Kişisel Gelişim Hikaye: En Güzel Hediye

0
581

Yalnızdı, hem de çok yalnızdı…

Sanki sadece çevresindeki insanlar değil, ruhun da terk etmişti kendisini..

Bir yerlerde, bir şeyleri yanlış mı yapmıştı, farkında olmadan?

Kimse görmesin diye gözünden süzülen yaşları, koşarak banyoya attı kendisini.

Klozetin kapağını kapattı ve üstüne oturdu. Başını öne eğdi ve bir yandan ağlarken diğer yandan gözyaşlarının sanki birbirleriyle yarışırcasına hızlı bir şekilde yere inişlerini seyretti. Yere düşen gözyaşları kristal gibi parçalara ayrılıyor gibiydi. Parça parça oluyorlardı.

Bu hali tanıdık geliyordu kendine, başka nasıl olabilirdi ki zaten…

Kendisi bile küsmüştü, kendisi bile umudunu kesmişti kendisinden…

Her zaman bir şeyler ters gitme zorunda mıydı?

Onun hayatıysa söz konusu olan, EVET!

Mermeri delmek istercesine hızlı bir şekilde yere düşen gözyaşlarının parçalara ayrılması gibi kalbi de parçalara ayrılmıştı. Her damla sanki kendi kalbine çarpıyormuş gibiydi…

Kim bilir kaç kişinin kalbi de böyle parçalanmıştı böyle, onun yüzünden.

“Artık” dedi “Hiçbir anlamı yok ki yaşamın”

Ölüme en layık olandı o, kendisine göre…

Gülümsedi. Cüzdanından iki resim çıkardı. Bunlar annesi ve kız kardeşiydi….

Altı yaşında, altın sarısı saçları, ışıl ışıl parlayan maviş gözleriyle kardeşinin resmine baktı.

Onu kelebeğim diye severdi. Onu tıpkı diğer insanlara yaptığı gibi en son ne zaman üzdüğünü düşündü.

Hatırlaması çok zor olmadı. Ne de olsa bir önceki günün akşamına aitti bu anı…

Masum bakışlarıyla kapıyı çaldı ve sonra aralayarak başını içeri uzatmıştı ve, içeri girebilir miyim, demişti. O ise “Hayır!” diyerek odaya girmesine izin vermemişti. O masmavi gözlerine sanki bulutlar yerleşmişti o an. ‘Peki’ anlamında başını sallamıştı ve sessizce dışarı çıkmıştı hiçbir şey söylemeden…

Peki ya annesi…

O da kötü diye nitelendirdiği ama engelleyemediği davranışlarından ve kırıcı sözlerinden payına düşeni almıştı.

Dört gün önce güneşli bir pazarda annesi şarkı söyleyerek odasına girmişti ve perdeleri açarken “Günaydın, bebeğim” demişti.

Bunun karşılığındaysa, kapat şu lanet olası perdeyi anne, ayrıca ben artık bebek değilim, demişti ve odasından çıkmasını istemişti.

“Çık odamdan, ne istiyorsunuz benden?”

Annesi sanki bu soruyu sormasını beklermiş gibi:

“Sadece sevgi istiyoruz ve senin için çok endişelendiğimizi bilmeni istiyoruz” demişti. O, hışımla kalkıp perdeleri kapatmıştı tekrar ve uyumak istiyorum diyerek annesin odasından kovmuştu.

Sadece bir kere o da annesinin isteğiyle bir psikologla görüşmeyi kabul etmişti. Cevap ise kısa ve netti: Ergenlik… o ise bunun arkasına sığınmıştı. Sevdikleri üsteledikçe o geri çekiliyor, çekilirken de bazı kalpleri kırıyordu.

Bu düşünceler arasında kaybolup gitti bir süre.

17 yaşındaydı. Düşünecek, sevecek, nefret edecek, tartışacak hatta insanları üzecek kadar büyüktü. Hayat onun için bitmeliydi.

