Başarılı İnsanların Günlük Ritüelleri

1
2079

Juan Ponce de León hayatı boyunca gençlik pınarını aradı durdu. Bense hayatım boyunca başarılı insanların ideal günlük rutinin peşindeydim. Fakat yıllar geçip renk kodlu kağıt takvimler yerini bulut tabanlı ajanda uygulamalarına bıraktıkça, rutin beni alt etmeye devam etti. Her gün yeni bir gündü ve en az bir rodeo boğası kadar öngörülmez ve hızlıydı.

Son günlerde çıkan ve Mason Currey’nin 161 ressam, yazar, besteci, filozof, bilim adamı ve önemli düşünürün programlarını incelediği Daily Rituals: How Artists Work isimli kitap da doğal olarak merakımı cezbetti.

Kitabı okudukça rutinin bu dahiler için bir lüksten fazlasını ifade ettiğine kanaat getirdim. Rutin, yaptıkları işin vazgeçilmez bir parçasıydı. Curry’nin de söylediği gibi “Sağlam bir rutin, kişinin zihinsel enerjisi için basmakalıp bir alışkanlık geliştiriyor ve ruh halinin zorbalığını savuşturmaya yardımcı oluyor.” Kitabın kendisi, bir nasıl yapılır kılavuzundan ziyade hoş bir ıvır zıvır karmaşasıydı.

Fakat yine de içki ve amfetamine değil disipline itibar eden sağlıklı dahilerin yaşamlarında verimliliği arttıran rutinler izlemelerine olanak tanıyan birçok ortak nokta buldum:Unlu-yazarlarin-gunluk-rituelleri_5394_5394_1401397377

1Çalışma alanında minimum dikkat dağınıklığı.

Jane Austen, gıcırdayan menteşelerin yağlanmasını kesinlikle istemiyordu, böylece yazı yazdığı odaya birinin yaklaşıp yaklaşmadığından her zaman haberdar olabiliyordu. Çalışma odasının anahtarı olmayan William Faulkner’sa odaya girerken kapı kolunu çıkarıp yanına alıyordu. Bugün küçük ofis bölmelerde çalışanlar için bu tatlı bir hayalden öteye gidemez herhalde. Mark Twain’in ailesi, çalışma odasının kapısını açıp içeri girmemeleri gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden ona ihtiyaç duyduklarında dışarı çıkması için boru çalıyorlardı. Graham Greene biraz daha ileri gidip gizli bir ofis kiralamıştı. Adresini ve telefon numarasını sadece eşi biliyordu. Başkalarının varlığından ziyade camdan baktığında gördüğü manzaradan dikkati dağılan N. C. Wyeth, odaklanmakta zorlandığında gözlüklerine bir parça karton koyarak tabiri caizse kendini kör ediyordu.

2Günlük yürüyüş.

Düzenli bir günlük yürüyüş, çoğu kişi için beynin işleyişinin vazgeçilmez bir parçası. Soren Kierkegaard, yürüyüş yapmayı öyle ilham verici buluyordu ki döner dönmez masasının başına geçiyor, giydiği şapkaya, taşıdığı bastona veya şemsiyeye aldırmadan yazmaya devam ediyordu. Charles Dickens bilindiği üzere öğleden sonraları üç saatlik bir yürüyüşe çıkıyordu. Bu yürüyüşler sırasında yaptığı gözlemler de doğrudan yazdıklarına yansıyordu. Çaykovski iki saatlik bir yürüyüşle yetinse de yürüyüşü kısa keserse hasta olacağını düşündüğü için 120 doldurmadan kesinlikle geri dönmüyordu. Beethoven öğle yemeğinden sonra uzun yürüyüşler yapıyor, ilham gelirse diye yanında kalem kağıt taşıyordu. Paris’ten evinin olduğu varoşlara yürürken aynı şeyi yapan Erik Satie, sokak ışıklarının altında durup aklına gelen fikirleri not ediyordu. Rivayete göre ışıkların söndürüldüğü savaş yıllarında Satie’nin verimliliği de düşmüştü.

3Sorumluluk ölçeği.

Anthony Trollope günde sadece üç saat yazsa da kendini 15 dakikada 250 kelime yazmaya mecbur ediyordu. Üstünde çalıştığı bir romanı bu üç saat dolmadan önce bitirirse de hemen yenisini yazmaya başlıyordu. Ernest Hemingway “kendini kandırmamak için” günde ne kadar yazdığıyla ilgili bir çizelge tutuyordu. Yazma seanslarını başlatıp bitirirken kronometre kullanan BF Skinner, “yazdığı saat sayısını ve kelimeleri dikkatlice grafiğe yerleştiriyordu.”

4Önemli işle angarya arasında net bir çizgi.

Eskiden e-posta yokken mektuplar vardı. İnsanların sadece mektupları cevaplamaya ne kadar zaman ayırdıklarını görmek beni bir hayli şaşırttı, hatta bir tevazu uyandırdı. Çoğu kişi gününü gerçek işler (sabahları beste veya resim yapmak) ve angarya (öğleden sonraları mektuplara cevap vermek) olmak üzere ikiye ayırıyordu. Diğerleri, gerçek işleri yolunda gitmediğinde angaryalara yöneliyordu. Fakat mektuplaşma miktarı bugünküne benziyorsa bu tarihi dahilerin bir avantajı vardı: Mektuplar, e-postalar gibi sürekli değil, belli aralıklarla geliyordu.

