Dostoyevski’nin ibretlik ve ilginç hayat hikayesi

4
5433

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (1821-1881) bir doktorun oğlu olarak 30 Ekim 1821’de Moskova’da, Petersburg’da, babasının doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. Çocukluğunu burada, zorba ve çoğu zaman sarhoş babayla hasta anne arasında geçirdi. Çok geçmeden annesi ölünce katı disiplinli Petersburg mühendis okuluna gönderildi. Mühendislik okulunun bilimsel ve askerî disiplini okumak, kitaplar yazmak isteyen Dostoyevski’nin temayülüyle hiç bağdaşmıyordu.

Bu yüzden tahsilini bitirdikten sonra yoksul kalma pahasına kendini kitap yazmaya verdi, geçimini sağlamak içinse çeviriler yapıyordu. Bir sınıf arkadaşı onu “Devamlı kendisini ayrı tutardı, hiç bir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı ve genellikle bir köşede elinde kitapla otururdu” diye anlatıyordu. Yurtluğunda düzensiz bir hayata çekilmiş olan ve oğluna gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe kapanıklığını daha da ağırlaştırdı. Bir keresinde Dostoyevski babasına ilgisizliği yüzünden hakaret dolu mektup gönderdi ama baba Dostoyevski cevap vermeye fırsat bulamadan serfleri tarafından öldürüldü. Ailesi içerisinde söylendiğine göre, daha sona ona bütün hayatı boyunca acı çektiren sara nöbetlerinin ilkini bu dönemde geçirmişti.

Sinirli, aşırı duyarlı bir yaratılışı olan Dostoyevski (O dönem kendisine takılan adla “Ateş Fedya!”) Petersburg’da kitap okuyarak, köşesine çekilip düşlere dalarak ya da kardeşi Mihail’le söyleşerek acı gerçeklerden kaçmaya çalıştı. Çevrenin baskılarından uzaklaşmak için genç yaşta kitaplara sığındı, dünya edebiyatından özellikle romantiklerden etkilendi.

Babasının 1839’daki ânî ve şüpheli ölümünü Petersburg’da öğrendi. Babasının ölümünü istediği düşüncesi yakasını hiç bırakmadı ve onu bunalıma düşürdü. Dosto-yevski’nin hayat hikâyesini kaleme alan yazarlara göre ilk sara nöbetine bu düşünceler sebep oldu. Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefrete ve bunu izleyen suçluluk kompleksine dayanarak Dostoyevski’nin hastalığının sinirsel kökenli olduğu sonucunu çıkardılar ve dehasıyla hastalığı arasında doğrudan bağ kurdular. Oysa bu yorum yazarın nöbetler sırasında gösterdiği zihin açıklığını, o “dokuz canlılığı” gözardı etmek demektir. Sara Dostoyevski için gerçekte istek dışı ama ayrıcalıklı tecrübe, büyülten ayna oldu.Dostoyevski

Çok meşakkatli bir aile ortamı

Düşünebiliyor musunuz? Annesi varlıklı sayılabilecek bir tüccarın kızı. Babası yoksullar hastanesinde görev yapan askerî bir doktor. 1812’de Napolyon’a karşı savaşan Rus askerlerinin yaralarını saran babası, karısına eziyet çektiren, çocuklarının mum gibi durmasını isteyen, dediğim dedik, sert ve aksi bir adamdı. Annesiyse babasının aksine hisli ve sakin bir kadındı.

Varlıklı sayılabilecek bir büyükbabaya, evlenirken hatırı sayılır bir drahomayla gelen anneye rağmen Dostoyevski’nin ailesi asla sıkıntıdan kurtulamamıştır. Öyle ki, babasının hizmet gördüğü yoksullar hastanesinin avlusundaki bir evceğize sığındıkları halde yinede kıt kanaat yaşıyor, yoksulluk içinde yüzüyorlardı.