Sonra da babasının resmini çıkarttı cüzdandan. Tebessümle, senin yerinde olup sorunlu bir çocuk büyütmek zorunda kalmak istemezdim babacığım, dedi.

Çünkü babası, onun bütün davranışlarına rağmen onu hep koruyup onunla arkadaş olmak için çaba harcamıştı.

Karnesinde 5 zayıfla geldiğinde, arabayı kaçırdığında, kavga edip okuldan telefonla aradıklarında hep aynı tepkiyi vermişti.

O, bu kadar iyi bir baba olamazdı…

Sadece geçen hafta babasının bütün sınırlarını zorladığını düşünmüştü çünkü onlara yalan söylemişti ve ailesi bu konuda çok hassastı.

Babası ise sinirlendiğinde ona vurmamak için avucunu sıkmıştı, elindeki çay bardağı kırılıp elini kanatmıştı. Bunun üzerine oğlunun yanına kadar gelip, gözlerinin içine bakıp şöyle demişti:

“Evladım, senin kılına dokunmaktansa, kendimi incitirim…”

İşte bu kadar harika bir babaydı. Tıpkı bütün diğer babalar gibi…

Bugünse onun doğum günüydü. Senin için sorunsuz bir yaş olacak babacığım dedi yere bakarak. Çünkü kendisi yok olacaktı.

Aynada son kez gözlerinin içine baktı ve zamanı geldi dercesine başını salladı.

Babasına geçen yıl bugün aldığı doğum günü hediyesi olan jileti eline aldı. Ama bir şeyi unutmuştu.

Kendisini yaratan, bu dünyaya gelmesine izin veren, böyle vefalı, şefkatli bir aileye gelmesini sağlayan yaratıcısına…

“Bana ne kadar ömür biçtin bilmiyorum ama ben, bu kadarını yaşayabildim” dedi özür dileyen ses tonuyla başını öne eğerek… “Şükretmek için biraz geç kaldım sanırım”

“Anlayışlı bir anne ve babam olduğu için, dünyanın en güzel kelebeğine sahip olduğum için…Ben.. Şükrediyorum Allah’ım” Sesi titriyordu.

“Sana inanıyorum ve yaşamak istemeyişimin seninle ilgisi yok. Sadece ben hayırlı bir insan olamadım Allah’ım. Beni kimse anlamadı, kimseye anlatamadım hissettiklerimi, düşündüklerimi, kendimi ifade edemedi. Yalnızım!”

“Hepsini gördüğünü biliyorum. İnsanlara acı çektirmek istemiyorum artık. Benim yüzümden üzülmesinler. Onlar da çabuk alışırlar zaten. Bensiz bir hayat daha kolay olacaktır onlar için umarım…”

Sonra yaptığını haklı çıkarmak istercesine:

“Ben de haklıyım ama…” diye başladı kendisini savunmaya “İnsanlar beni anlamaya çalıştılar ama beni hiç rahat bırakmadılar. Dört bir taraftan kısılmış gibiydim. Hep daha iyi, daha güzel istediler ama yok! Ben buyum!
Daha fazlası değil!!!”

“Şimdi Allah’ım. Bana bir işaret gösterebilir misin? Yaptığım şeyden vazgeçmek için…
İnsanların benim yanımdayken mutlu olduklarını görmem için,

Sevgime ihtiyaçları olduklarını anlamam için,

Özel ve değerli olduğumu hissetmem için,

…..

Hiç sanmıyorum…”

Sinirle gözlerine baktı. Kıpkırmızı ve soluktu…

Hırsla üzüntü arasında kaybolan duygularının etkisiyle son hamlesini yapmak için jileti sıkıca kavradı ve….

Tak tak tak…

Kimdi bu zamansız kapıyı çalan. “Ne var” diyerek bağırdı.

Ses gelmeyince bir daha ve daha güçlü bir şekilde “Kimsen defol git, işim var şimdi” dedi.

“Abi” dedi, titrek bir ses.

Kardeşiydi ve onun bağırmasından oldukça korkmuştu anlaşılan.

