Dans Etmek için Yaşayan Kız

0
335

Hastalığın pençesine düştüğünde, içinden yükselen “Daha” sesine kulak verip, iyileşeceğine tek inanan kendisiydi. Doktor yoğun bakım servisindeki odasına girip yatağının kenarına oturduğunda, saat akşamın onunu gösteriyordu. “Durum nasıl görünüyor?” diye sordu. Doktorun yanıt vermek için duraksadığı süre, yirmi üç yaşındaki esmer dansçıya yüzyıllar gibi gelmişti. Çok zayıftı, normal kilosunun çok altına düşmüştü ve incecik kolları şırınga izlerinden mosmordu.

 

Doktorun ona verecek bir kötü haberi daha vardı. “Böbreklerin iflas etmek üzere.” dedi sessizce. Bundan böyle, yaşamda kalmasının iki şeye bağlı olduğunu anlattı. Başarılı bir böbrek nakline ya da diyaliz makinesine bağlı yaşamasına…

 

Normalde içi içine sığmayan bir genç kızdı. Hastalığına gerçekçi bir tavırla yaklaştı. Ama doktor odadan çıkar çıkmaz anne ve babasını arayıp, aylardan buyana ilk kez hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ne olursa olsun, dans etmeyi sürdüreceğim” dedi hıçkırarak. Yaşamı boyunca tek düşü dans etmekti. Henüz üç yaşındayken evin içinde dans etmeye başlamış ve dans dersleri almak istediğini söylemişti.

 

Ortaokuldayken, kendisinden küçük öğrencilere dans dersleri vermeye başlamıştı, daha sonraları da kimi oyunların koreografisini üstlenmişti. Bu arada da profesyonel bir dansçı olmuştu, caz, tap, folk, akrobatik ve modern danslar…

 

Şu an ise, kaynağı bilinmeyen “lupus erythematosus” (LE) adlı bir hastalığın pençesindeydi. Bu hastalık kendini genellikle, yüzde kelebek biçiminde kaşıntı veren kızarıklıkla belli eder. Çok ender durumlarda, eklemleri ve yaşamsal organları –böbrekleri, karaciğeri, kalbi ya da beyni– etkiler. Nedendir bilinmez, on hastanın dokuzu kadındır. Çoğu hastada ilaç tedavisi işe yarar ve kısa süre içinde hastalık tümüyle yok olur. Öte yandan hastalık böbreklere bulaşırsa, ilaç tedavisi ancak sınırlı olarak işe yarar. Bu durumda böbrek yetmezliği sıkça karşılaşılan bir olaydır.

 

Çocukluğundan buyana LE belirtileri göstermişti, cildindeki kızarıklıklar güneşe çıktığında daha da belirginleşiyordu. (Bu kalıtımsal hastalığı annesinden almıştı, oysa annesinin rahatsızlığı cilt düzeyinde kalmış, hiç ilerlememişti). Buluğ çağına geldiğinde, hastalığı bünyesel türe döndü, dirseklerinde ve bileklerinde ağrılara ve parmaklarında şişliklere neden olmaya başladı. Ardından, bir gösteri sırasında, hastalık eklemlerine ve böbreklerine yayıldı. Gösterinin koreografı ona kilo aldığını söyledi. Oysa bu yağ değildi: Dokuları su tutuyordu.

 

Neredeyse aç kaldığı bir rejim uygulamasına karşın, sürekli kilo alıyordu. Şişmiş ayakları ayakkabılarına sığmaz olmuştu. Eklemleri o denli ağrıyordu ki, diş macunu tüpünü sıkmak için iki elini kullanmak zorundaydı. Ama iradesiyle her gece üç gösteriye çıkmayı sürdürdü. Sonra bir gece kuliste, sırtına bıçak gibi bir ağrı saplandı ve inleyerek sandalyesinden yuvarlandı.

 

Evine döner dönmez, doktorunu aradı. Doktor ona ilaç ve bir beslenme programı yazdı ve bir süre dinlenmesini önerdi. “Yeniden dans edeceksin” diye söz de verdi.

 

İlkbaharda, işe dönebilecek denli güç toplamıştı. Ama bir zamanlar sınır tanımayan enerjisi uçup gitmişti ve bir temmuz sabahı çenesinin altında bir şişlikle yeniden hastaneye yatırıldı. Şimdi de akciğerlerine bulaşan bünyesel “lupus erythematosus”, zatürreeye ve şiddetli öksürüğe neden oluyordu. Böbrekleri de işlevlerini yerine getiremiyordu.

