Batan geminin banknotları

1
172


İngiliz gemisi “Yorkshire” küçük ölçekli bir Afrika ülkesinin bütçesine denk miktardaki banknot yüküyle ağır ağır sulara gömülürken, tam da Hollywood filmlerine yakışacak ilginçlikte bir manzara ortaya çıktı. 100´lük Türk Liraları Pire Limanı´nın sularında balyalar hâlinde yüzmeye başlamıştı. Yaklaşık yarım saat sonra da bütün liman, üzerinde İnönü´nün portresi bulunan gıcır gıcır banknotlarla kaplandı. Haberin kısa süre içinde şehre yayılmasıyla birlikte, binlerce yoksul Yunanlı limana akın edecekti. Manzarayı görenler hemen elbiselerini çıkarıyor ve yanlarında getirdikleri çantalarla denize atlıyorlardı. Saldırının üzerinden yalnızca bir kaç saat geçtikten sonra, Pire caddelerinde, Avrupa´nın o dönemdeki en prestijli parası konumundaki Türk lirası üzerinden “milyoner” olmuş en az bir kaç yüz kişi dolaşmaktaydı.
* * *
DÖRT BİR YANDAN KUŞATILAN ÜLKE: 1940´lı yıllar, bir yandan savaş ekonomisinin yol açtığı derin yoksulluk, öte yandan da Anadolu´yu ardarda vuran doğal âfetlerle boğuşan Türkiye´de, tek parti döneminin “Millî Şef”i İsmet İnönü için oldukça zorlu geçecekti. O da sorunların çözümünde çare olarak “despotizm”i seçti.

Çevresindeki bütün yetkililer, “Millî Şef”e böylesine sevimsiz bir haberi vermekten -haklı olarak- fellik fellik kaçıyorlardı. Çünkü, her geçen gün biraz daha şiddetlenerek yanıbaşımızdaki ülkeleri kasıp kavurmaya başlayan acımasız dünya savaşı, ulusal kurtuluş mücadelesinin onurlu ama yoksul galibi Türkiye Cumhuriyeti´nin de ekonomik açıdan soluğunu kesmişti. Ülkede hayatî öneme sahip her ne var ise istisnasız hepsi karneyle dağıtılmaktaydı. 18 milyonluk Anadolu´da, nüfusun ezici bir çoğunluğu akşam yataklarına karınları doğru düzgün doymadan giriyordu. Böyle bir manzara içinde “felaket”in haberi, Başbakanlık´ta saatler boyunca oradan oraya âdeta bir top gibi gitti geldi. Her bakan, “İsmet Paşa Hazretleri´ne malûmat vermek benim vazifem değil” diyerek pası başkasına atıyor, saatler geçtikçe de “Pire´de vuk´u bulan nahoş hadise” devletin zirvesine bir türlü aktarılamıyordu. Sonunda da Başbakan Refik Saydam bu tatsız görevi bizzat üstlenmeye karar verdi. Huzura çıkmadan önce dua da etti mi bilinmez; ama Köşk´ün kapısından içeri girerken yaşadığı tedirginlik tartışma götürmeyecek kadar belirgindi. Saydam, sekreteryadaki kısa bir beklemenin ardından Cumhurbaşkanı İnönü´nün huzuruna alındı. Kurtuluş Savaşı´nın simge isimlerinden, cephelerin tecrübeli komutanı İsmet İnönü uzun zaman önce postallarını çıkarmış ve artık çok farklı bir cephede, “uluslararası siyaset” sahnesinde savaşıyordu. Cumhurbaşkanı´nın son büyük görevi ise Avrupa´yı perişan eden yıkıcı ve yayılmacı Nazizm belasını Türkiye topraklarından uzak tutmaktı. Bu konuda büyük güçlükler altında elde ettiği başarının ise savaş yorgunu Türk milleti için “kitlesel açlık” ve “despotik