Bir kitabı kaç kişi okur?

0
111
Osmanlı’da halk, genellikle dost meclislerinde toplanıp yüksek sesle okumalar yaparmış. Bu kıraat sırasında eserlerin üzerine yazdıkları arasında; nerede toplandıkları, meclise kimlerin katıldığı, kitabı beğenip beğenmedikleri gibi pek çok konuda anekdot var.

Günümüzde bir kitabı kaç kişinin okuduğu, baskı sayısından yola çıkarak hesaplanıyor. Eserlerin elyazması olduğu dönemlerdeyse durum biraz daha karmaşık. Birçoğunun ikinci bir kopyası yok ne de olsa. Elden ele dolaşarak okunuyorlar. Dolayısıyla kaç kişi tarafından okunduklarına dair ortalama bir bilgi elde etmek bile çok zor. Fakat tüm bu zorluklara rağmen Pamukkale Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Yrd. Doç. Tülün Değirmenci, elyazması eserleri inceliyor ve “Osmanlı’da bir kitabı kaç kişi okur?” sorusunun cevabını bulmaya çalışıyor.

Değirmenci, geçtiğimiz haftalarda Orient-Institut İstanbul ve Koç Üniversitesi işbirliğiyle bu konu hakkında bir seminer vermek için İstanbul’daydı. Henüz 18. yüzyıl eserlerini incelemişti çünkü ona göre bu okumaların bir tür şehir eğlencesine dönüp yaygınlaşması 18. yüzyıla rastlıyor. Çalışmaları sonucunda ortalama bir rakama ulaştı Değirmenci. Tabii bununla birlikte çarpıcı bilgilere de…

Örneğin, Osmanlılar kitapları yâran adını verdikleri dost meclislerinde okurmuş genellikle.

Nereden mi biliyoruz? Bizzat kendilerinin bu eserlerin üzerine aldıkları notlardan. Zaten Değirmenci de bu notlar üzerinden ulaşmış bir kitabı kaç kişinin okuduğuna.

Osmanlı’da halk, genellikle dost meclislerinde toplanıp yüksek sesle okumalar yaparmış. Bu kıraat sırasında eserlerin üzerine yazdıkları arasında; nerede toplandıkları, meclise kimlerin katıldığı, kitabı beğenip beğenmedikleri gibi pek çok konuda anekdot var. Değirmenci, “İnsanlar bazen bir kahvehanede, pazar, yerinde ya da dükkanlarda toplanıyor; bazen de çok spesifik adreslerde. Örneğin ‘Şu mahallede, şu sokakta, filanca caminin yanında, Hasan ağanın evinde toplandık.’ deniliyor. Yani kitap okumak için toplanılan yerler kamusal ya da özel mekân olabiliyor.” diyor. Yâran kelimesi özel alanlarda toplananların birbirlerini tanıdıklarını düşündürüyor bize. Fakat kamusal alanlarda bu pek de mümkün görünmüyor.

Okumalara kahveci de vilayet ayanı da katılıyor

Akla gelen bir diğer soru ise kitapların kimler tarafından okunduğu. Yani saray erkânı mı, aydınlar mı halk tarafından mı okunuyordu bu eserler? Değirmenci, herkesin bu okumalara katıldığını söylüyor. Kitapların üzerine düşülen notlarda kadıların da, sandalcılar kethüdasının da okumalara katıldığı görülüyor. Değirmenci, “Okuma meclislerine kahvecinin de vilayet ayanının da katıldığını görebiliyoruz. Ama daha çok gelir seviyesi orta düzeyde olan bir toplumsal kesimin eğlencesi diyebiliriz bu meclislere.” diyor. Tabii bu noktada kadınların meclise katılıp katılmadığı akla geliyor. Fakat notlarda henüz bir kadın ismine rastlanmamış. Hatta hararetli tartışmalar yaşanan meclislerde kimi zaman kitaplara argo notlar da düşülmüş. Değirmenci’ye göre zaman zaman küfre varan bu argo kelimelerin kullanılması meclislerde kadın olmadığını düşündürüyor.

