Düşünce Yanılsamaları; Gerçekleri Çarpıtıyoruz

0
257

İllüzyon yalnızca görsellikle ilgili değildir; düşünce bazında da yanılsamalar yaşanabilir.

Anı olarak belleğimize kaydettiklerimiz, düşündüklerimiz, inandıklarımız, savunduklarımız tümüyle gerçek dışı olabilir. Kimliğimizi oluşturan zihinsel verilerin çoğu hayal ürünü olabilir. Ancak bütün bu yanılmasalar hayatta kalmamızı kolaylaştırır, hayatı daha yaşanır hale getirir.

Dünyayı nasıl algılıyoruz? Her şeyden önce fizyolojik yapımız bu verileri gerçeğe yakın algılamamıza olanak tanıyor mu? Duyular yardımı ile beynimize kaydettiğimiz veriler acaba gerçeği ne kadar yansıtıyor? Beyin bu verileri işlerken hangi etmenlerin etkisinde kalıyor? Hayatta kalmaya odaklı egomuz bu verileri dışarı nasıl yansıtıyor? New Scientist’ten Graham Lawton “Büyük Yanılsama” başlıklı makalesinde işte bu soruların yanıtlarını araştırıyor.

Gördüğümüzü sandığımız dünya ile gerçek dünya farklı: Düşünsel boyuttaki illüzyonların oluşum süreci önce verilerin beynimize girişi ile başlar. Bu bağlamda en önemli görev duyularımıza düşüyor. Duyular dünyaya açılan pencerelerdir. Bu pencerelerden gördüklerimizin gerçekleri yansıttığını düşünürüz.

Ancak kendimizi kandırmayalım. Duyusal algı –özellikle görsel olanı- hayallerinizin bir ürünüdür. “Yaşadıklarınız büyük ölçüde kafanızın içindekilerin dışa vurumudur” diye konuşan Kanada, Vancouver’deki University of British Columbia’dan psikolog Ron Rensink, “Veriler gözlerinizden içeri girer; ancak içeride büyük değişim geçirir” diyor.

Görsel sistemin temel özellikleri ne yazık ki gerçekleri olduğu gibi algılamamıza olanak tanımıyor. Örneğin her 5 saniyede bir gözümüzü kırptığımız halde göz kırptığımızı düşünmeyiz. Başka bir deyişle görüntünün karardığını fark etmeyiz, çünkü beyin karartmaları silip, atar.

Göz kırpma buzdağının yalnızca göze görünen kısmıdır. Gözleriniz açık olduğu süre içinde bile var olan görsel bilginin yalnızca bir kısmını içeri alır. Retinanın ortasında fotoreseptör hücrelerinin oluşturduğu bir mm çapında bir nokta varır. Fovea adı verilen bu hassas noktada görsel sistem ayrıntı ve renkleri en doğru şekilde algılar. Rensink, “Foveadan uzaklaştığınız zaman görsel keskinlik hızla yok olur ve renkli görme kaybolur. Foveanın 10 derece kenarında görsel keskinlik maksimumun %20 altına düşer” diyor.

Bu şu anlama geliyor: İnsanlar her hangi bir zaman diliminde, görsel alanı tam renginde ve tüm detaylarıyla yakalayamaz; yalnızca çok küçük bir yüzdesini yakalayabilir. Elinizi kol mesafesinde uzatıp başparmak tırnağınıza bir göz atın. İşte foveanın kapsadığı alan aşağı yukarı bu kadardır.

Fakat gördüklerimizi böyle kesik kesik değil, sinema filmi gibi algılarız. Bunun nedeni, gözlerimizin görsel manzara üzerinde sürekli yer değiştiriyor olmasıdır; bir nokta üzerinde saniyenin çok küçük bir kısmı süresince kalır, hemen başka noktalara geçer. Bu kesik kesik hareketlere sakkadik hareketler denir ve bunlar saniyede 3 kez olur ve 200 milisaniye sürer. Her bir sabitleme konumunda, görsel sistem ayrıntının bir kısmını yüksek-çözünürlüklü olarak yakalar. Bu ayrıntılar bir şekilde birleşir ve tam bir görüntü oluşur.

Sakkadik hareketler sırasında insanlarda tam anlamıyla kördür. Gözler bir noktadan diğerine geçiş yaparken bilgi göndermeye devam eder, ancak beyin 100 milisaniye boyunca bilgiyi işlemden geçiremez.

GÖRSEL SİSTEM GÜNDE SAAT DEVRE DIŞI

Her gün yaklaşık 150.000 sakkadik hareketin yapılmış olduğunu düşünürsek, görsel sistemimizin uyanık olduğumuz her gün 4 saat devre dışı kaldığı ortaya çıkar (Trends in Cognitive Sciences, vol 12. p 466). Ama biz bunu hissetmeyiz.

