Duygusal bir deneyimdir “öğrenme”

0
201

Öğrenme, karmaşık ve duygusal bir deneyimdir. Öğrenme yöntemimiz; daha bebeklik döneminde, okula başlamadan çok önce, başta annemizle, daha sonra da diğer aile bireyleri ile olan ilişkilerimiz çerçevesinde gelişir…

Türkiye’de çalışmaya başladığımdan bu yana üzülerek en çok gözlemlediğim şey; anne babaların çocuklarının eğitimi konusunda yaşadıkları büyük kaygı ile birlikte kendilerini içinde buldukları belirsizlik durumu. Bu durumumuzdan en çok etkilenen de tabii ki çocuklar…

Bu panik ortamı içinde çocuklarının akademik başarısına endekslenmiş olan anne babalar, ne yazık ki “dikkat eksikliği”, “dikkat bozukluğu”, “hiperaktif” kavramlarını sıkça ve üstelik de yanlış kullanıyorlar.

En büyük yanlış da; aslında öğrenmenin duygusal bir deneyim, akademik başarının da sadece bir sonuç olduğunu gözden kaçırmalarından kaynaklanıyor. İşte ben de bu nedenle Annelergrubu.com web sitesinin ziyaretçileriyle (ki bizim tanışıklığımız geçen yıla dayanıyor) konuyla ilgili bilgi ve deneyimlerimi paylaşmak istedim… Öğrenme, karmaşık ve duygusal bir deneyimdir. Öğrenme yöntemimiz; daha bebeklik döneminde, okula başlamadan çok önce, başta annemizle, daha sonra da diğer aile bireyleri ile olan ilişkilerimiz çerçevesinde gelişir.

5 yaş, çocuğun bebeklik dönemini geride bırakarak, erken çocukluk dönemine girdiği bir yaştır. Bu döneme psikolojide “gizlilik” anlamına gelen “Latency dönemi” denilmektedir. 11 yaş ise, pek çok çocuk için ergenliğin ilk belirtilerinin görüldüğü zor bir dönemin başlangıcıdır.

Çocuğun yaşı ne olursa olsun, aralarında önemli farkların olduğu iki “öğrenme” yöntemi vardır. Bunlardan birincisi “ezbere dayalı”, ikincisi ise “deneyimleyerek öğrenme”dir. İlk öğrenme yönteminde “merak” öğesi eksiktir ve sadece bilginin yığılması söz konusudur. İkincisinde ise kişi kendi deneyimlerinden yola çıkarak, zamanla dünyayı anlamlandırarak öğrenir. Öğrenme yöntemimiz, büyük ölçüde aile yapımız ve yaşama çevremizin etkisi altında şekillenir.

Her çocuk aslında bir “öğrenme arzusu” ya da içgüdüsüyle doğar. Başlangıçta bu merak, anne üzerine odaklıdır. Zamanla çocuk büyüdükçe, ailenin diğer üyelerini de içine alır. Dolayısı ile anne; bebek için ilk ilgi ve merak nesnesidir. İşte bu merak ile birlikte, bilme arzusunun hem devam etmesi hem de öğrenme ve arzusuna dönüşmesi, çocuğun motivasyonu ve anne-babasının duygusal kapasitesi arasındaki ilişki ile doğrudan ilgilidir.

Ancak başlangıç için önemli olan, anne-bebek arasındaki ilişkinin niteliğidir. Dolayısı ile bebeği ağladığında, bebeği ile gerçek anlamda ilgili olan, onunla duygusal bir iletişim kurabilen anne, bebeğin ağlamasının nedeni olarak, kesin ve çabuk sonuçlara varmak yerine, ağlayarak bebeğinin ne anlatmaya çalıştığı üzerine düşünüp, bebeğine kaygılı hatta öfkeli bir şekilde yanıt vermeyip, hem sesi hem de beden dili ile onu anlamaya çalıştığının mesajını verir. İşte böyle bir ilişkide bebek de, ağlamasının nedeni ile birlikte onu gerçekten anlamaya çalışan, kendisi ile ilgili bir anneyi algılar. Dolayısı ile de bebek büyük bir olasılıkla deneyimleyerek, sabır ve anlayışla öğrenmeye çalışan bir figürü içselleştirip, ilerideki “öğrenme biçiminin” ilk temellerini atmış olur.