Şimdilik kadın ismine rastlanmasa da okuyanların ve dinleyenlerin isimlerinin kitaplara yazılması, nasıl bir kitle tarafından okunduğunu görebilmemiz açısından önemli. Çünkü bu notlardan anlaşılıyor ki, halk arasında dolaşan bir kitap saraya da girebiliyor. Örneğin bir kitapta hem halkın notları hem de Enderûn Mektebi Seferli koğuşundaki iç oğlanların notları görülüyor. Bilindiği üzere, Enderûn’da saray, yönetim, ordu ve bürokrasi kadrolarında yer alacak şahsiyetler yetişiyordu. Yani burada eğitim gören iç oğlanların okuduğu kitabı halkın da okuyor olması onların da belli bir edebi zevke sahip olduğunu gösteriyor. Hatta Değirmenci’ye göre hikâyeler günümüzde bile okunacak kadar güzel ve eğitici. Kendisi “Ben de başladım mı elimden bırakamıyorum. Birçoğu çok heyecanlı.” diyor.

En çok okunanlar İstanbul hikâyeleri

Şehrin dört bir yanını dolaşan bu kitaplar arasında dini nitelikli kıssalar, menakıpnameler, etkileyici bir dille yazılmış tarih metinleri ya da ibret verici macera romanları gibi pek çok eser var. En çok not düşülenlerse 17. yüzyılda yazıldığı düşünülen İstanbul hikâyeleri. Değirmenci, İstanbullu iki gencin, Halil ve Süleyman’ın Mısır macerasını konu alan bir kitapta 22 tane not saptamış örneğin. Yani bu demek oluyor ki kitap en az 22 kez okunmuş. Üstelik 22 notun 15’inde de tarih var. Tarihlerden anlaşıldığı üzere kitap 18. yüzyılın ortalarında başlayıp 19. yüzyılın başlarına kadar, yaklaşık 60 yıllık bir süre, elden ele dolaşmış. Üzerinde ciddi tartışmalar yapılmış. Kimi okuyucular Halil’i haklı bulmuş, kimi Süleyman’ı. Bazıları da babaları öldükten sonra mallarını har vurup harman savuran bu iki gencin başına gelen her şeyi müstahak bulmuş. Velhasıl, tartışmaya giren kişilerin ismi ve görüşleri kitaba not edilmiş. Notlarda da 24 kişinin adı geçiyor. Değirmenci, “Bu sayıyı ortalama bir rakam kabul edersek bir mecliste yaklaşık 20-30 kişinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Kitabın da en az 22 kez okunduğunu biliyoruz. Bu bilgilerden bir kitabı 500-600 kişinin, yani yüzlerce kişinin okuduğunu ifade edebiliriz.” diyor.

Kitapların bu kadar çok ve farklı gruplar tarafından okunması da mücellit, hattat ya da sahaflardan kiralandığını düşündürüyor.

***

Padişahlar daha çok dinî ve tarihî okumalar yapıyor

Halk arasında macera dolu, ibret verici hikâyeler okunması yaygınken padişahlar daha çok dini ve tarihi okumalar yapıyor. Fakat Değirmenci, 17. yüzyılda yaşayan 2. Osman’ın da bu tür okumalar yaptığını söylüyor. Hatta Hüseyin Bursevi’nin kâinatın ilginç yanlarını konu alan Mirat-ül Kâinat adlı eserini Sultan Osman’a ithafen yazdığını ifade ediyor. Okuma kültürü açısından halkla padişahların bir diğer ortak yanı da sesli okumalar yapmaları. Değirmenci, özellikle 4. Mehmet’e siyer ve tarih kitaplarını Abdi Paşa’nın okuduğunu belirtiyor.

Kitabı yazan da okuyan da dua istiyor

Yrd. Doç. Tülün Değirmenci (Sanat tarihçisi): Kitapların birçoğunun yazarının kim olduğunu bilmiyoruz. Çünkü birçoğu kendisini yazardan çok hikâyeyi aktaran olarak görüyor. Örneğin bazı notlarda şu tarz ifadeler var: “Parası çok olanlar camiler yaptırıyor. Üzerlerindeki kitabelere isimlerini yazdırıyor. Görenler dua göndersin diye. Fakat âlimlerin hazinesi ilimleridir. Biz de bu hikâyeleri duyduk ve yazdık ki hem okuyan hem dinleyen bir hayır duası göndersin, ismimizi ansın.” Yani kitapları yazmalarındaki amaç isimlerinin anılması ve dua alabilmek. Bir de ibret vermek istiyorlar. Mesela bir kitapta da, “Gör bak alemde neler olmuş. İnsan olanın başına her şey gelebiliyor. Sen de gör, bu hatalara düşme.” diyor.

Kaynak: Zaman – Esra Keskin Demir