Beynimizin bu kesik kesik bilgileri, kesintisiz ve akıcı bir şekilde nasıl birleştirdiği, hâlâ tam olarak bilinmiyor. Açıklamalardan biri, beynin var olan bilgilere dayanarak ileriye doğru tahminlerde bulunmasıdır. Foveaya çarpan bilgiler, bilinçli algıya anında gönderilmez. Önce optik sinire doğru yol alır; optik sinir, bilgileri işlenmesi için beyne taşır. Bu milisaniye ile ölçülebilecek bir zaman diliminde olur.

Ancak bu sırada dünya dönmeye devam ederken, olaylar kesintisiz olarak ilerliyordur. Bu durumda beyin, 200 milisaniyede dünyanın neye benzeyeceğine ilişkin geleceğe doğru tahminlerde bulunur. Geleceğe yönelik bu projeksiyonlar olmasaydı, size doğru fırlatılan topu tutamaz, üzerinize doğru gelen bir taşıttan kendinizi kurtaramaz veya bir nesneye çarpmadan yolunuza devam edemezdiniz.

Görsel sistemin bir diğer boşluğu da bizleri gözden kaçırılması mümkün değilmiş gibi görünen şeylere karşı “bakar-kör” haline getirmesidir. Burada beynin dikkat fonksiyonu devreye giriyor. Dikkat sınırsız bir kaynağa sahip değildir. Bilinmeyen bazı nedenlere bağlı olarak insanlar aynı anda hareket halinde olan 4 ya da 5 nesneden fazlasına odaklanamaz. Bunun sonucunda da gözünüzün önünde cereyan eden bazı şeylere ilgisiz kalabiliyorsunuz. Buna en güzel örnek geçen sayımızda açıkladığımız “Görünmeyen Goril” isimli deneydir.

ÖNYARGILARIN YARATTIĞI KÖRLÜK

ABD Başkanı Barack Obama ile ilgili yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre Demokratların %81’i Cumhuriyetçilerin de %13’ünü Başkan’ı destekliyor. Aynı kişi hakkında bu kadar çok sayıda insan, nasıl oluyor da bu kadar uç görüşlere sahip oluyor? Bunun aşikâr yanıtı insanların siyasi görüşlerinde önyargılı olmasıdır. Bu önyargıları medya, arkadaşlar ve aile üyeleri besler.

Ancak tam olarak önyargılı olan kimdir? Bu kime sorduğunuza bağlı olarak değişir. Obama’yı destekleyenler muhafazakârların önyargılı olduğunu düşünür. Obama’yı desteklemeyenler için liberaller önyargılıdır. İşin aslı, iki tarafın da haklı olmasıdır.

Psikologlar düşündüğünüz ve yaptığınız her şeyin önyargıların etkisi altında olduğunu ve sizlerin bunun farkında olmadığınızı söyler. Dünyayı olduğu gibi görmek yerine, insanlar önyargılarının etkisi altındadır ve olayları egolarını şişiren ikiyüzlülüğün perdesi ardından izlerler.

Obama hakkındaki bu ikilemi çözmek için yapacağınız tek şey, Obama hakkında sizin ne düşündüğünüzü temel almaktır. Kendi görüşlerinizin daha nesnel, daha dürüst ve yansız olduğuna inanırsınız. Olaya liberal/muhafazakârlık gözlüğü ardından baktığınızın bilincinde olmakla birlikte, en mantıklı seçeneğin liberal/muhafazakâr olmak olduğuna kendinizi inandırırsınız.

ÖNYARGILARDAN KAÇILMAZ

Bu yaklaşıma dürüst-gerçekçilik illüzyonu denir. Başka bir deyişle siz, belki de yalnızca siz dünyayı en doğru şekilde değerlendiriyorsunuzdur. Farklı görenler önyargılıdır.

Princeton Üniversitesi’nden psikolog Emily Pronin, bu kanaatin “kaçınılmaz ve derin” olduğunu söylüyor. Pronin’e göre pek çok insan diğer insanların önyargılı olduklarını rahatlıkla kabul ederken, kendini bu özellikten muaf tutar; yani önyargı konusunda “kördür”.

Kendi önyargılarımıza karşı niçin körüz? Önyargılarımız -çocukluğumuzda ve yeni yetmelik evresinde oluşur ve katılaşır; bilinçaltında radara yakalanma çizgisinin altında seyreder.

