Efsanevi Reklamcının Başarı Öyküsü

0
333

Yoksa şu beyaz Arap elbiseli, gözleri sürmeli adam o mu? O. İnanılmaz şaşırıyorum. Ali Taran, kendisi şaşırtılmaktan pek hoşlanmasa da, insanları şaşırtmayı seviyor. Birdenbire insanı geren bir röportaj, bir şenlik haline dönüşüyor. Rahatlıyorsun, elektriğin gidiyor üzerinden.

Beyaz Arap elbiseli gözleri sürmeli adam görüntüsünden kamera, havuz kenarındaki kahvaltı mekanında birbirine sımsıkı bağlı bir aileye geçiyor. Burada duralım. Çünkü ben böyle bir aile görmedim. Benim bildiğim şudur, babayla röportaj yapılırken anne alışverişe, çocuk da yüzmeye filan gider. Hayır efendim, bütün güne yayılan bu röportaj esnasında, aile birbirinden hiç ayrılmadı. Şimdiye kadar da hiç ayrılmamışlar. Her ne kadar önce durumu şaşkınlıkla karşılasan da, sonra çok hoşuna gidiyor ve saygı duyuyorsun. Onların kimseye ihtiyacı yok. Selma, Ali ve Kuzey (bir de Paris’teki abla Burçak) birbirlerine yetiyorlar. Mazhar Alanson da öyle söylemiş zaten: “Sizin başka insanlara ihtiyacınız yok, üçünüz, dördünüz bir arada olun dünyanın neresinde olursanız olun yaşarsınız…”

Onlar her şeyi birlikte yapıyorlar. Röportajı da birlikte yaptık. Konuştukça görüyoruz ki, Ali Taran’ın kendisinin kurduğu aile gibi, içinde büyüdüğü aile de aynı özellikleri taşıyor. Ali Taran herhangi biri değil. Bir sürü laf, bir sürü dedikodu, bir sürü tanım, bir sürü değerlendirme, gittiği yere kendisinden önce geliyor. Ben size 3 kelimeyle onu tanımlayayım: Muson yağmurları gibi. Bastırıyor. İnsanı sırılsıklam ediyor. Ve hooop güneş.

Şeytan tüyü var onda. Etkilenmemek, sevmemek zor. Karizmatik derler ya, ondan. Ve zeki. Ve çok eğlenceli. Ama en önemlisi iyi kalpli. Saf, el değmemiş bir tarafı var. Ve çocuksu bir coşkusu. İşine aşık. Kabul etmiyor ama kendine aşık. İşini çok ciddiye alıyor, dolayısıyla kendisini de. Egosu büyük. Her yaratıcıda olduğu gibi, hele milyon dolarlık bütçeleri yöneten biriyse. Benim daha fazla bir şey söylememe gerek yok, kendisi kendisini anlatıyor…

“Efsane” bir reklamcı olarak, maceranız nasıl başladı?

– Anne de baba da öğretmen, resim öğretmeni. Babam Köy Enstitülü. Babam, sanat tarihi ve el işi öğretmeni. Onu tarif edersem, sanat tutkusu, kültür tutkusu ve dürüstlük gibi kavramlardan söz etmem gerekiyor.

Hayatta mı?

– Yok hayır, 86’da vefat etti.

Başarılarınıza tanık olamadı mı?

– Babamın başarı tarifleri zaten farklıdır…

Anladım, onun için “ünlü” ve “paralı olmak”, başarılı olmak anlamına gelmez.

– Aynen. Annem mesela iftihara geçtiğim zaman herkese söylerdi, pek bir gururlanırdı. Babam ise hiç öyle tantana yapmazdı. Çünkü ona göre aile içinde herkesin bir görevi vardı, çocukların görevi de iyi okumaktı. Ev içinde başka görevlerimiz de vardı: Mesela, sofranın altına düşen kırıntıları toplama görevi benimdi. Sofranın toplanmasına yardım etme görevi ise abimin..

Bunlar askeri bir disiplin içinde mi oluyor?