Ailenin ikinci erkek çocuğu Dostoyevski, dış dünyayla ilişiği kesilmiş halde arkadaş-sız, tecrübesiz ve hürriyetsiz büyüyordu. İlk eğitimini ailesinden almış, babasından Fransızca ve Latince öğrenmişti. Asosyal hayatı ve baba baskısına rağmen hiç de pısınk, çekingen, melek huylu bir çocuk değildi. Evde iskambil oynarken hileye kaçmasını biliyor, babasının yasak etmesine rağmen koğuş hastalanyla konuşmaktan çekinmiyordu.

Babasının bütün aksiliğine ve kötü huylu-luğuna rağmen Dostoyevski’yi dayak cezası uygulandığı için okula yazdırmak istemeyişi ve bunun yerine özel bir öğrenci yurduna yerleştirişi garip ama gerçektir. Genç Dostoyevski yerleştirilmiş olduğu özel öğrenci yurdunda hem yurdun şartlarına alışmaya çalışıyor, hem derslerine yetişiyor, hem de hani hani Walter Scott’u, Dickens’i, George Sand’ı, Hugo’yu ve Puşkin’i okuyordu.

Dostoyevski’nin yurt hayatı tam bir alışkanlığa dönüşeceği sırada 1837 Şubat’ında 37 yaşındaki annesinin veremden öldüğ-haberi geldi. Bu haber onu âdeta yıkmış, ne yapacağını bilemez hale getirmişti. Çünk-annesi olmadan babasının ailelerini bira: da tutabilecek fedakârlığı gösterebileceğinden endişeliydi. Korktuğu kısa sürede baş:na geldi. Karısını kaybeden babasının kendisini ve ağabeyini Petersburg’taki Askeri İstihkâm Okulu’na yazdırma kararını çaresizce kabul etmek zorunda kaldı. Halbuki daha o zamanlarda bile edebiyata ve yazmaya olan düşkünlüğünü keşfetmişti; yüreğini, aklını disiplin altına sokacak hiçbir mesleği gözü görmüyordu. Bütün bunlara rağmen babasının kararını uygulayacak ve 1843’te okulunu başarıyla bitirecekti. O yıllarda Dostoyevski’yle birlikte okuyan arkadaşlarının yanında sessizliğiyle anılacaktı. Okulun bitmesinin hemen ardından asteğmen rütbesiyle Petersburg’daki istihkâm müdürlüğü hizmetine giren Dostoyevski, bu sırada babasını da kaybetmişti. Kendi toprak köylüleri tarafından öldürülen babasının ölümü onu etkilemiş; hayatı boyunca çevresinde kaba, alkolik, zalim biri olarak tanınan babasının ölümünü bu sebeplere bağlı haklı bir ölüm olarak düşünmüştür.

Yoksulluk, annesinin ölümü, yatılı okullar, kaba, alkolik, zalim ve kendi toprak köylüleri tarafından öldürülmüş bir baba, bu ve buna benzer olaylar karşısında sağlığını iyiden iyiye kaybeden Dostoyevski ilk sara krizlerini yaşamaya başlamış, ölümüne kadar bu sara nöbetlerinin ne zaman geleceğine dair sıkıntıyı bütün ruhunda hissetmiştir.

Askerî mühendis olarak girdiği istihkâm müdürlüğünde bir yıl bile kalmadan istifa eden Dostoyevski ilk eserini, İnsacıklar’ı yazmaya koyuldu. Tamamlanan eserin el yazması müsveddelerini okuyan şair Nekra-sof, devrin ünlü edebiyat eleştirmeni Belins-ki’ye koşarak “Yeni bir Gogol doğdu” müj-desiyle eseri Rus Sainte-Beuve’üne sundu. Yazarın toplum meseleleriyle ilgilenmesi gerektiği fikrini savunan Belinski, kendi görüşüne uygun bir eserle karşılaştığı için insancıklara övdü. Belinski kendi görüşüyle örtüşen bu eser için coşkuyla “Toplumcu romanın bizde ilk örneğidir bu!” diyordu.

