Başarısızlıktan Emekliye Ayrılmayın

0
131

Başarısızlıktan korkmayı da, başarısızlık karşısında utanıp denemeyi bırakmayı da büyüdükçe öğreniriz. Oysa çocuklar başarısızlıktan utanmadıkları için toparlanıp tekrar tekrar denemeye devam ederler. Pek çok yetişkin ise ’tedbirli’ olmayı öğrenmiş olarak başarısızlıktan emekliye ayrılır…

SOPANI SALLAMAZSAN TOPA VURAMAZSIN!

Malcolm X, not defterlerinden birine şöyle yazmıştı: “Büyüklerin çocuklardan alacağı bir ders vardır: Başarısızlığa uğramaktan utanmamak, toparlanıp bir daha denemek.” Gerçekten de birçoğumuzun harekete geçmemesinin nedeni bu değil mi? Hata yapmaktan, yanlış olarak adlandırılacak bir davranışta bulunmaktan korkmak. Bu sözün devamını getirmiş, şöyle yazmış Malcolm X: “Ama büyükler olarak çoğumuz öylesine korkak, öylesine çekingen, öylesine ‘tedbirli’ ve bu yüzden öylesine içine kapanık ve yüreksiziz ki… Birçok insanın başarısızlığa uğramasının nedeni de bundan başka bir şey değildir. Orta yaşlıların pek çoğu kendilerini başarısızlıktan emekliye ayırmışlardır çoktan.”

Evet, Malcolm X’in kaleme aldığı bu notun biraz öfkeli bir tonu var. Ama bu, sözlerinin geçerliliğine de, haklılığına da gölge düşürmemeli. Hatta bu öfkeli tonun durumun yeterince anlaşılması bakımından faydası dahi var. Onun bu sözü bizi sarsıyor ve kendimize gelmemize neden oluyor. Belli ki Malcolm X “kendilerini başarısızlıktan emekliye ayıranların” ya da buna eğilim gösterenlerin yüzüne bir tokat gibi inmek istiyor. Belli ki o, daha erken yaşta, gerekli çabayı göstermeden “ununu elemiş, eleğini de duvara asmışlara” sesleniyor.

“Satışta Başarı” adlı kitabın yazarı Frank Bettger beyzbolda geçerli olan bir kuralın satıcılıkta da geçerli olduğunu söyler. Aslında kanımca yaşamın her alanında geçerli olan bu kural şudur: “Sopanı sallamadıkça topa vuramazsın!” Bettger, çabalamadıkça, denemedikçe herhangi bir işten sonuç beklememizin gerçekçi olmayacağını söyler. Beyzbol sahalarının bu deyişini satış yapmaya uyarladığında, ilk yıllarında işinde başarılı olamamasının nedenini çözer. O, müşterileriyle yeterince satış görüşmesi yapmamıştır.

Kendini tanımanın ustası Dostoyevski, “Beyaz Geceler” adlı uzun öyküsünde hayaller kuran ama bir türlü harekete geçmeyen kahramanını şöyle konuşturur: “Ve şimdi kendime soruyorum: ‘Hani, ne oldu rüyalarına?’ Başımı mahzun mahzun sallayıp ‘Seneler hızla geçiyor…’ demekten başka seçeneğim yok.”

Bununla yetinmez, başka sorular da sorar kendine: “Gençlik yıllarını nasıl geçirdin?”, “En mutlu anlarını nereye gömdün?”. Ve acımasızlaşır: “Hakikaten yaşadın mı sen?” Öykünün kahramanı halen yaşamını değiştirecek bir şey yapamasa da sonunun nasıl olacağını görmüştür: “Geride aptalca rüyalardan, budalaca hayallerden başka bir şey bırakmadan, bir hiç, yuvarlak bir sıfır olarak çekip gitmek…”

Ne diyordu Malcolm X? “Orta yaşlıların pek çoğu kendilerini başarısızlıktan emekliye ayırmışlardır.” Dostoyevski’nin kahramanı da kendisini mutlu etmiş, heyecandan coşturmuş “hayallerinin” yıl dönümlerini kutlar. Bir türlü gerçekleşmemiş olayların, hayallerin yıl dönümleridir bunlar. Gerçek bir hayat yaşayamadığı için zamanında kurduğu düşler peşini bırakmaz. Ama bunlar bile fakirleşmiştir. Çünkü yenilenmemiş, değiştirilmemiş ve en önemlisi, gerçekleşmemişlerdir.