– Hayır, hayır ama bir disiplin vardı. Başka türlüsünü bilmiyorduk zaten, normal geliyordu. Kıyafetlerimiz uzun zaman giyilebilmeliydi, dolayısıyla iyi bakılmalıydı. Sofrada yiyeceğinden fazlasını tabağına almak, tabakta yemek bırakmak ya da bir yemeği beğenmemek gibi şımarıklıklarımız yoktu.

Hangisi daha sevgi doluydu?

– İkisi de. Ama annem sevgisini gösterirdi. Mizaç olarak çok farklıydılar. Yemek yeme alışkanlıkları bile farklıydı. Annem için bir yemeğin lezzeti önemliydi, o daha gelenekseldi. “Aman ekmeğinizi banın çocuklar” derdi, eklerdi: “Bunun yanına bir iki diş sarmısak iyi gider, hemen getireyim…” Babamın ise bu taraklarda hiç bezi yoktu. Bir kere o, adı olan yemekleri sevmezdi. “Karnıyarık”, “imambayıldı”, “kadın budu köfte” gibi isimleri olan yemekler ona estetik gelmezdi. Yemek onun için tabaktaki bir renk kombinasyonuydu.

Anne ve babanızın ressamlığının görsel bakış açınıza katkısı hangi ölçüdedir sizce?

– Yaratıcılıkla ilgili babamdan öğrendiğim birkaç şey var. Bence çok değerli. O, resim yapmamızı istiyordu ama tüpten çıkan rengin hiçbir zaman kullanılmaması gerektiğini söylüyordu…

Neden?

– “O başkasının rengi, sen kendi rengini bul!” diyordu. Bir de akademinin imtihanına girerken önüme şöyle bir soru geldi: “Bir park bankı çiziniz.” Ben de çizdim, sınavdan çıktım, babam sordu: “Nasıl geçti?” “Şahane” dedim, “Bir park çizdim ki baba, kimse benim gibi çizemez. Yanına şemsiyelik yaptım, altında gazete koymak için bir yer, bir de poşetlik…” Babam, “Eyvaaaah” dedi, “Sen çaktın! Çünkü soruyu yanlış anladın. ’Bir park bankı yaratın’ değil soru, ’Bir park bankı çizin…” Bu, bana çok büyük ders oldu. Hayatım boyunca yaratıcılığı, insanların bilmediği şeyleri hayal etmek olarak değil de, ’Ben nasıl düşünemedim, gözümüzün önünde duran şeyi göremedim’ diyeceği şeyleri bulmak olarak kullandım. Bütün yaptığım o “efsane reklamcılık” diye sözü edilen şey, aslında baktığınızda ’Ne var ki bunda?’ denecek kadar basit şeylerdir. İlk benim düşünmüş olmam önemlidir. Tabii bu arada, girdik akademiye…

Sizin içinde büyüdüğünüz aile, kendi kurduğunuz aile kadar önemli miydi?

– Evet, öyleydi. Biz her şeyi birlikte yapan bir aileydik. Kendi kurduğum ailede de öyle davranıyorum. Baksana röportaja birlikte geliyoruz. Orta halli bir memur ailesiydik, ama babam bizi İtalyan Kültür’e, Fransız Kültür’e, sinemalara ve tiyatrolara götürürdü. Akşamları bizi uyutmak için İnce Memed’i okurdu…

Çocukken diğer çocuklardan farklı hangi özelliğiniz vardı ki, üzerine bir reklamcılık kariyeri inşa ettiniz?

– Hiç fikrim yok. Süse çok düşkündüm. Babam harçlık verirdi, biriktirip kendimize ayakkabı filan alırdık. Benim aldığım ayakkabıların renk ve şekillerine babam çok kızardı. Çünkü o renk boya bulunamazdı. Taba rengi ayakkabı alırdım, sene bindokuzyüz fiii….

Başka?

– Çok güzel futbol oynardım….

O bütün çocukların yaptığı şey!

