Başbakan NLP eğitimi aldı mı?

0
317

Seçimler yaklaştıkça siyasilerin beden dili üzerinden analiz yapan gazete haberlerinde de artış yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın da Cem Yılmaz’ın da NLP eğitimi aldığına dair bir haber yayınlandı. (İlgili Yazıyı Okumak İçin Tıklayınız) Başbakan’ın bütün siyasi başarısı aldığı bu eğitimlere bağlanıyordu söz konusu haberde.

Krizleri kendi lehine çevirişi, halkın nabzını tutmadaki başarısı ne onun siyasi dehasıyla, ne konjonktürle, ne de yılların tecrübesiyle bağlantılandırılıyordu. Birkaç sipariş cümle, bir iki mimikten ve el hareketinden ibaret görülüyordu Başbakan’ın bütün ‘performans’ı. Yani şu mesaj veriliyordu: Bu formülü uygulayan herkes bunu başarabilir.

Aynı haberde asıl NLP uzmanının kendisi bir başarı hikâyesi olarak sunuluyordu. Bir kitap okuyup hayatı değişen, paspasçı olarak çalıştığı işyerinin önünden üç yıl sonra lüks bir otomobil ile geçen bu ‘uzman’, anlattığı hikâye ile aslında ne demiş oluyor? Şehre yeni gelenlere Boğaz Köprüsü’nü satan uyanıklarla beraber kandırılanların aptallığına güleriz hepimiz. Ama üç yılda başarı basamaklarını tırmanıp paspasçılıktan milyarderliğe geçişin bir ‘hikâye’ olabileceğini hiç düşünmüyoruz. Çünkü başarının ‘yırtmak’, başarısızlığın tek sorumlusunun da kişinin kendisi olduğuna inandırılmış durumdayız. Başarabilmiş olanlar oyunu kuralına göre oynayanlar. Tercihini doğru yapanlar, fırsatları iyi kullananlar. Eğer bunlar arasında değilseniz bilin ki hata sizde.

Bu kadar esnek iş hayatında bu kadar tercih ve fırsat bolluğu içerisinde eğer kişi başarıya ulaşamamışsa bu onun sorunudur. Kendi beceriksizliği, fırsatları şansa dönüştürememesi, yeterince gayretli olmayışıdır sebep. Peki, hırsızın/kapitalist sistemin hiç mi suçu yoktur? Varsa bile küresel sermayenin adresi yok ki yakasından yapışabilelim. O halde hem esnek iş dünyasındaki başarısızlığın hem iyi tüketici olarak yetersizliğin tek sorumlusu kişinin kendisidir. İşte küresel kapitalizmin bizi getirdiği bu nokta ile kişisel gelişim eğitimlerinin yükselişi arasında bir paralellik mevcut.

Kişi fırsatları nasıl değerlendirecek, hayatını nasıl yönetecek? Bu sorularla birlikte hazır yaşanmış örnekler üzerinden klişe çözümler sökün eder kişisel gelişimde. Her şeyin formülü vardır. Yüzünüzde bir halkla ilişkiler gülümsemesi, şişirilmiş bir özgüven ve bir de hedefe kilitlenme sizi başarıdan başarıya koşturmaya yeter der bu eğitim programları. Arka tarafta bir birikim, tecrübe, insaniyet namına birtakım değerler olsun olmasın önemli değildir. Bugün ‘bismillah’ der önce o eğitimlere belli bir miktar ödeme yapar, ardından pragmatist bir egoist olmayı becerebilirseniz işlem tamamdır. Ama beceremediyseniz merak etmeyin, bir sezon daha kurslara devam edin. Yine mi olmadı? O zaman bu sizin sorununuz efendim. Hayatınızı değiştirecek adımları atamıyorsunuz, fırsatları değerlendiremiyorsunuz, formüle uygun hareket etmiyorsunuz.

YENİ ÇAĞIN MENKIBELERİ

Formülü harfiyen uygulayıp ‘başarı’ya ulaşanların hikâyeleri anlatılır defaatle. Bazen ülkeyi yöneten bir siyasetçi bazen çok meşhur bir şov yıldızı. Adeta yeniçağın menkıbeleridir bu hikâyeler. Anlatılan başarı hikâyelerinin ne kadarı gerçek, ya da mesela Başbakan’ın başarısında NLP’nin rolü var mı başka bir soru. Ama bu hikâyelerde sunulan başarı ve hedefler nasıl bir insanî duruma karşılık geliyor? Bunu sorgulamalı değil miyiz?

Pekka Himanen “karmaşık ve gün geçtikçe hızlanan bir dünyada insanlar daha da özelleştirilmiş, tamamen kişisel hedefleri gerçekleştirmeye yönlendiriliyorlar” diyor. “Eğer küresel rekabet dünyasında bir şey başarmak isteniyorsa bu tamamen bireysel olabilir. Her birey sabit bir noktaya odaklanmalı ve dünyanın geri kalanı dışarıda bırakılmalı.” Şimdiki ana odaklanırsanız, hız kazanabilirsiniz. Bu esnek ve hızlı dünyada hayatı idare etmek istiyorsanız onu bir seferde bir hedefe ve bir ana indirgemelisiniz. O zaman doğru soruları sormayı başarabilir kişisel gelişime odaklanmış kişi: En yüksek hedefime göre şu anda doğru biçimde mi yaşıyorum?