Böylesi bir anne-bebek ilişkisi içinde, kendi duyguları üzerine düşünüldüğünü deneyimleyen bebek, zaman içerisinde anneye olan merakını, önce kendi duyguları üzerine, sonra da yaşama çevirecektir.

Ancak bu her zaman böylesi kesin bir neden-sonuç ilişkisi içinde söz konusu olmaz. Çünkü etkili olan bir başka önemli faktör de mizaçtır. Fakat elbetteki kazanılan olumlu deneyimler, hiç kuşkusuz olumlu bir başlangıç sağlar. Güvenli bağlanma, ruhsal anlamda sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam için çok önemlidir. Bebekliğinde güven içinde bağlanma deneyimini yaşamamış olan çocuk kaygılı ve güvensizdir. Bu duygu durumu da onun dünyayı özgür bir şekilde deneyimleyip keşfetmesine, öğrenmesine engel olur. Kendini güvende hissetmek için hep yakın ufuklar çizip, kolay hedefler belirleyebilir.

Araştırma sonuçları, güven içinde bağlanma deneyimini edinmiş olan çocukların, dikkat sürelerinin uzun olduğunu ve kolay konsantre olabildiklerini ortaya koymuştur. Öğrenmede problem yaşayan pek çok çocuk için, çocuğun edindiği ilk deneyimler ve şu anda aile içinde yaşanan problemlere verdiği tepkileri birbirinden ayrı düşünmek çok mümkün değildir; üstelik bu durum doğumdan önce başlamıştır.

Annenin depresyonda ya da şu veya bu nedenle mutsuz olduğu bir anne-bebek ilişkisi düşünelim: Anne, bebeğine duygusal olarak yanıt veremediği gibi, aynı zamanda ilgisiz olsun. Anne ve bebek arasında bağlanmanın yaşanmadığı, bebeğin kaygı, korku dolu duygularının anne tarafından anlaşılmadığı, değerlendirilmediği bir ilişkide bebek de yöntem olarak bu türden negatif duygularla mücadele etmek, üzerine düşünmek yerine direkt projekte etmeyi öğrenir. Size tam da bu noktada konu ile ilgili çok çarpıcı bir örnek olacağına inandığım bir deneyimimden söz etmek istiyorum…

Bana bir süre önce 7 yaşında bir çocuk getirilmişti. Psikologa sevk edilişindeki neden, okulda başladığı hiçbir şeyi tamamlayamaması, sürekli yazdıklarını silmesi, kendisine yazısının güzel olduğunun söylendiği durumlarda bile tatmin olmayarak büyük bir öfke ile çöpe atması, sürekli kitap ve ödevlerini kaybetmesi ya da unutması, öğrendiği düşünülen bilgileri bile sorulduğunda hatırlayamaması idi. Seanslarda, babasının annesini hamileyken terk ettiği, doğumdan hemen sonra da annenin onu evlatlık olarak verdiğini, sürekli bir aile bulununcaya kadar da pek çok aile değiştirdiği ortaya çıktı.

Çocuğun geçmişte sürekli olarak terk edilmesi deneyimi ona, kendisini hiç kimsenin istemediği mesajını vermişti. Kendisini adeta hiç değer verilmeyerek fırlatılmış bir “çöp” gibi hissediyordu. Anne ve babasının kendisi üzerine düşünmedikleri gibi, onu çoktan unutmuş olduklarına inanıyordu. İşte kendisini içinde bulduğu bu duygular onun öğrenmeye karşı bilinç dışı olarak geliştirdiği tavrını açıklıyordu. O da bilinç dışı bir tepki olarak kendisinden beklenileni reddediyor (geçmişte sürekli terk edilme deneyimi), çalışmalarını hiç beğenmeyerek işe yaramadıklarını düşünüp, öğrendiklerini de unutuyordu (anne ve babasının kendisine geçmişte davrandığı, sonra da unuttuğu gibi).

İşte, zaman içinde içselleştirmiş olduğumuz değişik figürler bizim kişilik yapımızı büyük ölçüde belirlerler. Çocuğun mutluluğu ve akademik başarısında, okul aile işbirliğinin büyük önemi vardır. Çocuğa en etkili yardımı verebilmek için; çocuğun davranışları üzerine düşünürken, problem davranışın aslında hangi ihtiyacı ifade ettiğini anlamada, geçmiş yaşantıların da dikkate alınması gerekir.

Uzm. Psikolog Özden Bademci Dandul / Yeditepe Üniversite