– Yok, ben gerçekten iyi futbol oynardım. Babam “Ayaklarınla değil, beyninle para kazanacaksın!” diye başımın etini yedi, yoksa, ben futbolcu olmak istiyordum. Sonra oğlum Kuzey’in futbolcu olmasını istedim, bu sefer de annesi başımın etini yedi: “Benim çocuğuma tekme atarlar, olmaz!” Oysa, İngiltere’ye gönderecektim Kuzey’i, orada futbol okulu var.

Boyu çok uzun değil mi futbolcu olmak için…

– Taktığın şey bak, onu kısalttırabiliyorduk!

Küçükken de böyle miydiniz? Fırlama bir çocuk…

– Ben tanımları sevmem. Ama anneme sorarsan, kafayla cam kırma, saksılara işeme, üst kattan sarkıp misafirleri korkutma gibi vukuatlarım var. Fırlama oluyor muyum? Ama macerayı sevmem, sürpriz sevmem…

Nasıl yani, şimdi de mi?

– Evet. Baktığın zaman bana, her şeyi yapabilen bir tip zannedebilirsin, oysa öyle değil. Macera yaşamak istemem, sürpriz partilerden filan hiç haz etmem.

Siz şimdi aynı zamanda mimar mısınız?

– Yok, üniversiteyi bitirmedim. Zaten ben eğitim dendiğinde, AFS’yi sayarım. 1968’de bir yıllığına AFS ile Amerika’ya gittim.16 yaşındaydım. O yaşta Amerika’ya gitmek aya gitmek gibi bir şeydi.

Ufkunuzu açan bir dönem miydi?

– Hem nasıl. İlk televizyonu, ilk renkli televizyonu orada gördüm. İngilizcem gelişsin diye beni televizyonun önüne oturturlardı. Reklamlara bayılırdım.

Türkiye’ye dönünce ne oldu?

– Kayda değer bir şey yok. 20 yaşında baba oldum.

Efendim, anlamadım.

– Çocuk, çocuk… Kızım Burçak doğdu…

Peki eşiniz kimdi?

– İlk eşim, lise aşkım…

Aileler ne diyor bu işe?

– Felaket. Babam nikaha gelmedi. “İşi gücü olmayan bir insan nasıl evlenebilir?” diyor, başka bir şey demiyor. Ama ben hep evlenmek isteyen bir adamdım. Amerika’da Brezilyalı bir kız arkadaşım vardı, Türkiye’ye dönünce mektuplaşıyoruz, nerede evleneceğimizle ilgili bilgileri zarfın üzerine yazmış, babam bunu okudu, “Delirdin mi? Sen 16 yaşındasın” dedi, onu kırmamak için 20’ye kadar bekledim!

Evliliği, bir kaçış gibi mi görüyordunuz?

– Hayır, ben hep evlilik meraklısıydım. Çünkü evlilik, çok güzel bir şey. Annemle babamınki öyleydi. Hálá her şeyi beraber yaparız biz. Bir tek sevişirken çocuğu yanımıza almıyoruz.

Reklam işine nasıl girdiniz?

– Akademide bir arkadaşım vardı, “Sen çok gırgır şeyler yapıyorsun. Ben bir reklam bürosunda çalışıyorum, sen de denemek ister misin?” dedi. Kamuran’ın abisi Kenan, Kenan Çizer. Yüksel Ünsal’a götürdü beni. Tivi Reklam, sektörün gelmiş geçmiş en iyilerinden. 4000 lira maaşla işe başladım. Babam çok kızdı, çünkü 1. dereceden devlet memuruydu ve 2700 lira alıyordu. “Bu ülkenin dengesizliği işte buradan geliyor!” gibi şeyler söylemeye başladı, annem susturdu onu: “Bırak, oğlana vermişler işte. Sana ne oluyor!”

Bu arada eşiniz ve kızınız nerede?

– Onların ailesi ve bizimkiler, Moda’da ev tuttular, çamaşır makinesi, buzdolabı filan koydular. Orada öyle yaşamaya başladık. Tivi Reklam’daki iş çiçek gibi geldi.

Niye size o kadar çok para ödediler?