Mesela girişte bahsettiğim NLP uzmanının hedefi o lüks otomobili alabilecek düzeyde paraya sahip olmaktı. Hedefine kilitlendi ve başardı. Hedefler hayatı bir akış değil bir noktaya indirgediğinden o noktaya yoğunlaşma kişiye hem hareketlilik hem de hız kazandırıyor. “Kişi kurtarıcı gücüne koşulsuz inanabileceği kesin olarak belirlenmiş bir yönteme başvurduğunda, hayat ruhsal açıdan daha kolay hale geliyor. Küresel rekabet ve internet çağında kişisel gelişimin zirvede olması bu açıdan anlamlı.” (Hacker Etiği: İş Hayatına Yıkıcı bir Yaklaşım, 2005)

Kişi için kendini tanımak, iletişimini düzene sokmak, ama asıl önemlisi iş hayatında başarıyı yakalamak gibi hedefler belirliyor söz konusu programlar. ‘Başarının anahtarı’nın satışı üzerinden ciddi cirolar yapan bir pazar var karşımızda. Bu eğitim programları adeta insanların gündelik hayat felsefesi ihtiyacını karşılıyor ve kalıp davranışlar önererek modern hayatın karmaşasında bir yol bulmak isteyenlere hazır reçeteler sunuyor.

Aslında bu arz, geç modern dönemin bireylerinin taleplerine de karşılık geliyor. Çünkü geç modern dönemin bireyi, kimliğini sürekli “Ne yapmalı? Nasıl davranmalı?” sorularına cevaplar arayarak kurar. Giddens, geç modern dönemin şartları içinde yaşayan herkesin “Kendim için ne istiyorum?” sorusunda odaklanan bir sürekli kendini gözleme terapisi yaptığına işaret eder. Birey bu sebeple kimliğini düşünümsel bir proje olarak inşa eder. (Modernity and Self Identity, 1991) İşte bu inşa esnasında hazır cevaplar sunan birtakım merkezler, bireyin işini kolaylaştırır.

Kişinin kendisini bulmasına, kendisini ifade etmesine ve kendi potansiyelini keşfetmesine yardımcı olduğu iddiasındaki bu eğitim programları, belirli bir “mutlu ve başarılı insan” tanımını esas alır ve bunun eğitimini yapar. Öncelikle insanlar kendilerine “Mutlu muyum?” sorusunu sormaya başlarlar. Bu sorunun bu formatta sorulması da doğal bir süreç değildir aslında. Herkesin kendi cevabını kendisinin verdiğini zannettiği ısmarlama bir sorudur bu.

Bu işin paket olarak pazarlamasını yapanlar, soruları sorarken cevapları da, daha doğrusu kriterleri de verirler. Meselâ, başarı, kariyer, hedefe odaklanma üzerine yapılan eğitimler de, kişinin iletişimini düzelterek kendisini mutlu/başarılı hissetmesini sağlayan terapiler de daha ziyade psikolojik süreçler üzerinde yoğunlaşır. Birincisi, hayatla ilgili daha derinlikli sorular sorulmasına izin vermeyen, sadece benliğin içinde kilitli kalan bir yaklaşım bu. Psikolojik düzeyi benlikle sınırlı, toplumsal düzeyi ise ilişkileri yönetme becerisi ve var olan kalıpları tekrarlamaya dayalı. Bunun ötesinde de başka bir düzeyi yok bu mutluluk/başarı anlayışının. Bu yeni mutluluk/başarı anlayışının dikkat çekici ikinci özelliği ise iyilikle arasında herhangi bir irtibat kurulmamasıdır. Çağdaş seküler felsefenin iyi hayat nedir sorusunu sormaktan vazgeçmesine paralel bir şekilde, günümüzde tedavülde olan mutluluk anlayışıyla iyilik arasındaki bağ da kopartılmış durumdadır. Böyle olduğu için de ‘başarılı/mutlu’ olan insanlar, dünyanın gidişatı ile ilgili sorular sormayan kimselerdir genellikle.

Küresel kapitalizmin esnek iş yapısı da zaten dünyanın gidişatı ile ilgili sorular sormayan, karşılaşılan bütün problemleri kişisel düzeyde algılayan bireylere ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden iki açıdan eleştirilmeli kişisel gelişim dalgası. Bir taraftan aşırı psikolojikleştirme ve hayatı bir hal, bir imtihan süresi ya da bir süreç olmaktan çıkarıp hedef tahtasındaki bir noktaya indirgemesi. Böylece insanın başarı odaklı bir robota, bir nevi ‘tek boyutlu insan’a dönüşmesi. Diğer taraftan hesap sorma ve hesap verme kapılarını kapatan aşırı bireyci bir yaklaşıma geçit verdiğinden geç kapitalizmin ekmeğine yağ süren bir insan tipini beslemesi.

Unutmamalıyız ki hayat hedef tahtasındaki bir noktadan ibaret değil, ne yaptığımızın yanı sıra nasıl yaptığımızdan da sorulacağımız bir mühlet. Hatırdan çıkarmamamız gereken ikinci hakikatse şu: Küresel kapitalizmin ortaya çıkardığı gelir dağılımı eşitsizliklerine, sömürüye, sefalete karşı çıkabilmek için ‘başarı’yı sadece kişisel bir gelişim olarak kabul eden ve “başarısız” sayılan yoksulların, hayatın kıyısındakilerin bu durumu hak etmiş oldukları, bunların insanların kendi problemleri olduğu şeklindeki anlayışa teslim olmamak gerekiyor. Aksi yöndeki kabul, dünyadaki sefalet durumlarından bireyin kendisini sorumlu tutarak hem zulüm ve sömürüyü meşrulaştırır hem de takdiri göz ardı eder.

Nazife Şişman Sosyolog-Yazar

Kaynak: Zaman