1846 başında İnsancıklar kitap haline gelirken edebî çevreler tarafından kabul görmenin verdiği özgüvenle Dostoyevski yeni bir roman yazmaya başladı. Romanın konusu benliğin ikiye ayrılışıydı. Roman Öteki adını taşıyordu. Bu romanda işlemiş olduğu ikilik kavramı Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca üzerinde duracağı temel tema olacaktı. Ancak yayınlanan roman edebî çevrelerce İnsancıklar’ın aksine övgüyle değil, tepkiyle karşılandı. Hatta birçok eleştirmene göre Dostoyevski’nin bu romanı ünlü Rus yazan Gogol’un Burun adlı romanını taklit eden bir kitaptı. Tepkiler karşısında şaşkına dönen Dostoyevski bu defa da Bay Proharçin adlı eserini yayınladı. Maalesef bu eser de edebî çevrelerin Öteki adlı romana duyduğu öfkeyi dindiremedi ve Dostoyevski genç yaşında elde ettiği şöhretten, elit edebî çevreden, hatta birçok dosttan bir süreliğine aynlmak zorunda kaldı.

O zaman edebî çevreler yazarlardan toplum meseleleriyle dolu gerçekçi hikâyeler bekliyor, düşle gerçek arasında bocalayan eserlere ateş püskürüyorlardı. Bu sebeple Dostoyevski’nin düşüş dönemindeki son çırpınışlan olarak görülebilecek Netoçka Nezvanova’yla Ev Sahibesi adlı eserleri edebî çevrelerce yine yerden yere vuruldu. Dostoyevski’nin son eserleri karşısında onun en büyük destekçisi olan Belinski bile çılgına dönmüş, ona olan bütün desteğini çekerek bir zamanlar Dostoyevski’yi yüceltmek üzere başlattığı sohbetlerinin yeni konusunu Dostoyevski’yle dalga geçmek, onu aşağılamak olarak belirlemişti.

Yüksek edebî çevre tarafından dışlanan Dostoyevski bundan sonra tabir yerindeyse yeraltına çekildi. Çünkü bazı fikirlerin yayılması için yeraltından daha uygun bir sığınak bulunamazdı. O zamanki Rusya’da eli kalem tutanlar iki fikir etrafında toplanmışlardı. Batıcılar, geri bir memleket olan Rusya’nın Avrupa ülkelerini örnek tutan esaslı bir devrimle kalkınabileceğini inanıyor: Slavcılar’sa Büyük Petro rejiminin Avrupa’dan kabataslak kopya edildiğini, Pet-ro’dan önceki Slav ruhuna dönmek gerektiğini ileri sürüyorlardı. Her iki tarafı da günden güne sert tartışmalara sürüklenen fikirlerini yayma isteği öyle bir hal aldı ki. Çar I. Nikola için duruma müdahale etme zamanı gelmişti. Çar ve onun emrinde toplanan özel polis kuvveti bütün konuşmalardan haberdardı.

Gizli fikirlerin yayılmasında en güvenli sığınak sayılan yeraltından yerüstüne Çar’ın dahi duyacağı fısıltılar sızmıştı. Sonuç olarak yazarların hepsi gözaltına alındı. Ancak bütün baskı ve tutuklamalara rağmen yanardağ yaratılıştı Dostoyevski bü kaynaşmanın dışında asla kalamazdı. İhtilâlci gruplardan birine başkanlık eden Petraşevki’yle 1846’da tanışınca grubun toplantılarına devam etmeye başladı. Bu yeraltı toplantılan-nın da yerüstünden duyulması üzerine 1. Ni-kola’nın emriyle Petraşevski grubu üyeleri 22 Nisan 1849’da tutuklanarak hapse atıldı. İhtilâlciler 5 ay boyunca yargılandı. Yargılama sonucunda ortaya çıkan sonuç zanlıla-nn masumiyetiydi. Ancak bu masumiyet kararının doğru bir karar olmadığına inanan dahiliye nazırı dâvaya tekrar bakılmasını istedi. Yeniden yargılama sonunda suçluların idamına karar verildi. Çar I. Nikola döneminde ölüme mahkûm olmanın, ölmenin ta kendisi olduğunu bilen Dostoyevski ve diğer ihtilâlciler için artık hiçbir hayat ihtimali kalmamıştı. 22 Aralık 1849 sabahı mahkûmlar idam edilecekleri meydana götürüldüler. Çar bir yönetmen titizliğiyle yaşanacak olan dramı en küçük ayrıntısına kadar tesbit etmişti. Çar bu yaptığıyla ölümün soğukluğu karşısında mahkûmların ne derece küçüleceğini, fikirlerine ne derece sahip çıkacaklarını görmek istiyordu. Ve şimdi bm büyük oyunu sahneye kovma zamanı} dı. 27 yaşındaki Dostoyevski ve arkadaşları gözleri kapatılarak kazıklara bağlandı. Ölüm tamburu vurulurken, infazı gerçekleştirecek askerler tüfeklerini dolduruyorlardı. Hayatla ölüm arasında kıl kadar ince bir çizgi kalmıştı.