– Senaryoya sıkışmışlar. Yapı Kredi’nin “Yanlışı buldunuz mu?” diye bir şeyini yapıyorlar. Ben bir gecede 20 tane yazdım. Yüksel Bey 18’ini uygulanabilir buldu. 18 tane, 18 hafta demek. Hızlı düşünüp, işe yarayan bir herif olduğuma kanaat getirdiler.

Şirketinizi kurana kadar ne kadar debelendiniz?

– Epey. Göreme Reklam var, evde kurduk. Babam logosunu yaptı. Bir tek kişi çalışıyor: Ben! Sonra Taran Reklam var, arkadaşım Tarık Pabuççuoğlu finansör. Ondüla Şampuanları için iyi işler yaptık. Sonra Delta Ajans’a girdim, Cüneyt Koryürek’le, Paul Mc Millen’la çalıştım. Böyle bir sürü yer var. Sivri şeyler düşünen adam olarak tanınıyordum.

Gerçek “yükseliş”, ne zaman oldu?

– Cenajans, Ajans Ada, bunlar bir yandan da benim işi öğrendiğim yerler. Sonra Merkez Ajans’a girdim, Nazar Büğüm’le birlikte çalıştık. Tokai’ler, Bay Pardon’lar o zaman çıktı. Sonra kendi ajansımı kurdum.

AZ KALSIN KANADA’YA YERLEŞİYORDUM

Teröre “anarşi” dediğimiz yıllarda ben bu ülkeden gitmek istedim. Arkadaşlarımız vuruluyordu, korkuyorduk. Göçmen olarak Kanada’ya gidecektim, formlar filan geldi. Abim ise Ortadoğu’yu bitirmiş, o sırada Arçelik’te çalışıyor, “Oğlum, ben gidiyorum” dedim. “Nereye?” “Kanada’ya.” “A nasıl gidiyorsun?” oldu. Anlattım. Formları gösterdim, “Bir güzellik yapıp, bize de istesene” dedi. Yaş 22, Ankara’ya mülakata gittim, gayet kötü davrandılar, Kanadalılar beni istemediler, “Bankaya 2 milyon dolar yatırın, sonra bakarız” gibi laflar ettiler. Beni reddettiler. Abime ise bayıldılar. Ben kaldım, o gitti. 25 senedir orada.

DUBAİ’YE YERLEŞEBİLİRİM

Dubai’yi geleceğin merkezlerinden biri olarak görüyorum. Buraya yerleşebilirim de. Bir düşünce yapısı ve müthiş bir vizyon görüyorum. En önemlisi, ileriye dönük çok ciddi bir hazırlık görüyorum. O hazırlığın içerisinde keşke ben de olsam diyorum. Birtakım projelerim var Dubai’yle ilgili, gelip sunmak istiyorum. Ama tabii Türkiye’de yaşayan biri olarak, Maslak’ta yapılması gereken o kulelerin isminin İstanbul Towers olmasını isterim. Şu kaldığımız otelin adı, Burj El Turk olabilir mi? Hayır. Koyarlar mıydı? Hayır…

KİTAP OKUMAM FİLM İZLEMEM

Fikirler aklınıza nasıl geliyor? Vahiy şeklinde mi?

– Evet ama vahiy şeklinde gelmesi yetmez, çalışmak da gerekiyor. Ben bir konuya odaklanmışsam, başka hiçbir şeyle ilgilenmem. Bunu isteyerek yapmıyorum. Zaten genelde kitap-mitap okumam. Sinemadan hoşlanmam, film izlemem. Çünkü etkileniyorum…

Ama beslemez mi insanı böyle şeyler?

– Ben beslenmem. Orada anlatılan şeyle çok ilgileniyorum, bu da beni yoruyor. Kitap hiç denecek kadar az okudum hayatımda. Bir iki tane belki.

İyi de, bu dünyada sizin kadar zeki ve yaratıcı olan başka insanlar da var, onların eserleriyle, ürettikleriyle ilgili değil misiniz!

– Hayır.

Onların kafası nasıl çalışıyor öğrenmek istemez misiniz?

– Hayır.

Neden?

– Allah Allah, istemiyorum kardeşim!

