Çalışma, Sonra Ezberle Olur mu Hiç?

0
228

Ezber beş para etmez bu bendeki aşk olmasa

“Okul bitti hayata atılacağım inşallah.” derken başka duvarlar dikiliyor önümüze. KPSS, ÜDS, Ales, TUS… Liste uzayıp gidiyor. Haliyle öğrencilik bir türlü bitmiyor.
“Okul bitti hayata atılacağım inşallah.” derken başka duvarlar dikiliyor önümüze. KPSS, ÜDS, Ales, TUS… Liste uzayıp gidiyor. Haliyle öğrencilik bir türlü bitmiyor.

İlkokuldan itibaren ödev ve sınavlarla tanışıyoruz. Sayısı katlanarak artan derslerle baş etmek çok da kolay değil. Formüller, paragraflar, kompozisyonlar, kurallar… Konuları ezberlemeyip sevmeyi mi denesek?

Sabahın erken saatleri. O kadar ki bazı sokak lambaları henüz sönmemiş. Vapur ilk seferini henüz yapmış. Ayazdan ellerimiz buz kesilmiş vaziyette. İşe yetişme telaşındaki çalışanlara eşlik eden birileri daha var. Gözlerinden uyku akıyor hepsinin. Parmak kadar boylarıyla koskoca sırt çantalarını taşıyan öğrencilerden söz ediyoruz. Resim çizerek, fasulye sayarak başlayan eğitim hayatları kim bilir ne zorluklarla sürüp gidecek. Kütük kalınlığındaki kitaplar, sözlükler, hesap makineleri, haritalar, t cetvelleri… Daha neler neler. Niyetimiz kimsenin gözünü korkutmak değil. Ama öğrencilik hayatımızın büyük bölümünü işgal ediyor. Hatta tam “Okul bitti hayata atılacağım inşallah.” derken başka duvarlar dikiliyor önümüze. KPSS, ÜDS, ALES, TUS, PMYO Sınavı… liste uzayıp gidiyor. Öğrencilik dönemi, hayatımızın ilk on beş yılıyla sınırlı kalmıyor haliyle. Bir de ikinci üniversite idealleri olanlarımız var ki dostlar başına. Yaşları kaç olursa olsun okullu olma heyecanını taşırlar onlar. Çocukluk hayalini gerçekleştirmek isteyip amfilere geri dönerler. Bizim de dâhil olduğumuz öğrenci zümresinin problemlerinden biri de ders çalışmak. Erkin Koray’ın “Biri biterken öteki de başlar vermesin Allah.” dediği vaziyetteyiz. Kara tahtayla tanışalı seneler geçse de birçoğumuzun sınavlarla arası hâlâ açık olduğundan bu haberimizde ders çalışma disiplinini tartışmayı yerinde bulduk.

Öğrenciliğin olmazsa olmaz kurallarından biri de adıyla mülhem öğrenme eylemini gerçekleştirmek. Ancak “Bunun metotları nedir?” diye sorsanız hepimizin cevapları farklı olur. Kimimiz dinleyerek akılda tutarız, kimimiz yazarak. Bununla birlikte hepimizin bildiği metotlar da yok değil. Örneğin ‘Fıstıkçı Şahap’ en akılda kalanlardan. Neredeyse müfredata girecek hale gelen bu isim, ne tarihî bir şahsiyet ne de yazar. Zat-ı muhterem, sert ünsüzleri akılda tutmak için uydurulmuş bir isim hatırlayacağınız üzere. Ancak eğitim hayatımız boyunca ezberlememiz gereken formül: “Kuralların tamamını akılda tutmak mümkün değil.” Bu sebeple çalışmayı hayatımızın bir parçası haline getirmemiz gerekiyor belki de. Rehberlik Uzmanı ve Psikolojik Danışman Yasin Çakır da bu konuda bizimle hemfikir. Bilgiyi sevmek öğrenciliğin olmazsa olmazı. Her birimizin öğrenme biçimi birbirinden oldukça farklı. Bu sebeple başarıya ulaşmanın “Kesin başarının kuralları”, “Etkili ders çalışmanın on şartı” gibi standart bir kestirme yol yok. Dolayısıyla bir sınava hazırlanırken bütün sene kitap açmadıysak imtihan günü yaklaşınca hızlandırılmış programlar, etütler ve kodlamaların pek faydası olmuyor. Çakır, “Hayal kırıklığı yaşamamak için ne yapmalıyız?” sorumuza cevaben bireysel farklılıkların önemine işaret ediyor: “Öğrencinin öğrenme ile ilgili bir problemi olup olmadığına bakılmalı her şeyden önce. Yani dikkat eksikliği, özel öğrenme güçlüğü, algı problemi gibi sorunlar tespit edilmeli.”

