Çok Okunan Kitapların Sonunu Siz Yazsaydınız!..

0
271

Kelebek-ve-KitapHangimiz çok sevdiğimiz bir roman karakteri için yeni bir hikaye düşlemedik ki? Ya da bu karakterlerden biriyle günün birinde tekrar karşılaşmayı. Peki, yeni nesil romancılar klasikleri tekrar yorumlasa… İyi kalemlerden çıkmış bu metinlere okuyucular olarak misafir olsak… Kim bilir belki de bir yerlerde bu fikir birilerinin aklına çoktan gelmiştir.

Çoğumuz severek okuduğumuz romanların sonu için başka türlü bir kapanış tasavvur ederiz. Yine karakterlerin bundan sonra ne yapacağını düşünür ve kendi dimağımızda söz konusu karakterlere bambaşka hayatlar atfederiz. Son yıllarda Amerikan edebiyatında okuyucuların bu arzularına karşılık yeni bir akım ortaya çıktı. Klasik eserlerin yeniden yorumlanışı da diyebileceğimiz bu akım, eleştirilerin yanında büyük beğeni de görüyor. Bazı yazarlar kült eserlerin ünlü karakterlerini kullanarak yeni bir hikâye kurgularken, bazıları da klasiklerin devamı niteliğinde bir seri oluşturuyorlar. Eser sahipleri yahut vârislerinden izin alınarak yazılan bu kitaplar yayınevlerine kârlı bir kazanç kapısı oluşturmuş durumda. Bu eserlerden en çok ses getireni hiç şüphesiz ki Jane Austen’ın ünlü romanı Aşk ve Gurur’dan esinlenerek yazılmış olan “Pemberley’e Gelen Ölüm” adlı kitap. P. D. James’in eseri 2011’in en çok konuşulan ve üzerine tartışılan kitapları arasındaydı.

Bunun dışında Virginia Woolf’un Bayan Dalloway adlı romanı Michael Cunningham tarafından “Saatler” adıyla yeniden yorumlandı. Pulitzer ödülü de alan Saatler’in ana teması Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’iyle tamamen örtüşüyor.

Sefilleri yeniden yazmak…

Bu yeni akımın etkisiyle yazılmış olan eserler her zaman alkışla karşılanmadı. Victor Hugo’nun kült eseri olan Sefiller’den esinlenilerek yazılmış olan “Cosette: Veya Zamanın İllüzyonu” adlı kitap gibi. Francois Ceresa tarafından yazılan roman, Hugo’nun yazımına sadık olmadığı gerekçesiyle çok eleştirildi. Hugo’nun eserinde müfettiş Javert intihar ederken, Ceresa için Javert son anda kurtuluyor ve yeni bir hikâyeye dahil oluyor. Hugo’nun vârisleri ise bu yeni kitabın tamamen para tuzağı olduğunu açıkladı.

Türk edebiyatında yine benzer metotla yazılmış kitaplar mevcut. Sabahattin Ali’nin ünlü Kürk Mantolu Madonna adlı eseri “Madonna’nın Son Hayali” ismiyle Doğan Akhanlı tarafından yeniden kurgulandı. Yeni kitapta ana karakter Maria Puder’i farklı bir kader bekliyor.

Ahmet Turan Alkan da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ünlü Beş Şehir adlı kitabına istinaden Altıncı Şehir’i yazdı. Alkan, bu kitapta memleketi Sivas’ı anlatıyor.

Neden kadın karakterler en dramatik  rolleri üstleniyor?

Hemen hepimizin çok sevdiğimiz eserlerin sonu yahut karakterlerin bekasıyla ilgili olarak farklı tahayyülleri var. Edebiyatçıların da bazı eserlerin kurgusu yahut sonuyla ilgili farklı arzuları olamaz mı? Bir romanı okurken ince ince işlenmiş bir karakteri, yazarın tasavvurundan daha uzak bir noktada hayal etmemişler midir hiç?

Konuyla ilgili olarak Selim İleri, gençliğinde Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ adlı romanını ‘Ağustos’ ismiyle tekrar kaleme almayı istediğini söylüyor. Aynı konu ve aynı insan ilişkileri üzerinden romanı kurgulamayı düşlemiş olduğunu söyleyen İleri, “Sonunu eserin aslında olduğu gibi acıklı bir şekilde bitirir miydim bilmiyorum.” diyor.

Buket Uzuner ise klasik romanlarda, genelde kadın karakterlere biçilmiş acı sonlardan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor: “Bugüne kadar güzel ve derinlikli birçok roman okudum. Bunlar arasında romanda gelişen olayların bütün hata ve günahlarını sadece ve sadece kadın olduğu için dişi karakterlerin hayatlarıyla ödedikleri sonlara isyan ettiğim oldu. İlk aklıma gelen: ‘Madame Bovary’dir. Eğer romanı Mösyo Flaubert yerine Madame Flaubert adlı bir kadın yazabilseydi acaba sonunda yine kadın kahramanını öldürür müydü? Ya da Gustave Flaubert, 21. yy’da yaşayan bir yazar olsaydı Emma Bovary’i öldürür müydü? Aynı şeyi Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sı için de hep düşünmüşümdür. Madam Bovary ve Anna Karenina’yı ben yazsaydım, romanların sonunda kadınları öldürmez, aksine bağımsız, kendi başlarına da mutlu olarak hayatlarına devam ettirirdim, ama ben o iki yazarla aynı çağda yaşasaydım zaten o yıllarda kadın yazar olarak bana böyle bir şans verilmeyecekti. Yani ben bağımsız bir kadın yazar olamadan kadın karakterlerim de özgürleşemeyecek, insanlığın zaaflarının kurbanı olarak intihar edecekti…’’