Bunun nedeni, insanların kendilerine dönüp, değer yargılarını ve inançlarını sorgulamamaları değildir. Pek çok insan bunu yapar. Ancak önyargılar, bilinçli bir inceleme ve soruşturmaya açık değildir. Dolayısıyla herkes kendi görüşlerinin doğru olduğu ve rasyonel bir düşünceye dayandığı sonucuna varır ve rahatlar.

Önyargıların çoğu pozitif illüzyonların zararsız bir çeşididir. En önemli işlevi kırılgan egomuzu gerçeklerin acımasızlığına karşı korumaktır. Diğer önyargılar daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Çok az insan ırkçı veya cinsel ayırımcı olduğunu kabul eder ve bu görüşlerinde de samimidirler. Ne var ki eylemleri kendilerine ihanet eder.

Önyargılarla ilgili bir diğer gözlem de insanların dünyadaki olayları inançlarına uygun bir şekilde yorumlamalarıdır. Örneğin çevreciler, iklimi insanların değiştirdiğine ikna olmuştur. Ancak kuşkucular bunun altında bir komplonun yattığına inanır.

Yeni bilgiler bu iki görüşten birini destekliyor olsa bile fikirlerinden dönmezler. Kaldı ki iki taraf da kendi görüşlerinin yansız ve rasyonel olduğunu düşünmekte israrcıdır. İşin acıklı yönü, önyargılı olduğumuzu kabul etsek bile bundan kurtulmamız mümkün değildir. “Ben her türlü önyargıya açığım, çünkü insanım” diye konuşan Pronin, “Ancak belirli bir olayda bunun farkında olmama ihtimalim yok yüksek” diyor.

ÇOCUKLUK ANILARI DA BİR İLLÜZYON

Chicago Üniversitesi’nden David Gallo, “otobiyografik bellek” olarak nitelendirilen anıların geçmişinizi tam olarak yansıtmak zorunda olmadığını belirtiyor.

Çocukluk anılarının, anı defterlerine kaydedilmiş birkaç öyküden, fotoğraflardan ve gazete kupürlerinden ibaret olduğunu söyleyen Gallo, “Belleğiniz çoğunlukla bir fotoğrafta gördüklerinizden, büyüklerinizden, kardeşlerinizden dinlediğiniz öykülerden oluşur; gerçekten başınızdan geçenlerden değil. Başka bir deyişle kimliğinizin en önemli bileşeni olan otobiyografik bellek bir illüzyondan başka bir şey değildir. Büyüklerin birden fazla kereler anlattığı öyküleri, hatırlamıyor olsanız bile, başınızdan geçmiş gibi algılamanız işten bile değildir” diyor.

Yeni Zelanda’da Canterbury Üniversitesi’nden bilim insanlarının yürüttüğü bir deneyde, ikiz kardeşlerin her ikisine de, birlikte geçirdikleri çocukluk dönemleri ile ilgili anılarını anlatmaları istenmiş. İkizlerin en azından bir öykü üzerinde tartıştıkları görülmüş. Çünkü ikisi de öykünün kendi başından geçmiş olduğunu iddia ediyormuş. Gallo karı koca arasında da buna benzer antlaşmazlıkların yaşandığına dikkat çekiyor; aynı anıyı karı veya kocanın sahiplenmesinin sıklıkla görüldüğünü belirtiyor.

OTOBİYOGRAFİK ANILAR NE KADAR GERÇEK?

“Otobiyografik anıların gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu keşfedince hayrete düştüm” diyor, İngiltere’deki Warwick Üniversitesi’nden bellek uzmanı Kimberley Wade:

“Anılar kimliğimizin bir parçasıdır. Aynı zamanda hukuksal açıdan da büyük önem taşır. Bir cinayete tanık olduğunuz için mahkemede tanıklık yapmanız talep edildiğinde, olayları doğru bir şekilde yansıttığınızdan nasıl emin olabilirsiniz?”.

Ancak Wade, belleğin illüzyon kategorisine dahil edilmesini bir zayıflık olarak değil, bir avantaj olarak görüyor: “Anılar ‘zihinsel zaman yolculuğu’nun bir parçasıdır. Bunlar sayesinde kendimize bir gelecek inşa edebiliriz. Eğer anılar bu kadar esnek olmasaydı gelecek senaryolarını geliştiremezdik.”

ORTALAMANIN ÜZERİNDE OLMA İDDİASI

Örneğin bütün insanlar en dikkatli ve en usta şoförün kendileri olduğunu, diğerlerinin daha kötü sürdüğünü iddia eder.

Yapılan bir araştırmada, insanların %74’ünün kendilerinin araç kullanma konusunda ortalamanın üzerinde olduğunu iddia ettiği ortaya çıkmış. İlginç olan trafik kazası geçiren insanların pek çoğunun şoförlük yeteneklerine ortalamadan daha fazla güvendiği görülmüş.