 

Vücudunu, böbreklerinin süzmeyi başaramadığı zehirli atıklardan kurtarmak için onu diyaliz makinesine bağladılar. Göğüs kafesinin içine yerleştirdikleri ve otuz altı saat içinde dolup taşan boru, sürekli olarak boşaltılıyordu.

 

Doktorunun dışında, hastane personelinden hiç kimse onun yaşayacağına inanmıyordu. Kanını temizlemek için, vücuduna takılacak bir plastik boruyla, haftanın üç günü yapay böbrek görevi gören bir makineye bağlanması gerekiyordu, bu sekiz saat süren bir işlemdi. Bilinci yerindeydi. Birçok kez, serum takılıyken, iğneyi kolundan çıkartıp, bacak kaslarını güçlendirmek için egzersizlerini yapmıştı. Hastane yetkilileri en sonunda, başına gelebilecek kazalardan sorumlu olmadıklarına ilişkin bir kâğıt imzalatmışlardı.

 

Yaz boyunca genç kız kısa süreli aralıklarla evine gönderildi. Ama hastalık hiçbir tedaviye yanıt vermiyordu. Sürekli kan ve ilik örnekleri alınıyordu. Boynundaki korkunç ağrılar dik oturmasına ve yemek yemesine engel oluyordu. Böbrek yetmezliği tansiyonunun aşırı derecede yükselmesine neden oluyordu. Ardından şiddetli kasılmalar baş gösterdi. Bu spazmlar sırasında elinde ya da ağzında ne varsa düşürüyordu.

 

Eylülün başında bir sabah evde, uzanmış kız kardeşiyle konuşurken şiddetli bir kasılma daha oluştu ve bu kez yataktan düşüp bilincini yitirdi. Aceleyle hastaneye yetiştirdiler. Bu krizden kısa süre sonra, doktor, onunla böbreklerinin iflas ettiğini söyledi ve en sonunda onu yapay böbrek makinesine bağlamak için ikna etmeyi başardı. Genellikle makineye bağlı olan boru, hastanın uyluğundaki bir atardamara bağlanırdı. “Ama ben bir dansçıyım” diye karşı çıktı. “Bu şeyin, bacağımdan sarkmasına izin veremem!” Böylece doktor, plastik tüpü sol el bileğine bağladı.

 

En sonunda uygun bir organ bulunduğu takdirde, böbrek nakline karar verildi. Annesi, babası ve kız kardeşi böbreklerinden birini vermeye gönüllüydüler. Testlerden sonra en iyi aday annesi seçildi. Böbrek naklinden bir önceki gece, üç dansçı arkadaşı onu ziyarete  geldi. “Neşeli olmaya çalışıyordu.” diye anımsıyor arkadaşlarından biri. Kısa süren ziyaretlerinden sonra, arkadaşları hastanenin merdivenlerinde durup, “Asla kurtulamayacak!” diyerek gözyaşlarına engel olamamışlardı.

 

Ertesi gün, annesiyle birlikte, yedi saat süren ameliyatlar geçirdiler. Her iki böbreği de alındı ve annesinin sağ böbreği kendisine nakledildi. Ağır bir ilaç tedavisi uygulanıyordu. En sonunda böbrek görevini yerine getirmeye ve yaraları iyileşmeye başladı.

 

İyileşmeyi beklerken hasta yatağında hiçbir şey yapmadan kalamazdı, dansa dönebilmek için savaşıyordu. Ne gücü, ne esnekliği, ne kondisyonu –hiçbir şeyi– kalmamıştı. İlk başlarda yalnızca birkaç dakika ayakta kalabiliyordu ve bir adım atmaya ya da basamak çıkmaya çalıştığında yere düşüyordu. Fizik tedavi amaçlı alıştırmalarını, aerobik egzersizlerini ve sıradan dans adımlarını yaparken terliyordu. “Başlarda mekik çekerken sanki göğsümün üzerinde bir tonluk ağırlık varmış gibi duyumsuyordum” diye anlatıyordu. “Alıştırmalardan sonra her yerim acıyordu, ama acıması demek kasın çalışıyor olması demektir.” Her şeye karşın mutluydu.

 

Bir yıl sonra, Universal City’deki “Uluslararası Festival” ile profesyonel dans yaşamına geri döndü. Korkuyordu. “O denli uzun süredir sahneye çıkmamıştım ki, düşeceğimden korkuyordum.” Oysa harika bir performans sergiledi. Doktoru seyirciler arasında oturmuş, onu alkışlıyordu. 

 

Yazar: Joseph Blank