Nihayet bu tüyler ürpertici oyuna bir son verilip af kararı okundu. Olayın Dostoyevski üzerinde bıraktığı etki kendisi tarafından birçok yerde dile getirilecek, hatta eserlerinde yer alacaktır. Ancak bütün bunların bile yaşanan sahne karşısında duyulan gerçek hislerin tercümanı olduğunu iddia etmek imkânsızdır. Çar I. Nikola’nın senaryosunu yazıp sahneye koyduğu Sahte İnfaz oyununun hemen ardından Dostoyevski, canice niyetler beslediği, edebiyatçı Belins-ki’nin Ortodoks kilisesiyle devlet otoritesine karşı hakaret dolu mektubunu yaydığı için 4 yıl kürek cezasına ve 6 yıl da er rütbesiyle seferî orduda hizmete mahkûm edildi. Hapishanede “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazdı. “Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek varlık yoktu. Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim ve sadece iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkûmların nefreti devamlı üzerimdeydi” dedi. 1854 Şubat’ında kürek cezası sona erince er rütbesiyle Sibirya’nın uzak köşesinde bulunan Semipalatinsk kasabasında ordu hizmetine verildi.

Aradan bir yıl geçmemişti ki, 22 yaşındaki Baron Vrangel savcı göreviyle kasabaya gelip yerleşmişti. Baron Vrangel’in kasabaya gelirken beraberinde getirdiği kitap ve mektup Dostoyevski ve Baron Vrangel arasında sarsılmaz bir dostluk kurulmasına sebep oldu. Çünkü Baron Vrangel’in beraberinde getirdiği kitap ve mektubun sahibi Dostoyevski’den başkası değildi. Bunları gönderense kardeşi Mihael Dostoyevski’ydi. Bu dostluk Dostoyevski’nin sürgün olarak yaşamak zorunda kaldığı kasabada bütün kapıların kendisine sevgi ve samimiyetle açılmasını sağladı. Kasabanın Dosto-yevski’ye açılan kapıları arasında bir de evlilik kapısı vardı. Sibirya’dayken akıllı ama ahlâksız bir okul öğretmeninin dul karısı olan Maria Dimitrievna Isaev’le evlenmişti. Evlilik ikisine de mutluluk getirmedi.

Petersburg’a döndükten kısa süre sonra Polino Suslova adında saldırgan bir kadınla yaşadı. Polino onun çalışmasını ciddî şekilde etkiledi ve kumara alıştırdı. Poli-no’yla birlikte Rusya’dan ayrı olduğu sırada karısı hastalandı ve bu arada ağabeyinin ölümü onu Yeraltından Notlar (1864) adlı itirafı yazmaya götürdü.
Sara, yoksulluk, kumarbazlık…

