahkûm eder.

If Şatosu’ndaki 14 yılın sonunda Dantés, özgürlüğe doğru bir tünel açmaya çalışan, kendisi gibi mahkûm olan deli rahip Abbé Faria ile arkadaş olur. Faria, Dantés’ye kapsamlı bir eğitim verir. Ayrıca Dantés’ye, Danglars, Fernand ve Villefort’un onu hapiste tutmak ve tamamen ortalıktan kaldırmak için kendi sebepleri olduğunu izah eder. Yıllarca süren arkadaşlıktan sonra ölüme yaklaşan Faria, Dantés’ye büyük hazinenin yerini söyler. Hazinenin, Korsika ile İtalya’nın tam ortasındaki Monte Kristo isimli ufak bir İtalyan adasında gömülü olduğunu belirtir. Faria ölünce, Dantés onun cesedini oradan kaçmak için kullanır. Birkaç ay sonra, Monte Kristo’ya gider ve hazinenin saklı olduğu yere yönelir. Hazineyi ele geçirdikten sonra, Monte Kristo Adası’nı ve Toskana devletinden kontluk unvanını satın alır.

Marsilya’ya döndükten sonra düşmanlarının hepsinin zenginleştiğini öğrenir ve ihanete uğramış olduğu için haksız yere hapiste yatmasına sebep olan bu üç adamdan korkunç şekilde intikam alma planını uygulamaya karar verir. Acımasız ve detaylı planı sayesinde, onların üçünü de umutsuzluğa, iflasa ve ölüme sürükler.

Bu hikâye yazıldığından bu yana intikamın kutsal olmadığını, tıpkı Dantés’nin üç düşmanının olduğu gibi antagonistlerin üzücü kaderlerini hak etmediğini düşünen kimse olmadığını sanıyorum. Dantés’nin sıradan bir denizciden, okumuş, son derece zengin ve asil bir centilmene dönüşmesini, antagonistin değerli ve muhteşem hizmetleri karşılığında onun nefretinden ve kininden beslenmesini gayet normal karşılamamız ve bunu vurgulamamız ironiktir, fakat oldukça öğreticidir.

Antagonist sizsiniz

Farz edelim ki; uzun ve oldukça zorlu bir düşünce sürecinden sonra her sabah dört kilometre koşmaya niyetlendiniz. Başladığınız ve samimi bir şekilde yaptığınız anda içinizden bir ses, “Böyle bir havada yatağına geri dönmek istersen, kim seni suçlayabilir ki? Zaten yeterince yapmadın mı? Bir seferliğine koşmazsan, dünyanın sonu değil ya” der. Başka durumlarda, yatağa geç gitmek veya erken saatlerde uçağının olması, bu çabayı baltalamak için günün mazereti haline gelebilir. Yani her durum, öz disiplini terk etmek için iyi bir bahane olarak öne sürülür. Hangi hedefi belirlemiş olursanız olun, ‘oluş’unuzun bilinmeyen ve karanlık parçasından yükselen bu mızmız ses, iyi niyetlerinizle dövüşmeye, onları bozguna uğratmaya ve planlarınızı sabote etmeye her zaman hazırdır.

Yolunuza çıkan her zorluğa minnet duyun ve tek antagonistinizin içinizde yattığını fark edin. Tek bir düşman var, o da içinizdedir. Dışarıda ne affedilmesi gereken bir düşman, ne de size zarar verebilecek bir kötülük yoktur. Antagonist sizi geliştiren, mükemmelleştiren ve bütün haline getiren bir enstrümandır ve sizin çok daha yüksek bir sorumluluk seviyesi ve özgürlüğün dünyasına giriş yapmanızı garanti edecek eşsiz bir anahtardır.

Kaynak : tempoonline

Yazar : Stefano D’Anna