5Tıkandığında değil, hızını alamadığında durma alışkanlığı.

Hemingway, bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Hâlâ enerjinizin olduğu ve bir adım sonrasını bildiğiniz bir noktaya gelip durursunuz. Sonra da ertesi gün aynı noktaya gelmeye çalışırsınız.” Arthur Miller ise şöyle diyor: “Rezervleri kurutmamak gerektiğine inanıyorum, anlıyor musunuz? Hâlâ söyleyeceğim şeyler varken daktilonun başından kalkıp uzaklaşmaya inanıyorum.” Saat altıda uyanıp gününü müzik derslerine, konserlere, sosyal etkinliklere ayıran ve genellikle gece birden önce yatmayan Wolfgang Amadeus Mozart hariç çoğu kişi sabahları yazı yazıp öğlenleri yemek yiyor ya da yürüyüş yapıyordu. Mektupları cevaplamaya bir iki saatlerini ayırdıktan sonra da saat iki veya üç gibi çalışmayı bırakıyorlardı. Carl Jung şöyle yazmıştı: “Yorgun ve dinlenmeye ihtiyacı olup da çalışmaya devam eden kişilerin ahmak olduğunu anladım.” Mozart gibi mi yani?

6Destekleyici Bir Eş.

Currey’nin belirttiğine göre eşi Martha, Sigmund Freud’un kıyafetlerini hazırlıyor, mendilini seçiyor hatta diş fırçasına macun bile sürüyordu. Gertrude Stein’sa dışarıda kayalara ve ineklere bakarken yazmayı tercih ediyordu. Bu yüzden Fransa’nın kırlarına gittiklerinde Gertrude oturacak bir yer bulurken Alice B. Toklas yazarın görüş alanına girmesin diye inekleri kovalamakla görevliydi. Gustav Mahler’in eşi, beste yaparken köpeklerini sessiz tutmaları karşılığında komşularına rüşvet olarak opera bileti veriyordu. Üstelik bunu ümit vadeden müzik kariyerinden vazgeçmeye mecbur bırakılmanın verdiği hayal kırıklığına rağmen yapıyordu. Evli olmayan sanatçılar için de durum farklı değildi: Jane Austen’ın yazmaya zaman bulabilmesi için ev işlerinin çoğunu kardeşi Cassandra üstlenmişti. Jane bir keresinde bu duruma şu şekilde atıfta bulundu: “Koyun budu ve raventle dolu bir zihinle yazı yazmak benim için imkansız görünüyor.” Andy Warhol her sabah arkadaşı ve ortağı Pat Hackett’ı arayarak bir önceki gün neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. “Günlüğü yapmak” da dedikleri bu eylemin dolu dolu iki saat sürdüğü bile oluyordu. Bu esnada görev bilinciyle konuştuklarını not alıp temize çeken Hackett, 1976’dan Warhol’un hayatını kaybettiği 1978 yılına kadar her sabah bu işi yapmaya devam etti.

7Sınırlı Sosyal Hayat.

Simone de Beauvoir’ın sevgililerinden biri bu durumu şöyle ifade ediyor: “Partiler, resepsiyonlar, burjuva değerleri… Bunların hiçbirinden eser yoktu. Söz konusu, işini yapabilmesi için bilerek yarattığı düzenli bir yaşam biçimi ve sadelikti.” Marcel Proust, 1910 yılında toplumdan elini ayağını çekme yönünde bilinçli bir karar almıştı. Pablo Picasso’yla sevgilisi Fernande Olivier, Stein ve Toklas’tan esinlenerek pazar gününü “evde kalma günü” ilan etti. Bu sayede “tek bir öğleden sonrada dostluğun getirdiği zorunluluklardan kurtulabiliyorlardı.”

Son bahsettiğim göreceli inziva alışkanlığından diğerleri kadar hoşlanmadım. Fakat gariptir ki yine de tüm bu düşünürlerin rutinlerini ilgi çekici buluyorum. Bu rutinler öylesine ulaşılmaz ve aşırı uçta ki… Zamanımızı istediğimiz gibi organize edebileceğimiz fikri bile çoğumuz için ihtimal dışı. Dolayısıyla bir başkasının, rutini el verdiğince en iyi işlerini çıkaran insanlara selam olsun. Bu insanlar kim mi? Örneğin, Francine Prose okul servisi çocuklarını almaya geldiğinde yazmaya başlayıp geri getirdiğinde yazmayı bırakıyordu. T.S. Eliot açlık çeken bir şair olmaktansa bir bankada işe girdi, böylece yazı yazmak onun için çok daha kolay hale geldi. F. Scott Fitzgerald’ın bile ilk yazıları genç bir subay olarak takip ettiği sıkı programından arta kalan zamanların etrafında toplanmıştı. O günler daha sonra Paris’te geçireceği cinle ıslanmış geceler kadar meşhur olmasa da çok daha verimliydi. Karaciğerine o kadar yüklenmediğine de hiç şüphe yok. Başka birinin rutinini takip etmek zorunda kalmak sinirinize dokunabilir. Fakat bu sayede izlediğiniz yolu bırakmamış olursunuz.

Rutin de tam olarak bu işte: Gün boyunca takip ettiğimiz yol. Bu yoldan kendimiz mi çıkarız yoksa başkalarının çizdiği yolu mu takip ederiz bilemem. Belki de asıl önemli olan yola devam etmektir.