Babamın değerini ölünce anladım

0
145
Hasan Kaçan, Babam İçin dizisinde oynadığı Orhan karakteriyle, babalık kavramını bize biraz daha yaklaştırıyor. Kaçan kendi hayatına döndüğünde ise “Ben babamın hayatımdaki yerini, o vefat edince anladım.” diyor.

***

Mizah, dram ve yerellik gibi üç kavram, sizde bir araya geliyor. Bu yönüyle kendinizi Sadri Alışık’a benzetiyor musunuz?

Bu çizgiyi seviyorum. Bu tür tarzın yazarı, oyuncusu, hiçbir şeyi değilken bile çok iyi seyircisiydim. Mahalle ekolünün her zaman gönlümde bir yeri vardı. Zamanla bu tür projelerin içinde yazar, yapımcı ve oyuncu olarak bulunmaya başladık. Ne kadar şükretsek az.

Yazmak ve oynamayı yan yana koyduğunuzda, ağır basan hangisi?

Hayattaki duruşunuza ters düşmeyen projeler varsa, ha kalem, ha oyunculuk tarafında durmuşsunuz. Bu işle uğraşan arkadaşlara öncelikle yazan tarafta olmalarını tavsiye ederim. Babam İçin’e dönüp baktığınızda, şimdiye kadar sevdiğimiz, ilgiyle izlediğimiz geleneksel çizgiyle örtüşen bir tarafı var. O eski Türk filmlerindeki hatalar yapabilen, iyi insan karakteri… Kimi zaman Nusret Baba gibi, hayatta sağlam duruşu olan ve minimum hatalar yapan karakterler oluşturduk. Şimdi Orhan gibi zayıflıkları olan; ama yaptığı hatalardan ders alacak bir karakter de var. Bu, Sadri Alışık filmlerindeki karakterlerle örtüşüyor. Onlar da hatalarla boğuşup, filmin sonunda, o hatalardan ortaya çıkan mutluluk tablosundan keyif alan insanlardı.

‘Bu da mı gol değil be?’ dediğiniz oldu mu?

Kendi planlarımla yola çıktığımda onu çok demişimdir. Mesela reklam ajansı kurmuşumdur, batmışımdır. Mizah dergisi çıkarmışımdır, ‘Bu da mı gol değil be?’ demişimdir. Hani var ya bir söz, ‘Bir şeyi murad etme-Olursa inad etme-Haktandır o-Reddetme’ diye… Ne zaman bir şey murad etmedik, kendiliğinden ortaya çıkan işler oldu. Kimi zaman inanamadık bile. Ekmek Teknesi, bunun en büyük örneği. Aklımızın ucundan geçmeyen projelerde bulduk kendimizi.

O karakterlerle, sizinkilerin kesişen bir noktası da adanmışlık…

Adanmışlık derken, şu anda oynadığım Orhan karakteri, ailesine kendisini adayan; ama bünyesinde zafiyetler de barındıran bir adam. Söz konusu evlatları olduğunda, ‘Bunların sahibi benim’ yanılgısına düşüyor. ‘Ben ölsem de bunların bir sahibi var’ demesi gerekirken, Orhan’ın bir ölüm paniğiyle, hiç yapmayacağı bir işin içine girmesi, o zafiyetleri de ekrana getirecek ve gerçek bir insan göreceğiz. Hayatında bu tür yanlışlar yapan ‘doğru insanlar’ın, bunun bedelini de çok ağır ödediklerini görmüş olacağız. O yüzden daha sahici bir hikâye. Eğer bir şeyin saati, yetişmesi gereken bir kanalı, izlemesi gereken insanları varsa; o iş, sanat eseri değildir. Biz, acizane tespitlerimizi insanlara göstermekle mükellefiz.

Kendinizi en çok da nerede bir ‘sanatçı’ olarak hissettiniz?

Mühim olan kendimi sanatçı hissetmem değil! Büyüklerimden duyduğum, beni çok etkileyen bir cümledir: ‘Kime ne faydası var?’ Hep o çizgiden yürümeye devam ettik. Benim yaptığımla, bir annemizin kurduğu sofra arasında bir fark yok. O lezzeti hilesiz, hurdasız paylaşırsak ne güzel. Didaktik olmayıp; olan bitenin farkında olup da, bunun farkında değilmiş gibi safiyane davranmak… Aksi halde öğreticiliğe kaçıyor ki, insanlar bunu sevmiyor. Türkiye’de terörün çok daha fevkinde sorun, ailedir. Yıllardır aile kavramına ateş edilmektedir. Kadına, erkeğe, çocuğa şiddet gibi, bizim içimizde olmayan kötü şeyler, bizim toplumumuzun gerçeği gibi sunuluyor.

Şefkate duyduğumuz ihtiyaç bundan mı?