MİNİĞİ ÖDEVE BOĞMAK DOĞRU DEĞİL

Okulla tanışan minik, saatlerini masa başında geçirmeye başladı bile. Azimli olduğunu düşünebilirsiniz ancak sebep tam olarak bu değil. Öğrencimiz güzelce ödevlerini yapıyor. Bazen iki bazen üç saatini alan ev ödevlerini bitirdiğinde resim çizmeye mecali kalmıyor çoğunlukla. Çakır, böyle bir tablonun yaşanmaması için öğrencilere ödev verirken, yaş ve eğitim dönemine dikkat edilmesini öneriyor. Ve miniklere çok yüklenmeyi doğru bulmuyor. Zira yoğun bir program ve ödev bir araya geldiğinde çocuk oyun saatinden tasarruf etmek zorunda bırakılıyor. Bunun yerine ilkokulda çalışma sürelerini kısa tutmakta fayda var. Ya da aralar vererek ders çalışmalarını sağlamak da mümkün. Aksi takdirde daha işin başından onları yıldırabiliriz. Nitekim biz de henüz ilkokul çağında bu bıkkınlıkların yaşandığına şahit olmuşuzdur. Çocukların ödevlere boğulmasının sakıncalarından bir diğeri kitap okuma alışkanlığıyla ilgili. Çünkü çocukların dünyasına kitaplar bu dönemde giriyor. Ödevlere boğulan öğrenci, kitap okumaya fırsat bulamayabiliyor.

Ortaokul ve lise dönemi ise, talebeyle rehberlik ve psikolojik danışmanlık iletişiminin daha yoğun olması gereken bir dönem. Başımızda kavak yelleri esse de hayata atılma fikri ergenlik döneminde oluşuyor.

Üniversite hayalleri, meslek tercihi derken kendimizi farklı bir yoğunluğun içinde buluyoruz. Yasin Çakır bu dönemin üzerinde özellikle duruyor. Hayatımızın dönüm noktalarından biri olarak tanımlayabileceğimiz ortaöğretimle ilgili şunları öneriyor: “Ortaokul ve lise döneminde öğrenci ile birlikte yapılan görüşmeler sonucunda süreler belirlenmeli. Öğrencinin eğilimleri ve başarı düzeyi de tespit edildikten sonra öğrenmek kolaylaşacaktır. Tekrar etmek de oldukça önemli. Her bilgiyi tekrar etmek olası değil fakat en azından ana konuların yinelenmesi gerekiyor. Ayrıca uygun etkinliklerle (etüt, arkadaşlı çalışma teknikleri, vb.) ders çalışma zevkli hale getirilebilir.” Üniversiteye giriş sınavlarında ise okul eğitimi dershanelerin programlarıyla tekrarlanmış oluyor. Sınav sistemindeki değişikliklerle baş etmek günden güne zorlaştığından dershane burada deyim yerindeyse can simidi. Aksi takdirde, “Acaba bu konular sınava dâhil mi?” ya da “Edebiyatın tamamını nasıl kavrayacağım?” gibi sorular silsilesiyle baş etmek zorundayız.

‘Ben ne yapmak istiyorum?’    