yönetim” gibi oldukça onur kırıcı iki bedeli vardı. “Buyrun Muhterem Başvekil” dedi Millî Şef, “Benimle çok acilen görüşmeyi talep etmişsiniz. Bu derece acil bir hususun ne olabileceğini doğrusu ben de merak ettim!” Saydam bir-iki kez öksürdü, söze nereden başlayacağını enine boyuna tarttı ve “Muhterem Reisicumhurum” diye girdi, “Aldığımız acil bir telgraf mesajı neticesinde, bugün Yunanistan´ın Pire limanında bizim için hayli nahoş bir hadisenin cereyan ettiğini öğrenmiş bulunmaktayız.” “Ne tür bir hadise bu?” İsmet Paşa´nın yüzünü ansızın derin bir endişe kaplamıştı. “Paralarımız efendim” diye devam etti Başbakan, “Yeni bastırdığımız banknotlarımız… bir kaç saat önce Alman diktatörü Adolf Hitler´in tayyarelerinin taarruzuna uğradılar. Hepsi Pire´de denize döküldü. Şu anda Yunan halkı onları yağmalamakla meşgûl!” Savaşa direnmenin bedeli: Açlık ve sefalet AÇ KARNINA UYKUYA YATILAN YILLAR: İşte, Türkiye tarihinin en trajik sayfalarından birinin arşivlerden kopup gelen fotoğrafları… Avrupa´yı kasıp kavuran Nazi saldırganlığına direnebilmek için yıllar boyunca kalabalık bir orduyu ayakta tutmak zorunda kalan Türkiye, bunun bedelini ise yarı aç yarı tok yaşayan bir halkın müthiş direnciyle ödemişti. En üstte, bir fırının önünde ekmek karnesini göstererek günlük yarım ekmek istihkakını alan genç bir kız. Ortada, o günlerde herkesin cebinde bulunmak zorunda olan bir ekmek dağıtım karnesi. En alta ise küçük çocuklara ve yaşlılara hizmet veren bir aşevi.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1923´den itibaren uygulamaya koyduğu sıkı para politikasıyla, gelişmekte olan ülkelerin başbelası durumundaki enflasyona karşı onbeş yıl boyunca gayet başarılı bir direniş göstermişti. Bunda da hiç kuşkusuz ki Atatürk dönemi hükûmetlerinin Türk lirasına uluslararası alanda hakettiği prestiji kazandırma yönündeki kararlı tutumlarının büyük rolü vardı. Türkiye Cumhuriyeti´nin kurucusunun 10 Kasım 1938 tarihindeki vefatının hemen ertesi günü, Millet Meclisi toplam 348 üyenin oybirliğiyle İsmet İnönü´yü ülkenin ikinci cumhurbaşkanı olarak seçti. İnönü´nün ekonomi politikaları da Atatürk´ün izlediği yoldan çok ciddi bir sapma göstermeyecekti. Hattâ Millî Şef bu anlamda silah arkadaşına göre çok daha “eli sıkı” bile sayılabilirdi. İsrafsız ve kontrollü bir büyüme hedefleyen İnönü, İkinci Dünya Savaşı patlak vermese, belki de bu uğurda çok daha anlamlı başarılar elde edebilecekti. Ancak, ilk sinyallerini daha Atatürk´ün sağlığında vermeye başlayan savaş 1939 yılında resmen başladığında, Cumhurbaşkanı için “halkı, ağır bir kemer sıkma politikasıyla ekonomik çöküşten korumak”tan başka bir seçenek kalmamıştı. Önce pahalı sanayi yatırımları yavaşlatıldı. Ardından da siyasal bir önlem olarak, saldırgan Almanya´yla bütün ticarî ilişkiler askıya alındı. Ancak, bunlar ülkenin iki yakasını biraraya getirmeye yetmeyecekti. Bunun