Beyin, Teknik ve Transbireyleşme Süreçleri

0
135
75. Sayısında “Nörobilim ve Felsefe” Kapağını kullanarak okuyucularıyla buluşan Cogito Dergisi’nde “Beyin, Teknik ve Transbireyleşme Süreçleri”ni değerlendiren bir çalışmaya yer verildi.

Beyin, Teknik ve Transbireyleşme Süreçleri

Bilişselciliğin başında büyük bir paradoks ve yanlış anlama vardı. Sebebi, bilişsel bilimlerin bilişi açıklamak için teknolojik bir mamül, bilgisayarı kullanıyor fakat tekniği kuramsallaştırmıyor olmalarıydı. Gerçi autopoïesis (kendini yapma) ve bağıntısalcılık (connectionism) gibi yeni paradigmalar bu kompüter olan ve bir TURING MAKİNESİ olarak kavranan orijinal modelle ilişkiyi dönüştürmüştü. Turing Makinesi, teknolojik boyutunun bastırıldığı bir soyutlama içerisinde soyut bir makine olarak kavranmaktaydı. Ve Andy Clark veya Hutchins gibi adamlar yapay olarak imal edilmiş veya teknik bellek sorusunu ortaya atmış olsalar bile –ki bu soru örneğin uzamlı zihin sorusu biçiminde sorulmuştur– sürekli bir evrim süreci olan noetik varlığın geçirdiği süreç içerisinde tekniğin statüsünün ne olduğu hiç sorgulanmamıştır.

İmdi, benim bununla ilgili tezim, bilişselcilik sorusunun sorunu yaratan şey olduğudur.

*

Biliş ve bilgi arasında bir ayrım yapmalı ve bilişin bilimini düşünmeden önce bilişin teknolojilerini düşünmeliyiz. Yani, sadece biliş değil, bilgi olduğunda bilişin teknolojik koşulunun ne olduğu üzerine kafa yormalıyız.

Canguilhem’e göre biliş, teknik bir yaşam biçimi olan insan yaşamından kaynaklanmıştır; bilişin biliş olmakla kalmayıp bilgi haline gelmesi onun, yalnızca zihinsel veya beyinsel bir üretim değil, toplumsal bir üretim olması anlamına gelir.

Bunu düşünebilmek için, yaşamın dışsallaşma sürecinin başlangıcı olarak tarihöncesini ve tekniğin rolünü göz önüne almalıyız; zira, Leroi-Gourhan’ın terimlerini kullanarak konuşursak, bu da bir bellek dönüşümüdür.

Bilgi bir belleğin dışsallaşması süreci tarafından üretilmiştir ki, bu süreç yeni bir tür bellek yaratır ve beynin işleyişini derinden dönüştürür. Beyin artık Freudcu anlamında bir psişik aygıt haline gelir, yani: eğitim yoluyla benim organoloji adını verdiğim şeyi içselleştiren bir toplumsal organ olur. Yani, Maryanne Wolf’un gösterdiği gibi beyni yeniden kodlar, ki bu Freud’un özdeşleşme ve idealize etme adını verdiği süreçlerle mümkün olabilir sadece.

Simondon’un felsefesi psişik ve toplumsal bireyleşme süreçlerini birbirinden ayırmaz. Bu bakış açısına göre bilgi transbireyleşmedir; bir transbireyleşme sürecidir. Böyle bir süreçte, bir bilgi, örneğin geometri, transbireyleşmenin transoluşumsal devresidir.
Bu sorular epistemolojiktir. Fakat aynı zamanda da, her şeyin üstünde, politik ve ekonomiktir. Bu sebeple nörobilimlerden bahsederek nöroekonomi ve nöropazarlamada olup biteni düşünmeye çalışacağım.

*

Eğer eğitim, Freud’un 1920’lerden itibaren söylediği gibi, egosantrik itkileri toplumsal yatırımlara dönüştürmek suretiyle dikkat biçimleri üretmekse, nöropazarlamanın biyopsişik otomatizmleri (veya zorlamaları) meydana getirerek veya manipüle ederek eğitimi devre dışı bırakmasından ve etkisizleştirmesinden, yani dikkati tahrip etmesinden korkmak saçma mıdır?

Nöropazarlama Paul Valéry’nin tinsel değerde bir düşme olarak betimlediği sistematik örgütlenmeye götürmüyor mu? Ve nöroekonomi bağlamında bu soruları nasıl düşünmeli?

Nöroekonomi nörobilimlerin bir dalıdır ve özellikle, Columbia Universitesi profesörü Paul Glimcher’in eseri zemininde karar verme davranışını ele alır.
Glimcher monist bir bakış açısını savunur; bu bakış açısı, refleksif davranış (reflekse bağlı davranış) ile reflektif davranış (düşünüme dayalı davranış) arasındaki Descartesçı karşıtlığı aşmayı hedefler. Ona göre, düşünümsel davranışlar biyolojik davranışsal zeminlerden kopmuş değildir; onların karmaşık ve hayli geliştirilmiş biçimleridir; buna karşın, refleks davranışlar bu zeminlerin ilksel biçimleridir: tıpkı refleks davranışlar gibi düşünümsel davranışlar da olasılık süreçlerinin sonucudur ve bu süreçlerin karmaşıklık düzeyleri vardır. Halbuki, Descartes refleks davranışın belirlenmişliği ile düşünümsel davranışın belirlenmemişliği, yani isteme bağlı ve özgür davranış olması arasında bir karşıtlık kurmuştu.

Bu düalizme karşı monist konuma dayanan nöroekonominin ve onun seküler kolu nöropazarlamanın amacı şudur:

Karar verme kapasitesini eritmek, yani psişik aygıtların bipolar özelliğini ortadan kaldıracak bir modelleme kuramı kullanarak karar vermeyi olasılık hesabına indirgemek;
hesaplanabilirliğin stokastik yasalarından kaçabilecek her davranışı denetim altına almak.

Düalizmin herhangi bir psişik aygıtın çiftkutupluluğunu oluşturan şeyin yanlış ve metafizik bir yorumu olduğunu belirtmeliyim burada. Pşisik bir aygıt sürekli etkin olan iki eğilim sayesinde çiftkutupludur:

•     Gilles Deleuze’un “aşağılıklık” (baseness) adını verdiği şeye doğru bir gerileme eğilimi;
•     Freud’un yatırım olarak yeniden tanımladığı bir yükseltme eğilimi, ki bunu Aristoteles, Spinoza ve Hegel de arzu olarak düşünmüşlerdir.

Simondon’un gösterdiği gibi, monizm de düalizm de metafiziğin iki temel figürüdür ve bu basit karşıtlığı nicemsel (quantic) bir bakış açısı kullanarak aşmamız gerekir. Bu bakış açısı uyarınca, bireyleşme süreçleriyle ilgili gerçek soru metastabilite sorusudur; bu süreçlerde üç dinamik sistem sürekli bir biçimde birlikte çalışır, iç içe geçerler: psişik bireyleşme süreçleri, teknik bireyleşme süreçleri ve kolektif (yani toplumsal) bireyleşme süreçleri.

Bernard Stiegler / Cogito 75. Sayı 

Devamı Cogito 75. Sayıda