dostoyevskiDostoyevski kasabaya alışmış, hatta bu sürgün yerini sevmeye bile başlamıştı; ancak ne zaman kendi başına kalsa Peters-burg’a duyduğu özlem ruhundan gözlerine, yüreğine fırlıyordu. Eserler tasarlamayı da bırakmış değildi. Sürgüne giderken kardeşine devrettiği müsveddeleri arasındaki Küçük Kahraman adlı eserinin ağabeyi tarafından mahlasla 1857’nin Ağustos ayında bir dergide yayınlatılması edebî başarıyı erken yaşlarda yakalayan Dostoyevski’yi bile inanılmaz sevindirmişti. Sonraki yıllarda devamlı sara, yoksulluk ve kumarbazlığa eşlik eden endişenin sıkıntısını çekti. Maddî yükümlülükleri yüzünden yayıncılarla yıkıcı sözleşmeler imzaladı, onlar tarafından Suç ve Ceza (1866) ve Kumarbaz (1867) gibi eserleri olağanüstü hızla yazmaya zorlandı.

Bunlardan ikincisi üzerinde çalışırken Anna Grigorievna Snitkin adında bir sekreter tuttu ve aynı yıl onunla evlendi. Romancı olarak başarısı alacaklılarının bir bölümünü susturmasını sağladı ama bu diğerlerini o kadar kızdırdı ki, suçlamalardan kurtulmak için Petersburg’tan ayrılmak zorunda kaldı. “Her zaman yabancı ülkede yabancı” olacağı yakınmasına ve “yazma yeteneğini bütünüyle yitireceği” korkusuna rağmen yurtdışında yaşadığı dört yıl hayatının en üretken yılları oldu. Cenova ve Vevey’de Buda-la’yı (1868-69); Dresden’de Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler’i (1871) yazdı. Sürgündeyken “gazete gibi birşey” çıkarmayı ve bu yolla kanaatleri konusunda “bir kere olsun son sözü söyleyebilmeyi” tasarlıyordu. Tasarısını 1876’da Bir Yazarın Günlü-ğü’nün basımıyla uygulamaya koydu. Bunda Zamanlar’da başlatmış olduğu millî ve demokratik Hıristiyanlık öğretisini genişletti. Bu faaliyeti sonucunda gazeteci sıfatıyla sözü geçer biri oldu ve son yıllarını daha iyi ortamda geçirdi. 1877’de Büyük Bir Günahkârın Hayatı adında çok büyük seriyi oluşturmak için yayına ara verdi.

Bu “bütün hayatım boyunca bana bilinçli ya da bilinçsiz olarak işkence gibi gelmiş olan” Allah’ın varlığıyla ilgili bir çalışmaydı. Bitirdiği çalışmanın birinci bölümü olan Karamazov Kardeşler 1880’de basıldı. O yıl Rus Edebiyatı Dostları Toplumu’nun Moskova’daki Puşkin anıtının açılışında konuşma yapması için onu çağırmasıyla çağdaş ünü doruğa ulaştı. Konuşmayı bitirdiği anda Batılı düşünceleri uzun süre kişisel çatışma kaynağı olmuş Turgenyev bile “Beni öpücüklere boğmak için yanıma geldi ve tekrarlayarak büyük işler yaptığımı bildirdi” diyordu. 28 Ocak 1881’de bir kanama sonucu öldüğünde Rusya, bu eski mahkûm için görülmemiş bir cenaze töreni düzenledi. Cenazesi toplumsal gösteri için fırsat oldu. Dostoyevski’nin eserlerindeki en değerli yön, şüphesiz olağanüstü güçteki psikolojik tahlillerdir.

En meşhur sözleri

Hiçbirşey gerçekten daha inanılmaz değildir.

İnsanın kendisinden yüz çevirmeye, dünyada olup bitenleri görmezlikten gelmeye hakkı yoktur.

Bir insan umudunu yitirir ve hedefsiz kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.

İnsanın aklı çoğaldıkça, can sıkıntısı artar.

Her insan herkes karşısında herşeyden sorumludur.