üzerine Refik Saydam Hükûmeti savaşın getirdiği ekonomik güçlükleri gerekçe göstererek, Mayıs 1940´da gelir vergisini yüzde 50 oranında artırdı. Aynı yılın Haziran ayında ise vurguncu tüccarların savaş ortamını fırsat bilerek fiyatları keyfî zamlarla artırmalarını önlemek amacıyla “fiyat murakabe encümenleri” kuruldu. Öte yandan, çiftçiler de hasat türleri ve miktarını yetkililere düzenli olarak bildirmekle yükümlü kılındılar. Ülkeyi ekonomik açıdan güvenceye alma çabalarının son aşamasında ise Bakanlar Kurulu, ABD ve Avrupalı müttefiklerinin hiç hoşuna gitmeyen 12 Haziran 1940 tarihli kararını açıkladı. Başbakan Saydam, Meclis kürsüsünden konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, Türkiye´nin tavrını merakla bekleyen dünyaya, “Ankara Hükûmeti´nin savaşta tarafsız kalacağını” duyuruyordu. Ülke, bu tarihî kararla sıcak savaşın tahribatından korunurken, “büyük hesaplaşma”ya katılmamasının bedelini ise gündelik hayatta yaşanan trajedilerle ödemeye başlayacaktı. 3 Aralık 1940´da yürürlüğe giren yasa gereğince, başta ekmek olmak üzere, yağ, şeker, un gibi temel gıda maddeleri halka karneyle dağıtılmaya başlanmıştı. Ki bu süreçte, karneye ihtiyacı bulunmayan bir avuç savaş zengininin dışında, hiç kimsenin verilen günlük istihkakla karnını tam olarak doyurabilme şansı yoktu. Öte yandan, enflasyonu tetikleyen savaş ekonomisi, gitgide daha yüksek kupür değerli paralar basılmasını da zorunlu kılıyordu. O tarihte henüz kaliteli kâğıt para basacak tesisleri bulunmayan Türkiye, ilk kez tedavüle çıkacak olan 500 ve 1000 liralık banknotların basımı için İngiltere´deki ünlü Thomas De La Rue Matbaası´yla bir anlaşma yaptı. Sözkonusu matbaa, sipariş edilen yeni paraların baskılarını kısa süre içinde tamamlayıp Türk hükûmetine teslim ederken, Türk halkı da bu vesileyle üzerinde “Atatürk” yerine “İnönü portresi” yer alan ilk banknotlarla tanışmış oluyordu. O günlerde 1941 yılı bütçesi de 304 milyon 971 bin 662 Türk Lirası olarak karara bağlanıp Meclis´te onaylandı. Türkiye´nin savaştaki pozisyonu, siyaset dilinde “silahlı tarafsızlık” şeklinde tanımlanmaktaydı ve bu tür bir tarafsızlık da her an baskına uğrayabileceğini gözönünde bulundurarak güçlü bir ordu beslemeyi gerektirmekteydi. Ankara´nın önünde ise bu ağır savunma giderlerini -halkı bunaltmak pahasına- alınacak çok sıkı ekonomik önlemlerle finanse etmekten başka çare yoktu. Pire Limanı´ndaki unutulmaz gün DOĞMADAN ÖLEN BANKNOTLAR: Türkiye Cumhuriyeti´nin Alman bombardımanıyla Pire Limanı´nın sularına gömülen 100 liralık banknotlarından geriye kalan az sayıdaki örnekten biri. Hiçbir zaman tedavüle çıkartılamayan bu banknotların ön yüzünde Cumhurbaşkanı İnönü´nün portresi, arka yüzünde ise Anadolu´yu simgeleyen bir köylü kızı figürü yer alıyordu. Bombardımanda tarihe karışan bir diğer banknot da artık son demlerini yaşayan kâğıt 50 kuruştu.