Benzer şekilde pozitif yetenekler –zekâ, beceriklilik, doğruluk, güvenirlilik, sorumluluk vb..-söz konusu olduğunda insanlara kendilerini değerlendirmeleri istendiğinde, pek çoğu kendilerini ortalamanın üzerindeki kategoriye dahil etmiş. Ancak aynı soru negatif yetenekler konusunda sorulunca, averajın altında bir yerlerde yer aldıklarını beyan etmişler.

Bu bencil illüzyon “ortalamanın üzerinde olma etkisi” olarak nitelendiriliyor. Bu kadar yaygın olmasına karşın genellikle göz ardı edilen bir özelliktir. İronik bir şekilde insanlar, kendilerini olduğundan fazla şişirmeye, ortalamaya göre daha az meyilli oldukları iddiasındadır.

Ayrıca sevdiklerimizi de olduğundan fazla “şişirme” eğilimi yaygındır. İnsanların %95’i eşlerini ortalamadan daha akıllı, çekici, şefkatli ve çalışkan olduğunu beyan eder. Anababalar için de çocukları, yaşıtlarından daha akıllı, sevimli ve çalışkandır.

İYİMSERLİK İLLÜZYONU

Ortalamanın üzerinde olma etkisi gibi, iyimserlik de pozitif illüzyonun bir diğer şeklidir.

İyimserlik eğilimi gelecek ile ilgili gerçekçi olmayan hayaller beslemektir. Pek çok insan, ortalamadan daha uzun, sağlıklı ve başarılı bir hayat geçireceğini sanır. Bu arada hasta olma, boşanma, kaza geçirme gibi olasılıkları göz ardı eder.

Pozitif illüzyon hastalıklı bir zihinsel yapıda barınamaz, tam tersi sağlıklı bir zihnin göstergesidir. Pozitif illüzyona sahip olmayan insanların klinik açıdan depresif olmaları çok büyük bir olasılıktır.

Diğer insanların sizi nasıl gördüğü konusunda insanlar daha da abartmaya meyillidir. “Sahne ışıkları” etkisi denilen bu olgu, yaptığımız, konuştuğumuz her şeyin dikkatli bir şekilde izlendiği yanılgısıdır.

Chicago Üniversitesi’nden davranış bilimcisi Nicholas Epley, buna şöyle bir örnek veriyor:

“Üzerinize kaza ile döktüğünüz suyun yanlış anlaşılacağı kaygısıyla, herkesin size baktığını düşünüp rahatsız olabilirsiniz. Oysa gerçekte kimse size bakmıyordur, çünkü dünya sizin etrafınızda dönmüyor. Takdir edilecek bir davranışta bulunduğunuz zaman da yeterince iltifat almamaktan şikâyetçi olan insanlar da, olduklarından daha dikkat çekici olduklarını sanırlar. Bütün bunlar aslında birer illüzyondur.”

Bütün bunların altında yatan sorun insanların kendi kendilerini çok iyi tanımasıdır. “İnsanlar kendi kendilerinin uzmanıdır” diye konuşan Epley, “Bu nedenle insanlar kendileriyle ilgili çok küçük ayrıntıların farkındadır, ama diğer insanlar bunları görmez. Diğerleri yalnızca genel özelliklerimizin farkındadır” diyor.

“DİĞERLERİ NE DÜŞÜNÜYOR” YANILSAMALARI

İnsanlar yakınlarındaki kişilerin de kendileri hakkında ne düşündüğü konusunda da gerçekçi değildir.

Bir araştırmaya göre bir yıllık evlilikten sonra eşlerin birbirlerinin aklından geçenleri okuma becerisi giderek azalıyor. Epley’in bu konudaki görüşleri şöyle. “Belirli bir süreyi birlikte geçirdikten sonra eşler, bir diğerini iyice tanımış olduğunu düşünür. Ancak bu bir yanılsamadır. Nasılsa artık birbirimizi iyi tanıyoruz yanılgısı ile eşler birbirleriyle yeterince ilgilenmez. Sonuçta ortaya gerçekler ile ilgili olmayan bir birliktelik çıkar.”

Bu arada fiziksel görüntü ile de ilgili yanılsamalar yaygındır. Herkes nasıl göründüğünü bilmekle birlikte, olduğundan daha çekici olduğunu düşünür.

Ayrıca: İnsanların, yaşamlarını özgür iradeleriyle aldıkları kararlar çerçevesinde sürdürdüklerini düşünmesi en büyük yanılgıdır. Bu konudaki yazımızı bekleyiniz!!

Kaynak: New Scientist / Cumhuriyet Bilim Teknik