Adı unutuldu ve…

Dostoyevski’nin büyük umutlarla yayınladığı Amcanın Rüyası ile Stepançiko-va Köyü Hikâyeleri ne eleştirmenlerin ne de okuyucuların dikkatini çekmedi. İtiraf etmek zordu, ancak Dostoyevski adı doğduğu topraklarda unutulmuştu bile.

1859’da Rusya’ya dönmek için yaptığı teşebbüslerin başarıyla sonuçlanmasıyla birlikte karısı Maria’yla başkente yerleşti. Daha önce de savaşçı kişiliğinin ipuçlarını verdiğimiz Dostoyevski’nin başkente gelişi sonrası sürgünün verdiği yorgunluk ve İnsancıklar sonrası yayınladığı birçok eserinde yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden köşesine çekileceği düşünülemezdi bile. Öyle de yaptı, asla köşesine çekilmedi, ilk iş olarak kardeşi Mihail Dostoyevski’yle birlikte aylık yayınlanan Vremya (Vakit) adlı dergiyi çıkarmaya başladı. Bu dergi yıllarını sürgünde geçirmiş, okuma ve yazmaya susamış bir deha için bulunmaz fırsattı.

Dostoyevski bu fırsatı değerlendirmek için elinden geleni yapmaya çalıştı, hem derginin devamlı başa belâ idarî ve malî işleriyle uğraşıyor, hem hayatının çilesi olan sara nöbetleriyle cedelleşiyor, hem de devamlı, bıkıp usanmadan yazıyordu. 1861 ‘de Vremya’da Dostoyevski’nin azim ve kararlılık sonrası ortaya çıkardığı ilk eserinin tefrikasına başlanmıştı. Bu eserin adı Ezilenler’di. Bu ilk adım bile göz kamaştırıcıydı, ancak aynı yıl biten ve kitaplaşan Ölü Evinden Anılar adlı eseriyle Dostoyevski uzun süre önce istemeye istemeye ayrılmak; zorunda kaldığı ününe kavuşmuştu. Bu kitap Sibirya’da yaşanan sürgün hayatını, başka deyişle Dostoyevski’nin kendi gerçeğini anlatıyordu. Rusya’da büyük heyecan oluşturan kitap, Çar’lar yönünden talihsiz Dostoyevski’nin eserini okuyan Çar II. Aleksandr’ı bile gözyaşları içinde bıraktı. Eserin temelini teşkil eden kaybedilen özgürlük teması, özgürlük peşinde koşan Rus aydınları tarafından büyük övgüyle karşılandı.

Bu eser sonrası Dostoyevski eskiden yaşamış olduğu ancak kısa süren parlak günlerine geri döndü. Aranan, istenen, saygı duyulan bir yazardı. Kaybedilmişti, unutulmuştu ama problem değildi; bulunmuştu ya, önemli olan buydu. Yer Altından Notlar çaresiz insanın hayat karşısında tutunamama-sının, ruhen yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikâyesidir. Dostoyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefî ve ahlâkî problem bu romanla başlamıştır.

Ana-babasının, hatta kendinin bile bir anlamda yaşamış olduğu ölüme şahitlik eden Dostoyevski için 1864 Nisan’ında ölen karısı ve aynı yılın Temmuz’unda ölen kardeşi sonsuz acıdan ziyade doğumla başlamış yalnızlığın tekrarıydı. Evet, yine yalnız kalmıştı. Vremya’da da işler yolunda girmiyor, kardeşinden kalan yüklü borç yüzünden zor günler geçiriyordu. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu. Bazı zamanlar bu çalışma temposunun 18 saati aştığı anlar oluyordu.

Bu dönemde taahhüt üzerine eserlerini yazıyordu. Yanlış anlamadınız. Dostoyevski. kitapçısı Stellovski’ye peşin para karşılığında yazmayı taahhüt ettiği eserlerini isteyerek değil; aceleyle, yetiştirme endişesiyle kaleme alıyordu. Haklıydı da, eğer taahhüt ettiği zaman içinde eserlerini tamamlayamazsa yazmış olduğu ve yazacağı bütün eserlerin telif hakkını kaybedecekti. Bu endişeyle ortaya çıkan eserlerinin 1866’da yayınlanan ilk büyük romanı Suç ve Ceza ve aynı yıl yayınlanan Kumarbaz olması insan üzerinde ne büyük bir etki uyandırmaktadır.