Ülke, iyice zıvanadan çıkan dünya savaşının dayattığı ekonomik yükü mümkün olan en az hasarla savuşturmaya çalışırken, 16 Nisan 1941 günü Yunanistan´ın Pire Limanı´ndan gelen şok bir haber, hükûmetin bütün ekonomik hesaplarını altüst edecekti. Daha önce de Türk hükûmeti için bir kaç kez para basmış olan Thomas De La Rue Matbaası, Ankara´nın son grup siparişini oluşturan İnönü´lü 50 ve 100 liralıklar ile 50 kuruşluk banknotların basımını tamamlamış, bunları Akdeniz´den İstanbul´a ulaştırılmak üzere “Yorkshire” adlı bir gemiye yüklemişti. İki hafta süren yolculuğu sırasında ikmal için ardarda bir dizi Avrupa limanında demirleyen Yorkshire, İstanbul´dan önceki son durağı Pire´de bir mola daha verdi. İşte, ne olduysa bu son molada oldu. Yunanistan´a sürpriz bir hava saldırısı düzenleyen Naziler, aralarında Pire´nin de bulunduğu bir dizi Yunan kentinde ardarda yoğun bombardımanlar gerçekleştirmişlerdi. İşlek bir liman olan Pire´deki en öncelikli hedef ise kıyı boyunca sıralanmış olan ticarî gemilerdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti´nin binbir türlü güçlük içinde bastırdığı banknotları taşıyan geminin “Union Jack” bandrası (Birleşik Jack / İngiliz bayrağının lâkabı) kimbilir hangi meçhul Alman savaş pilotunun ağzının sularını akıtmış olmalıydı ki Yorkshire bir kaç dakika içinde kevgire çevrildi. Hedef, elbette ki -en azından o gün için- doğrudan doğruya Türkiye değildi. Çünkü Hitler´in Türkiye´yi -Birinci Dünya Savaşı´ndaki güçlü müttfefiklik ilişkilerinden dolayı- işgal planları arasında bir hayli gerilere attığı da bilinen bir gerçekti. Ancak, “bir numaralı düşman” durumundaki İngilizlere ait bir gemi sözkonusu olunca, Alman birlikleri Türk millî servetinin gözünün yaşına bakmadılar. Yorkshire, küçük ölçekli bir Afrika ülkesinin bütçesine denk miktardaki banknot yüküyle ağır ağır sulara gömülürken, tam da Hollywood filmlerine yakışacak bir manzara ortaya çıktı. Geminin depolarından mantar gibi fırlayan para balyaları Pire Limanı´nın sularına yayılmaya başlamıştı. Yaklaşık yarım saat sonra da bütün liman, üzerinde İsmet İnönü´nün portresi bulunan yeni 100 liralık ve 50 kuruşluk banknotlarla kaplandı. Hava saldırısının şokunu üzerlerinden yeni yeni atmaya başlayan Pire sakinleri, bu garip manzarayı görünce ilk anda ne yapacaklarını şaşırdılar. Paraların üzerindeki kişi, onlara Anadolu´daki bir dizi savaşta acı yenilgiler yaşatan adamın ta kendisiydi. Ama ne gam! Kimi zaman, tatlı bir hayatın yalnızca hayâli bile en kadim düşmanlıkları yenmeye yetebilir. Haber kısa süre içinde bütün şehre yayılmış ve yüzlerce yoksul Yunanlı limana akın etmeye başlamıştı. Gelenler manzarayı görür görmez hemen üstlerini başlarını çıkarıyor ve yanlarında getirdikleri çantalarla denize atlıyorlardı. Amaç, yetkililer gelmeden “yağma”yı tamamlamak ve torbalara mümkün olduğunca çok balya doldurup sıvışmaktı. Kıyıdaki bu manzaraya saatler boyunca hiçbir Yunan güvenlik görevlisi müdahale etmedi. Aslında “edemedi” demek daha doğru olur, çünkü bombardıman sonrasında koskoca şehirde asayişi sağlamaya çalışan polis ve askerler için limanda yaşanan bu olay, olsa olsa “küçük bir teferruat”tan ibaretti. Dolayısıyla, gün boyunca Türkiye´nin batık paralarını kurtarmaya bir türlü sıra gelmedi. Olayın üzerinden yalnızca bir kaç saat geçtikten sonra, Pire caddelerinde Türk Lirası üzerinden milyoner olmuş en az bir kaç yüz kişi dolaşıyordu. Bu da bir ömür boyu refah ve mutluluk demekti. Bu konuda hiç şaka etmiyoruz, çünkü Avrupa´nın dehşetli bir enflasyonla boğuştuğu o günlerde, savaşa girmemiş olan Türklerin “lira”sı yaşlı kıtanın en prestijli para birimlerinden biri, hattâ düpedüz birincisiydi. Hele de Almanların aynı günlerde ekonomi tarihinin en korkunç hiper enflasyonu yüzünden kendi paralarıyla “uçurtma” yapıp soba yaktıkları hatırlanırsa… “O banknotlar tarih olmuştur !” TÜRK EKONOMİSİNİN ONDA BİRİNİ TAŞIYORDU: 16 Nisan 1941 günü Alman uçaklarının bombardımanı sonucu vurulan İngiliz kargo gemisi “Yorkshire” Pire Limanı´nın sularında yavaş yavaş batarken, Türkiye´nin dişinden tırnağından artırarak bastırdığı milyonlarca lirayı da beraberinde götürdü.