Yeterince çaba sarf etmeden hayallerimizden vazgeçmemiz başarısız olma korkumuzdan kaynaklanır. İsteklerimizden bütünüyle vazgeçmesek bile bazen hedeflerimizi küçültür ya da biçimini değiştiririz. Gerçekten, insanın kendini kandırmasının bin türlü yolu vardır. Ama sonunda kendine söylediği yalanlarla yüzleşir, bu yalanların bedelini öder insan. Bu bedeli bazen donuklaşmış, tüm canlılığını yitirmiş bir yaşam sürmekle öder. Bazense “keşke yapsaydım” deyip dizlerine vurarak… Sonunda korkusu onu hareketsiz kılmıştır. Evet, başarısız olmamıştır. Ama hepimiz biliriz, hata yapmayanlar zaten hiçbir şey yapmayanlardır. Birçoğumuz kendimizi bu grubun içine dâhil etmeyiz, hareketsizliği kendimize yakıştırmayız. Ama kanımca daha yakından baktığımızda birçoğumuz, en azından bazı konularda, zaman zaman hiçbir şey yapamadan beklediğimizi görürüz. Kendi ellerimizden kaçıp gitmesine izin vermişizdir tüm yaşamımızın.

Bu satırları yazarken Ömer Seyfettin’in ortaokul yıllarımda okuduğum bir hikâyesi geliyor aklıma. Ne zaman bir konuda tıkanıp kalsam başvurduğum öykülerden biri olduğunu, bana esin verdiğini anımsıyorum. Bu öykünün adı “Kütük”tür.

Arslan Bey’in komutasındaki iki bin kişilik kuşatma ordusu, Şalgo burcunu sarmıştır. Arslan Bey kaleyi tek kurşun atmadan almak ister. Bunun için havanın bozmasını, sisin artmasını bekleyecektir. Hava bozmaya başlayınca askerlerine komut verir, onlardan istediği sadece gürültü çıkarmalarıdır. Askerler bu emirden pek bir şey anlamaz. Onlar saldırmayı beklerken komutanları sadece gürültü çıkarmalarını istemiştir. Buna karşılık askerler emri yerine getirirler; davullar, kösler vurulur, kalkanlar çarpıştırılır. Atlar kişner ve askerler “Heya, Mola!” diye bağrışır. Arslan Bey kalenin önüne gelir ve kaledekilere teslim olmalarını önerir. Daha iki gün önce başka bir kaleyi aldığını söyler. Sonra da 50 mandanın çektiği devasa topu gösterir, tek atışla savaşı kazanacağını söyler.

Kısa bir zaman sonra Şalgo burcundakiler teslim olurlar. Esir alınan askerler daha önce bir benzerini görmedikleri bu devasa topu yakından görmek isterler. Topa yaklaşır, ona dokunurlar. Kısa zamanda büyük bir şaşkınlıkla bunun bir top olmadığını anlarlar. Ağzı bile oyulmamış, sadece boyanmış ve biçim verilmiş bir kütüktür bu. Devasa bir kütüktür! Bunun üzerine esir kale kumandanının yüzü ekşir ve “Bu mertlik değil.” der. Arslan Bey buna karşılık, daha bir kez bile patlamayan bir toptan korkup mücadele etmeden teslim olmanın mertlik olup olmadığını sorar.

Ne zaman bir konuda tıkanıp kalsam aklıma bu öykü düşer. Bir konuda yeterli çabayı göstermeden “ben yapamam” diyerek teslim olmanın doğru olmadığını düşünürüm. Belki de korktuğum, çekindiğim şey sadece bir kütüktür. Uzaktan bakıldığında devasa ve korkutucu olan şey bir yanılsamadan ibarettir belki de. Onu benim için daha korkutucu kılan, sisin içinde olmasıdır. Bir de onu çevreleyen insanlar bol bol gürültü çıkarır. Evet, kuşatma tamamlanmış gibidir. Ben de ya başarısızlıktan korkup geri adım atarım ya da başarısızlıktan emekli olmayı reddeder, hayallerimin peşine düşerim. İyi bir vuruş için sopamı sallarım. Başarısız mı oldum, çocuklardan öğrendiğim gibi, “toparlanıp bir daha denerim”.

Onur Hınçer