Dostoyevski’nin endişe dolu bu yılları sadece hızlı yazılmış eserlerini ortaya çıkarmadı, ikinci bir meyvesini Anna Grigoriev-na’yla verdi. Eserlerini vaktinde bitirebilmek için bir dostunun tavsiyesiyle kâtibe olarak işe aldığı 20 yaşlarında bir kız olan Anna’yla önce dostluğa, sonra aralarında büyük yaş farkı olmasına rağmen evliliğe yelken açmıştı. Bu evlilik 1867 Şubat’ında gerçekleşecek ve artık Anna. Dostoyevski’nin hayatında yalnız eş olarak değil, onun derbeder hayatını düzenleyen, alacaklılany-la çekişen, eserlerinin basımıyla uğraşan vefalı şahsiyet olacaktı. Dostoyevski de Grigo-rievna’nın bu olağanüstü sevgisine kayıtsız kalmadı. Yasaklanan dergilerinin mücadelesini vermeden, söylenecek sözleri bitmemişken, çok sevdiği vatanını terketmek zorunda kaldı. Vatanında kalmış olsa belki de kendisini tutuklayacaklardı, sonrasında ya kürek cezası ya da sürgün… Oysa Dostoyevski için vatanından kopup Avrupa’ya gitmek de bir bakıma kürek cezası, sürgün değil miydi?

Bazı insanlar sıkıldıkları, kendilerini mutsuz hissettikleri anlarda bu ruh hallerinin üzerine gitmek yerine onu bambaşka şeyle unutmaya, tabir yerindeyse halının altına süpürmeye çalışırlar. Dostoyevski de Avrupa’da yaşadığı mutsuzluğu unutmak için kumar tutkusunu hortlatmayı yeğledi. Neredeyse bütün zamanını kumarhanelerde geçirerek elinde bulunan sınırlı parasını da kaybetti. Bunların üzerine yaşanan tarifsiz sıkıntıların yeni bir acıyla son noktaya ulaşması gecikmedi. Üç çocuğu bulunan Dostoyevski ülkesine dönmeden önce çocuklarından birinin ölümüyle, hayatı boyunca alıştığı çevresinden birilerini kaybetme duygusunu daha derinden yaşadı. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, onun kronikleşmiş kumar tutkusunun, sefaletinin, acılarının yanında yine Avrupa’da tamamladığı Budala, Ebedî Koca, Ecinniler adlı eserleridir.

Bu acı olaydan bir süre sonra ülkesine dönen Dostoyevski. ülkesinde şaşırtıcı bir teklifle karşılaştı. En güzel yıllarını fikirleri yüzünden çalan, onu küreğe ve sürgüne mahkûm eden Çarlık kurumu, bir başka Çar’ın çocuklarBaVHHh olmasını, yani fikirlerini, düşüncesini geleceğin Çar’lanna aktarmasını istiyordu. Bu teklif Dostoyevski’yi bile hayrete düşürdü. O ise yazmaya devam ediyordu. Çevresinde olup biten herşeye rağmen yazmak… Bu onun sığınılacak tek limanıydı. Yaşadığı onca sıkıntı ve acıya rağmen üretmeyi, herkese yönelik eserler bırakmayı asla terketmemiştir. Sayısız badire ve kayıplar onu çökertmemiş, hayattan kopartmamıştır. Bunun en iyi örneği de 1879’da şaheser denebilecek eser olan Karamazov Kardeşler’i kendi ülkesinde tamam-lamasıdır. Dostoyevski’nin ölmeden üç ay evvel tamamladığı, yaklaşık 400 bin kelimelik dev romanı Karamazov Kardeşler!