İsmet İnönü, derin bir sessizlik içinde Köşk´ün penceresinden dışarıyı seyretmekteydi. Başbakan´ın getirdiği sevimsiz haberden sonra Millî Şef´in moralinin dibe vurduğunu anlamak için de müneccim olmaya gerek yoktu. Refik Saydam, bu kasvetli sessizliği dağıtmak için yeniden öksürdü ve tedirgin bir ses tonuyla Cumhurbaşkanı´na seslendi: “Acilen bir karar vermemiz gerekiyor Reisicumhur Hazretleri. Banknotların büyük bir kısmı Yunan ahalisinin eline geçmiş durumda. Ne emir buyurursanız onu uygulayacağız.” İnönü bu sözler üzerine döndü, sandalyesini çekip masasına oturdu ve başını ellerinin arasına alarak “Yapılacak şey bellidir Refik Bey!” dedi, “Hükûmetinizin yapacağı ivedi bir açıklamayla, bu banknotların tedavüle çıkışını iptal etmemiz gerekiyor. Halk burada sefaletten kıvranırken, çoluk-çocuğumuzun kursağından geçmeyen bir gemi dolusu parayla başka milletleri zengin edemeyiz.” Ardından kalemini alarak, önünde bulunan boş kâğıda aceleyle bir mesaj karaladı ve altını imzalayarak Başbakan´a uzattı. “Bunu alınız ve kabineyle toplantınızı tamamlayıp efkar-ı umumiyeye derhal gereken açıklamayı yapınız. Karar, Yunanistan makamlarına da acil bir telgrafla bildirilsin. O gemideki tek bir banknot bile tedavüle çıkmayacaktır.” Başbakan, notu alıp odayı terkederken son kez İnönü´ye döndü ve “Başka bir emriniz var mıydı?” diye sordu. İnönü başını “Hayır” anlamında hafifçe sağa sola salladı, ardından da “Yazık oldu!” diye mırıldandı. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, sonraki aylar ve yıllarda Thomas De La Rue Matbaası´yla yeniden çalıştı. Fakat, Pire´de yaşananların verdiği dersle, artık “her banknotun farklı bir ülkede basılması” gibi yeni bir uygulamaya geçilmişti. Baskılar, İngiltere´nin yanısıra Almanya ve ABD´deki matbaalara paylaştırılarak nakliyeden kaynaklanan riskler gitgide azaltıldı. Öte yandan, bu talihsiz olayın en ilginç sonucu ise çok sonradan ortaya çıkacaktı. İletişim imkânlarının günümüzle kıyaslanmayacak kadar zayıf olduğu 1940´ların Anadolu´sunda, bir çok insan Ankara´da alınan mâlî kararlardan tam anlamıyla haberdar olamıyordu. Ardarda tedavüle çıkan İnönü´lü yeni banknotlar arasında, özellikle taşradaki halk bunlardan hangisinin “geçerli”, hangisinin “geçersiz” olduğunu anlayabilecek durumda değildi. O yüzden de bir çok uyanık Yunanlı tüccar ellerindeki “batık” banknotları özellikle Doğu illerinde yaptıkları alışverişlerde Türk esnaflarına yutturmayı başardılar. Kendilerine uzatılan bu kırışık paralardan kuşku duyanlar çıktığında ise böyle muhataplar, “Ne o sizin haberiniz yok mu? Bu, hükûmetinizin çıkardığı yeni para, İstanbul´dan aldık, baksanıza daha gıcır gıcır” sözleriyle ikna ediliyordu. Bu yolla, hatırı sayılır miktarda geçersiz banknot Anadolu´yu yıllar boyunca arşınladı. 1945´de İkinci Dünya Savaşı sona erip Almanya teslim bayrağını çektiğinde, Ankara hâlâ ülkede “serseri mayın” gibi dolaşan bu banknotların kökünü kazıma derdindeydi.

ZAMANDA YOLCULUK
Ali Murat GÜVEN
alimurat@yenisafak.com.tr