Karakterlerimin roman bittikten sonra ne yaptıklarını ben bile bilmem

Yaşanan kadın cinayetlerini hatırlatan Uzuner sözlerine şöyle devam ediyor: ‘‘Halide Edip Adıvar’ın ‘Vurun Kahpeye’ romanı beni çok üzmüştü. Çocukken ‘o romanı ben yazsam, öğretmen Aliye’yi öldürmezdim…’ derdim. Ama 2013’te bile günde 5 kadının öldürüldüğü bir ülkenin vatandaşı olarak, burada söz bitiyor galiba…’’ Kendi oluşturduğu karakterleri sonsuzluğa uğurladığını söyleyen Uzuner, ‘son’ lafzının insan tasavvurundaki yerine de değiniyor: ‘‘Edebiyat, özellikle roman sanatı, toplumun yaşadığı zamanın ruhunu yansıtır. Bu nedenle bugün bizim yazdıklarımızın sonunu da gelecekteki yazarlar haksız, eksik ya da ters bulabilirler.”

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ben yazsam

Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanı için yeni bir kurgu oluşturan Sadık Yalsızuçanlar ise ünlü eser için bambaşka bir hikâye ortaya koyuyor: “Modern Türk romanında ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu düşündüğüm ve pek sevdiğim romanı Peyami Safa’nın sonlandırdığı yerde bırakmaz, şöyle sürdürürdüm: Nüzhet, Doktor Ragıp’la nikâhlanır. Fakat gerdek gecesi kaçardı. Fiziksel ve ruhsal acılar içinde hastaneden taburcu olan yazara koşar. Tutkulu aşk evlilikle sonuçlanır. Fakat delikanlının acıları ve bunalımı dinmez. Doktor Ragıp sabırla bekler. Aslında fırsat kollamaktadır. Sonuçta düşünürün dediği gibi, ‘her aşk trajiktir’. Nüzhet kendisini deliler gibi seven gençle mutlu olamaz. Onu da acıların iyice ağırlaştırdığı ıstıraplı biri haline getirir. Doktor Ragıp’a geri döner… Onunla da mutlu olamaz. Genç yazar canına kıyar. Nüzhet ise çıldırır. Doktor Ragıp, çaresiz, onu akıl hastanesine yatırır…’’ Safa’nın, eseri en mükemmel noktaya getirdiğini ekleyen Yalsızuçanlar farklı bir sonucun romanı başarısız kılacağına da değiniyor: “Bunları yazarken kendimi bir anda sadistik duygularla kıvranan bir hasta gibi hissettim. Lakin Peyami Safa o kadar güzel bir ıstırap atmosferi oluşturmuş ki, başka türlü bir seyir ve sonuç öngöremiyorum.’’

Aysel ölmediyse, hangi hikâyede yaşıyor?

Adalet Ağaoğlu’nun ünlü roman karakteri Aysel üzerine konuşan Semih Gümüş şunları söylüyor: “Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar üçlemesinin unutulmaz kahramanı Aysel’in hayatının nasıl süreceğini hep merak etmişimdir. Üçlemenin son romanı Hayır…da Aysel bu kötücül çağa karşı bir başkaldırı biçimi olarak intiharı sorgular. Sonunda Aysel’in intihar edip etmediği de ucu açık bir soru olarak kalır. Bazı yazarlar Aysel’in intihar ettiğini belirtmiştir, bazıları da etmediğini. Ben de Aysel’in romanın sonunda intihar etmediğini düşünürüm.’’ Gümüş, bir dördüncü romanı ne şekilde hayal ettiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Ama Hayır… öyle bir romandır ki, Aysel’in intihar edip etmediği önemli değildir, bu iki seçenek romanın asıl anlamını etkilemez. Gene de, Dar Zamanlar’ın bir dördüncü romanında Aysel’in yaşamının nasıl süreceğini merak ederim. Aysel’in entelektüel kişiliği belki giderek siyasal bir kimliğe dönüşecekti.”

Tüm romanların sonları yapaydır

Murat Gülsoy ise romanlar ve gerçek hayat arasındaki felsefî ilişkiye değiniyor. Okuyucuların eserdeki finale odaklanmasının nedenini, insanın ölümle ilgili olan sorunsalına dayandırıyor: “Romanlarının sonunu hep sıra dışı bir şekilde bağlayan John Fowles, benim en sevdiğim yazarların başında gelir. Bazen tüm romanı mahvetmiş olduğunu düşünürüm, ama bu onun yazdıklarını sevmekten alıkoymaz beni. Yaratık bu romanları içinde en garip finale sahip olanıdır. Cesaretine hayranlık duymakla birlikte başka nasıl sonlar yazılabilirdi diye düşünmekten vazgeçemeyiz. Bence temel sorun kurmacanın kendisinden kaynaklanmakta; gerçek yaşamda ‘final’ diye bir kavram yok, hayatın sonu bile her zaman beklenmediktir ve hayat hikâyemiz her zaman yarım kalır. Oysa romanlardan beklediğimiz bütünlüktür, gerçek yaşamda bulamadığımız bütünlük ve o bütünlük duygusunun yarattığı güvenlik hissi. O nedenle de bence tüm romanların sonları yapaydır.”

Kaynak: Zaman / SEVDE TUBA OKÇU