CEM YILMAZ VE BEN

Denk düşerse, beraber iş yaparız dedik. Denk düşmezse yapmayız… Cem, çalışırken inanılmaz profesyoneldir. Herkes zannediyor ki, “Bunlar gırgırdan çalışamıyordur. Öyle değil. Cem, kanalize olduğu ya da kanalize edildiği yönde çok iyi düşünüyor. Disiplinsiz bir düşünce değil onunki. Ders çalışarak öğrenilen dediğim bu: Disiplinli düşünmek. Bende de var o. Yoksa şahane fikirlerin var ama havada uçuşup duruyorlar, kimseye faydası yok o tip bir zekanın…

BU BEYAZ GİYSİYİ NEDEN GİYDİM?

“Dubai’de röportaj yapıyoruz, ortama uyum sağlayalım!” diye değil. Umurumda olmaz öyle şeyler. Ben bu giysiyi seviyorum. Umre’ye iki kere gittim, oradan aldım, püfür püfür, çok rahat, buraya gelince de beyaz elbisemi giyeyim istedim. Bunu belirtelim de, “Adamı maymuna çevirmişler!” demesinler.

Gelmiş geçmemiş en iyi reklamcılardan biriyim

Nasıl bu kadar “efsane” oldunuz?

– Bu efsane meselesinden fena halde sıkılmış durumdayım. Ben ne efsaneyim, ne de efsane olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorum. Yaptığım reklamlara ilgi duyanlar, beni bir kalıba oturtmaya çalışıyorlar. Reklamcı dendiği zaman “Herhalde şöyledir…” diye bir kanı var insanlarda. Mesela bana iş başvuruları oluyor, diyor ki: “Ben sizin dinamik ve kim bilir nasıl yaratıcı fikirlerin uçuştuğu o ortamda olmak ve bunu yaşamak istiyorum.” İyi ama böyle bir ortam yok ki. O hayal ediyor sadece. Bunun disiplinli bir iş olduğunu, bir reklam ajansının birilerinin milyon dolarlarına yön verdiğini unutuyor. Benim reklamcılık stilimde, “Emaneti bize bırakacaksın yönetimi” var. Tam teslimiyet yani. Şimdi böyle bir şey söylemişken, orada uçuş, burada bilmem ne, denemelerle- menemelerle bu iş olmaz. Deneme, milyon dolarla yapılabilir mi? Yapılamaz. Ama nedense insanlar, reklam ajansıyız ya, uçtuğumuzu ve uçuk kaçık tipler olduğumuzu düşünüyor. Öyle olmadığımızı bir şekilde bir yerden öğrenince de, işler “Ya herifin boyu 1.40’mış ama potaya smaç basıyormuş”un enterasanlığıyla büyüyor. “Herif, kitap okumuyormuş, zaten lise mezunuymuş, üniversiteyi bırakmış…” Ben aslında beklenilen gibi bir adam olsam, hiç ilginç olmayacağım. Herhalde hakkımda üretilen “efsaneler” ondan diye düşünüyorum. Rahmetli Kemal Sunal bile telefon edip geldiydi…

Meraktan mı?

– Yok canım. “Bu adam Türk halkını iyi tanıyor” diyorlar ya benim için, ona senaryo yazmamı istedi. Oysa, ne alakası var…

Reklamla uzaktan kuzen ama değil mi sinema?

– Yok efendim, olur mu öyle şey. Bu Sibel Can’la Deniz Baykal’ı birbirine benzetmeye benzer, ikisi de mikrofon kullanıyor diye…

Eski reklamcılar sinema yönetmeni oluyor diye sormuştum, sormaz olaydım!

– Tamam bir daha sorma. Karım da kafamda boza pişiriyor zaten, “Uzun metraj yaz” diye. Yazmayacağım işte.