Birkaç senemiz üniversiteli olmak uğruna gelip geçti. Bu arada ne okuyabildiysek, ne öğrenebildiysek hanemize yazıldı diyelim. Ancak eğer ‘ezberle-geç’ tekniğini kullandıysak bugün daha zor günler bizi bekliyor olabilir. Çünkü artık bilgiyi sevmemek neredeyse kaçınılmaz. Bilgi için ter dökmenin vakti geldi zira. Bir proje ya da ödev için günleri kütüphanede geçirmek gerekiyor. Ezberlemek yerine laboratuvarda gözle tetkik etmek devreye giriyor. Hal böyle olunca üniversite sürecinde, okuma-öğrenmenin okula değil hayata yatırım olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Zaten üniversitenin meslek edinmek için okunduğu yıllar epey geride kaldı. Çoğumuz okuduğumuz bölümle ilgili bir meslek icra edemiyoruz maalesef. Öyleyse hedeflerimizi daha geniş tutmak mesele. Örneğin, ‘İletişim Hukukuna Giriş’ dersini geçmeyi hedeflemek yerine öğrenmeyi hedeflemek, dersi işe yarar hale getirebilir. Bu yöntem, bilgiyi sevmemizi de kolaylaştıracak bir yol.

Üniversitede “Ben ne yapmak istiyorum?” sorusuna cevap aramamızı tavsiye eden Çakır, kararsız olanlarımızı batmaya mahkûm bir gemiye benzetiyor. Çünkü ilkokul sırasından amfiye ulaşmış durumdayız. Çakır’a göre kendi hedeflerini belirleyen kişi, bunun yanında iç disiplinini de başarılı bir şekilde oluşturuyor. Küçük yaştan itibaren sorumluluk alan öğrencilerse daha başarılı oluyor. Bunun için miniklere “Şimdi okullu olduk.” dedikleri günden itibaren inanmak, ebeveynin öncelikli vazifesi. Zira ilk tökezlediğinde onu başarısızlıkla itham etmek, ruh dünyasında kapanması güç yaralar açabiliyor. Bu noktada Rehberlik Uzmanı ve Psikolojik Danışman Yasin Çakır, çocuğundan sürekli ders çalışmasını bekleyen ebeveynleri uyarıyor: “Çocuk doğuştan itibaren eylemlerini sizden öğreniyor. Bir rol model olarak siz okumazken ondan okumasını ve ders çalışmasını beklemeniz yanlış. Çocuğunuza başarılı olduğunu hissettirdiğinizde, onu sürekli ‘Ders çalış’ diye uyarmak zorunda kalmazsınız. Yeter ki onu özgüven sahibi olarak yetiştirmeyi başarabilelim.”

İlkokul, ortaöğretim, üniversite… Belki doyamayıp yüksek lisans ve doktora da yaptık. Öğrencilik bitti derken, bu kez de iyi bir işe girebilmek için çeşitli sınavlara katılıp kazanmaya çalışıyoruz. Zaten sınavın amacı da içimizdeki o az sayıdaki başarılı insanı tespit etmek (!) değil mi? Her şey bir tarafa başarılı olsak da olamasak da bu aşamaya gelinceye kadar okuma sevgisini edinmişsek hayatta kaybetmiş sayılmıyoruz. 

Ders çalışmayı sevdirmek için

Ebeveynlerin çocuklarıyla ilgili şikayetlerinden biri de ders çalışmayı sevmemeleri. Yazar-Rehberlik Uzmanı ve Psikolojik Danışman Kadir Akel, Hazreti Mevlana’nın “Beyne giden yol kalpten geçer.” sözüne binaen ailelere şunları öneriyor:

Çocuğunuzun istediği saatte istediği şekilde ders çalışmasına izin verin.

Ders çalışmak için sessiz bir ortama gerek yok.

Çocuk öğrenmeye uygun zamanı kendisi belirleyebilir.

“Dik otur-konuşma” uyarılarını unutun. Çocuğunuz konuşarak da öğrenebilir.

Önceliklerini belirlemede ona yol göstermekle yetinin, fazla müdahaleci olmayın.

Kaynak: Zaman / Süheyla Sancar