Ve herşeyin bir sonu vardı. Dostoyevski için geride bıraktığı eserler gözönünde bulundurularak ölüme son demek yanlış ifade olur. Dostoyevski 1881’in Ocak ayında, hayatı boyunca kendisini yalnızlığa sürükleyen akrabalarının tazelediği miras meselesi sebebiyle sinirleri son derece yıprağından şiddetli akciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak’ta, 60 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. 31 Ocak’ta yapılan cenaze töreninde 30 bin kişilik kalabalık hazır bulundu.

Ne diyelim, hemen hepsi birer edebî şaheser niteliğinde bulunan bütün eserlerine rağmen siyasî eğilimleri sebebiyle söylem dışı kalan, ancak ölümünden kısa süre önce Puşkin’in ölüm yıldönümünde yaptığı parlak konuşmayla iade-i itibar gören, devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunan Dostoyevski, hiç değilse cenaze merasiminde yalnız kalmadı!

Müthiş bir üslûp!

Romanlarında fantazya, gerilim, cinayet, korku gibi temaları kullandı. Hoffmann. Schiller, Goethe, Sheakspeare, Balzac ve Dickens en sevdiği yazarlardı. Dostoyevs-ki’de bu yazarların izlerini bulabiliriz.

Dostoyevski zayıf, sinirli, duygusal, bir. anda coşkudan çökkünlüğe geçen yapıda^ dır. Kendisini dengesizliğe kadar sürükleyen gerilimlerden kurtulmayı bilen ve dış dünyadan kopan benliğinin parçalanışını kendisi çözümleyen yazarın eserlerindeki en zengin psikolojik temalardan biri de işte bu çift kişiliklilik (ikileşme) temasıdır. Bu anlamda bütün metafizik romanlannın ilki ve bütün eserlerinin anahtan olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolia) 1864’te yayımlanmıştır. Yazar bu eserinde genel anlamda bilincin derinliklerini araştırmıştır.

Dostoyevski’de hayattan tiksinme, bulantı vardır. Eserlerinin dünyası karanlıktır ve kısır döngü içindeki insanlar vardır. Onun için var olmak özden önce gelen hakikattir.

Bütün maddî ve manevî fakirliğine ve sara nöbetlerine rağmen yaşadığı korkunç yıllar Dostoyevski’nin dini ve mahkûmlardaki gönül zenginliğini, yani “sert kabuğun içindeki altın” keşfetmesini sağladı.

Eserleri: Beyaz Geceler. Budala. Cinler. Delikanlı, Ezilmişler ve Aşağılanmışlar. İnsancıklar, Karamazov Kardeşler. Kumarbaz. Suç ve Ceza. Yeraltından Notlar.

Yeliz TOY/Genç Beyin

  • Fırat A.

    hayatta hiç kitap okumamış adam dostoyevskiyle karakterlerimiz aynıydı deyip adama rahmet okuyor he aynıydı ama dostoyevskiyle değil ajdarla aynıydı :))

  • furkan inci

    hocam dostoyevskinin kumarbaz ve hırsız olduğuyla ilgilide bilgi verir misiniz.

  • furkan inci

    hocam hırsız ve kumarbaz olduğ

  • Yavuz G

    vay be…

    diyor insan. Leyla ile mecnun izleyicisiyim, son sezonda bi yerlerden çıkıp gelmişti diziye. kaç kez izledim bilmiyorum ama hiç böyle merak etmemiştim. bugün öyle bi sözüne rastladım, merak ettim insan böyle sözleri nasıl yaratabilirdi, neler yaşamıştı diye.. okudum, tüylerim diken diken oldu. adamsın Dostoyevski, keşke kitap okuma alışkanlığım olsaydı, şuan şu dakikadan sonra bütün eserlerini toplayıp okuyabilseydim.. keşke tanışabilseydik, karakterlerimiz benziyormuş eminim çok güzel anlaşırdık. neyse toprağın bol olsun güzel insan. umarım gittiğin yerde mutlusundur, umarım buralardan daha güzeldir oralar..