İnsan hayatını belirleyen en önemli şeylerden biri sevgi. O sevginin içinde şefkat, merhamet ve kalenderlik var. O yüzden Sadri Alışık’ın o boynu büküklüğü, zayıflığından değildir. Kalender duruşundan, mütevazılığından, alçak gönüllülüğündendir. Onun içinde merhamet ve şefkat var. Hayat içinde insanların gönlü karartılıyor. Kötü olan normalleşiyor. MOBESE’lerden alınıp, arkasına müzik döşenen videolarda, havada parçalanarak dönen insanları kuklaymışçasına izliyoruz. Bunlar sevgiyi, merhameti götürdüğü gibi, kötüye de alıştırıyor.

Böyle bir dünyada ‘mahalle’, sığınak mı?

Çocukluğumuzu hatırlatan bir silgi kokusu, oda kokusu ya da çok sevdiğimiz bir insanı hatırlatan ter kokusu, bizi allak bullak eder. Dizilerde bu kokuları duyuyoruz aslında. Bizim körelmiş, hatırlamadığımızı sandığımız insani taraflarımızı ayaklandırıyor. Eşref-i mahlukat tarafını, herhangi bir iş köpürtüp çıkartıyorsa, sen dünyanın en mutlu insanısın.

Oyunculuğunuzda huzur veren bir yan var. Bunda ‘mahallede’ büyüyen, berber Ali’nin oğlu Hasan’ın payı nedir?

Yaşamadığınız şeyi sağlıklı yorumlayamazsınız. Futbol oynamış adamla, oynamamış adamın futbol yorumu arasında dağlar kadar fark var.

Oynadıklarınız içinde kendinizi en iyi hissettiğiniz dizi hangisiydi?

Tabii ki Ekmek Teknesi. Çok zirve bir işti. Ekmek Teknesi’nden sonra herhalde kendimi en içinde hissettiğim dizi, Babam İçin. Halil İbrahim Sofrası’nın da üstünde, onu söyleyeyim. Burada zafiyetleri de olan bir adam var. O yüzden bunu daha çok seviyorum.

Çocuğunuz var mı?

İki oğlum var. Biri 24, biri 14 yaşında.

Onların, oynadığınız baba karakterlerine yaklaşımları nasıl?

Benim önce kendime çocuk olarak bakmam lazım. İnsan, işin içerisindeyken, kendi ana ve babasını, onların kendi hayatına etkisini düşünemiyor. Ben babamın hayatımdaki yerini, o vefat edince anladım.

Babanızla nasıl bir ilişkiniz vardı?

O ilişki, dönem tarafından çok belirlenir. Kimi zaman çok sıcak, kimi zaman sancılı. Evlatlar yumak gibiyken, yaşadığımız yıllarda daha ciddi, mesafeli bir evlat-ebeveyn ilişkimiz vardı.

Muhafazakâr bir aileden mi geliyorsunuz?

Belli değerleri olan, onlara sahip çıkan, o değerleri kaybetmemesi için çocuklarına kol kanat geren bir aileden bahsediyoruz. Bizim dönemimizin Dolapdere’si çok eğlenceli olmasına karşın, Metin Kaçan’ın Ağır Roman’da bahsettiği gibi çok sert, çok ağır, insanı derinden sarsan da bir sosyolojik yapıya sahipti. Böyle bir yapıda bir babanın o değerler silsilesini korumaya çalışması, hayatın tek amacı haline geliyor.

Babanızla aranızdaki mesafe, sizin sol fraksiyonlara kayışınızdan mı kaynaklanıyordu?

Yoo, dünyanın en basit şeyidir: Yaşadığınız yer neyse, siz osunuz. Bizim mahallede daha çok solcular vardı. Bir alt mahallede de sağ görüşlü insanlar yaşıyordu. Evimiz altta olsaydı, sağcı olacaktık. Taklidi imanla tahkiki iman arasındaki farkı nasıl bilmiyorsak, o dönemde de taklidi davranıyorduk. Hiç kimse, ‘Ben şu kitapları okudum ve kendime böyle bir dünya görüşü seçtim’ diye sallamasın! Hangi mahallede, hangi arkadaş grubundaysan, onlarla aynı davranırsın.

İmgesel soruyorum, mahalleyi değiştirdiniz mi?

Bir dönem öyle algıladım. Şimdi baktığımda, bizde var olan duyguların filizlenmesinden kaynaklanan bir sonuçtur, bahsettiğin. Allah seni zaman içinde gezdirip, yine oraya getirecekmiş.

Heredot Cevdet gibi zirve bir rol, sonrası için ağır bir yük mü?

Nasip, kısmet meselesi. Ama genellikle, sanatçıların hayatına baktığında bir tane zirve iş vardır. Onun dışındakiler, ona çok yaklaşamaz. Yaşar Kemal’in eserleri içinde, İnce Memed’e yaklaşan var mıdır mesela? Fellini’nin filmleri içinde akla ilk gelen Amarcord’dur. Sen yine yaptıklarının lezzetinin peşinde ol. İrtifasının peşinde olma. İrtifasını verecek olan verir zaten..

Kaynak: Zaman – FATİH VURAL