Peki hakkınızdaki bütün “şehir efsanaleri” palavra mı? Mesela, otobüse binen çalışanlarınız işe geç kalmasınlar diye araba alıyormuşsunuz…

– Araba hediye ettiğim doğru. Sebebi yanlış: Onların hayatlarında bir rahatlık olacağını düşündüğüm için yapıyorum. O insanların annesi babası, varsa sözlüsü, nişanlısı, kocası da benimle ilgili mutlaka doğru şeyleri bildikleri için yanlış anlamıyor, akıllarına saçma sapan şeyler getirmiyorlar.

Tuhaf bir şey değil mi peki? Hangi patron, çalışanına araba hediye eder?

– Bana ne ya. Ben ediyorum. Öyle yapmak istiyorum.

Kaç kişiye hediye etmişsinizdir?

– 10 olmuştur. Evet, 10 filan…

Şaka bu, değil mi?

– Benim her şeyim herkese tuhaf geldiği için, ne yapsam fayda etmiyor. “Reklamcısınız, neden içki içmiyorsunuz? Neden sizi barlarda görmüyoruz?” diyorlar. Reklamcının prototipi yok bunu kimseye anlatamıyorum. “Pembe peruk takıp, Taksim’de dolaşıyormuşsunuz, halkın nabzını tutmak için…” Valla, Taksim’de pembe perukla dolaşırsanız, halkın nabzını değil başka şeyini tutarsınız. Sinirlendiriyorlar bazen beni…

CEM UZAN’LA ÇALIŞMANIN BEDELİNİ ÖDEDİM ÖDÜYORUM

Bir reklamcının siyasete bulaşması doğru mu?

– Ben siyasete bulaşmadım. Siyası parti reklamı yaptım. Ama siyasi parti reklam yapan ilk reklamcı değilim. Bütün reklamcılar, Ersin Salman, Nazar Büğüm, Nail Keçili parti reklamı yaptılar. Ama Uzan grubuyla arası iyi olmayan gruplar, beni de bir taraf olarak konumlandırdı. “Milyonlarca dolar götürdü” dediler, ben çıkarttım faturaları. 925 milyar TL para almışım. Bir trilyon bile değil.

Az mı yani?

– Değil ama “Kamyonlarla dolar götürdü, 5 milyon dolar. Türkiye’ye büyük kötülük yaptı” gibi şeyler külliyen iftira. Beni Goebbels’e benzettiler, daha ne olsun? Kızım aradı, “Baba seni Goebbels’e benzetmişler” diye telefonda ağladı. Hakkımda böyle yazanlarla ilgili onların en hassas taraflarını düşünecek kadar da yaratıcı bir adamım. Neler geçti aklımdan. Hatta bu düşüncelerimi Uzanlar’a da söyledim ama onlar hayata geçirmedi. Hammer arabam vardı, ilk alanlardan biriyim, onun için bile “Uzan’ın hediyesi” yazdılar. Ne hediyesi kardeşim? Son derece mesafeli bir ilişkimiz vardı. Ben Cem Bey, Hakan Bey derdim, onlar Ali Bey diye hitap ederdi, biz hiçbir zaman enseye tokat olmadık.

Peki Genç Parti kampanyası sonuç olarak sizin için başarı mı, başarısızlık mı?

-Başarısızlık. Çünkü yüzde 20’ydi, yüzde 7 oldu. Sonuç olarak başarısızlık..

Neden kabul ettiniz bu işi? Mecbur olduğunuz için mi, istediğiniz için mi?

– Mecburiyetten hiçbir iş yapmadım bugüne kadar. İstedim, yaptım. Bedelini ödedim, ödüyorum.

Zarar gördünüz yani?

-Hálá görüyorum. “Uzanlar’ın sesi çıkmıyor ama alttan alta Ali Taran’la birlikteler. Durumları düzelsin, göreceksiniz. Biz Ali Taran’la iş yapmayalım hükümeti karşımıza almayalım” diye patronlarını etkilemeye çalışan yöneticiler var.

Tekrar Uzanlar’la iş yapar mısınız?

– Yarın potansiyel müşteri olarak çıkarlarsa, ajans prensiplerimize uygun olursa neden yapmayayım? “Şu anda görüşüyor musunuz, görüşmüyor musunuz?” diye soruyorlar. Kime ne, ne yapacaksın? Kimseye hesap vermek mecburiyetinde hissetmiyorum ki kendimi. Böyle söyleyince de, “Biz ilişmeyelim bu adama” diyorlar. İlişmesinler.

Siz Cem Uzan’ın bütün metinlerini mi yazıyordunuz?

– Hayır efendim. Sadece miting konuşmalarını yazdım. O konuşmalar içindeki bütün bilgileri de bana Cem Uzan ve onun bu konuda çalışma yapan takımı verdi. Aynı reklam gibi. Ben bir sürü konudan anlamam, orman köylüsünün ekonomik sıkıntıları nereden doğuyor, IMF’nin Türkiye üzerindeki etkileri nedir, ben bunlarla ilgilenen bir adam değilim. Ama elimdeki bilgileri anlaşılır ifade etmek benim işim. Ben de işimi yaptım. Paramı da aldım kardeşim, bunun için de utanmayacağım.

GÖZÜMLE GÖRSEM ALDATTIĞINA İNANMAM

İyi bir aşık mı?

– Hem nasıl. İnanılmaz ilgilidir. Kollar, himaye eder, arar, sorar. Ve aldatmaz. Gözümle görsem inanmam. Çok sevecendir, çok güvenilir. Bir de komiktir. Eğlenirsin, gülersin. Hızı seviyorum diye bana Porsche aldı. Daha ne olsun? Ama dikkatini çekerim, Porsche pahalı bir araba olduğu için değil, öyle pahalı hediyelerle kadınları etkileme meraklısı bir adam hiç değildir. Ben gerçek hız manyağıyım, ondan aldı.

Birlikte yaşaması kolay bir insan mı?

– Çok kolay değil. Değişik bir adam. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyor. 87’den bu yana birlikteyim, hálá çok hayranım ona. Çok vericidir. İşte de öyle. Yanında çalışanlara çok iyi maaşlar verir. Ama karşılığında da iyi iş ister. Ve saygı ister. Kızdı mı kızar. Bağırır. Ama çözüm getirmek için. Neşesi yerindeyse, tadından yenmez. Kızgınsa, odadan çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kimseyle görüşmez. Biz zar zor yanına gireriz. Çabuk “down” olur, çabuk yukarı çıkar. Anını kollamak lazım…

BEN ŞANSLIYIM BABAM FARKLI

Nasıl bir baba?

– Şahane. Beni çok seviyor. Ben de onu…

Ama farklı bir baba değil mi?

– Evet arkadaşlarımın babasına benzemiyor. Mesela benim babamın, “Ya olursa…” paranoyası var. Bu bir oyun aramızda. Çok gülüyoruz. Herkes babasıyla keşke böyle oyunlar oynasa ve gülse…

Okula küpeyle filan gelince rahatsız oluyor musun?

– Yoooo.

Babanın saçlarını sen kazıyormuşsun…

– Evet.

Saçlarını boyaması filan da normal geliyor mu sana…

– Tabii. Okul izin verse ben de yaparım. Benim babam reklamcı, yaratıcı bir işi var, bir de karakteri öyle, “Niye öyle?” denmez ki. Öyle o. Ben babamla gurur duyuyorum.

Bugüne kadar yaptığı işlerle ilgili hiç canını sıkan bir şey oldu mu?

– Evet. Okulda bir çocuk, “Cem Uzan’ın yalanlarını baban mı yazıyor?” dedi.

Peki, sen ne yaptın?

– Ne yapacağım, çok üzüldüm.

Siz hep anne-baba-çocuk bir aradasınız. Arkadaşların arasında böyle yaşayan var mı?

– Yok. Anneleri babaları tatile gidiyor, onları evde bırakıyorlar. Ben şanslıyım, bizimkiler nereye gitseler, beni de götürüyorlar.

Sanki büyük değilmiş de, senin yaşındaymış gibi hissettiğin oluyor mu?

– Sık sık…

Peki ondan daha yakışıklı olduğunu biliyor musun?

– Öyle mi?

BİZDE 6’DAN SONRA ÇALIŞILMAZ

Nasıl bir patronsunuz?

– Hakiki ve iyi bir patronum. Bizde çalışanlar iyi kazanır. Ama çok büyük bir disiplin vardır bizim ajansta. Herkes güzel giyinmek ve bakımlı olmak zorundadır. Kadınlar, kışın ojelerine kadar. Salaş görüntü bile bir şıklığın içinde olmalıdır. Ve 6’da herkes işi bırakmak zorundadır. Kuraldır. Ajansta kalmak yok, gideceksin…

6’da bitmez ki iş…

– Biter. Kendini ona göre ayarla. Bir insanın yaşaması da lazım. Artık evine mi gider, sinemaya mı, sevgilisiyle mi buluşur, karısıyla yemek mi yer, ne yaparsa yapar. Beni ilgilendiren sabah 9’da tekrar taze bir halde işe gelmesi gerektiği. Cumartesi pazar da çalışılmaz. Hani “Tarz olarak reklamcı bohemdir” filan denir ya, bizde öyle değil. 6’dan sonra ofisimde kimseyi istemiyorum. Ama işi de zamanında istiyorum…

MAKSİMUM PARANOYAK

Ne kadar paronoyak, ne kadar takıntılı ve ne kadar obsesifsiniz?

– Maksimum…

Gerçekten?

– Gerçekten. Hepsinden aşırı derecede var bende.

Örnek?

– Niye örnek vereyim, Allah Allah! Her şeyi kafama takarım. Ama aklına gelebilecek her konuyu. Taktım mı da takarım…

ÊHer zaman mı böyleydiniz?

– Evet.

“Acaba benim hakkımda ne düşünüyorlar?” filan gibi mi?

– Öyle değil…

“Gelip bana zarar verecekler…”

– Yok o da değil…

“Deprem olacak…”

– Çok, çok daha ileride. Her detayı düşünürüm. Bak, Selma kendini zor tutuyor, anlatmak istiyor, ah bir anlatsa kocasını…

YARADILIŞIM BÖYLE

Neden bu kadar inişli çıkışlı birisiniz?

– Yaradılışım öyle. Ben moody’im. Bir gün çok iyiyim, bir gün kötü. Bir gün sevinçliyim, bir gün üzgün. Değişiyor.

Bir terapiste gitseniz, belki size manik depresiv teşhisi koyabilir…

– Olabilir ama ben tedavi edilmek istemiyorum!

Sürekli tipinizi değiştiriyorsunuz. Niye kendi görüntünüzle bu kadar çok oynuyorsunuz?

– Bilmem, hoşuma gidiyor. Saçımı boyarım, beyaza boyarım, maviye boyarım, yeşile boyarım. Ama aklarımı kapamak için boyamam. Bıyık bırakırım, geçenlerde sakallıydım. Canım öyle istediği için.

Neden korumalarınız var?

– Benim saldıracağım kişileri benden korumak için! Bugüne kadar hiç kimse saldırmadı, şimdi diyorum ki, iki “saldırma” tutayım, onlar saldırsın, bunlar korusun.

En çabuk sizi kim sakinleştirir?

– Her zaman karım.

YELKEN OTEL İLETİŞİM HARİKASI

Burj El Arab’ın yelkenli şeklinde olması ve deniz üstüne yapılması, o kadar büyük bir iletişim ki. Şeklinden dolayı değil. Bu oteli karaya inşa etselerdi, bu kadar etkileyici olmazdı. Deniz tarafında olması, denizin içinde olması, bir üstünlüğü ve teknolojiyi beraberinde getiriyor. Dubai, Arap, sıcak, çöl derken; birdenbire bu otel sayesinde bambaşka bir çağrışım oluyor, kafandaki imajlar değişiyor. Çölü değil, denizi düşünmeye başlıyorsun. Oysa otelin 30 metre ilerisi, yine çöl…

Kaynak : www.hurriyet.com.tr / Ayşe Arman
buy bupropion
buy colchicine 0.6 mg

PAYLAŞ
Önceki İçerikKevin Mitnick
Sonraki İçerikStres ve Motivasyon