“Abi…. Sadece bir şey vereceğim” dedi ama arkası gelmedi.

“Ne istiyorsun” dedi tekrardan sert bir ses tonuyla.

“Abi, kızma ne olur, bir dakika açar mısın sadece?” dedi ama bu sefer aradığı belliydi.

Kapıyı açtı. Kardeşinin elinde küçük kırmızı bir kutu vardı. Üzerinde abisinin en çok sevdiği renk olan sarı bir kurdele ve bir kart da eklenmişti.

Ağlamasını bir yandan durdurmaya çalışan küçük kardeşi bir cümlede her şey anlatabilmek istercesine derin bir nefes aldı ve:

“Kreşte, patates baskısı yaptık, abi” dedi.

“Öğretmen, herkes şekil verdiği patatesi tanıdığı ve kendisi için en özel olan kişiye versin, dedi”

Abisinin başında şimşekler çaktı o an. En özel? Abisi mi?

Elinin birini jileti saklamak için arkasına götürdü. Diğeriyle şaşkın bir şekilde kardeşinin elinden kırmızı hediye paketini aldı.

“Yani…” dedi ama gerisi çıkmıyordu. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Zorladı kendini:
“Yani, ben mi, ben özel miyim?” diye sordu.

“Sınıfta abisi olan tek kişi benim.”

Abisinin sesinin yumuşaması rahatlatmıştı onu ve devam etti:

“24 kişilik sınıfta tek abisi olan benim. Herkesin anne babası var ama abisi yok” dedi.
Bu cümle bıçak gibi saplandı göğsüne…

“Eğer herkesin abisi yoksa, abiler özeldir” dedi.

Ağabeyler özeldir! Bunu ilk defa duymuştu.

Hediye paketini açtı ve içinde önceki günden kaldığı belli olan biraz kararmış patatesi gördü. Dün kızdığım için sabaha bıraktı sanırım, diye geçirdi içinden.

Şaşkınlığını ve üzüntüsünü bastırmak için “Dün kızdığım için mi bugün veriyorsun?” diye sordu.

“Hayır” dedi küçük kardeş “Sarı kurdele bulamadım”

Abisi ağlamaya başladı. Kim dayanabilirdi ki artık!…

Patatesin üzerine biraz dikkatli bakınca kalbe benzeyen bir şekil olduğunu gördü. Ama kırmızıya boyanmamıştı.”

“Sarı kalp olmaz ki kelebeğim” dedi bir yandan gözlerindeki yaşı silerek tebessümle…

“Öğretmenim de öyle söyledi, abi. Kalp kırmızı olurmuş. Ama sen sarı istersin diye düşündüm ve sarıya boyadım.”

Abisi küçük kelebeğine sarılarak ağlamaya başladı. Kardeşi bu kadar yoğun bir tepki beklemediği için, sanırım abimi üzdüm diye düşündü.

“Seni üzdüm mü?” diye sordu masum bir şekilde.

“Hayır, kelebeğim, çok mutlu ettin” diyerek sıkıca sarıldı.

“Kartı okumayacak mısın, anneme yazdırdım ama ben söyledim, o yazdı” diyerek güldü.
Abisi kartı okuduktan sonra tebessümle fısıldadı “Teşekkür ederim, Allah’ım. Beni izlediğini ve cevap vereceğini biliyordum…”

Kardeşini kucakladı ve birlikte oturma odasına geçtiler.

Minik kelebeği ona sadece sıradan bir hediye vermemişti. Hayata yeniden farklı gözlerle bakmasını sağlayan, sevildiğini ve özel olduğunu hissettiren, yani onun düşüncelerini yeniden gözden geçirmesine olanak sağlayan kısacası yaşama tekrar dönüşünü sağlayan muhteşem bir hediyeydi.

Ve bunu sadece kendisi biliyordu…

Kartta ise şunlar yazılıydı:

“Sevgili ağabeycim,
Babam, ağabey olmanın zor olduğunu ve benim şanslı olduğumu söyledi. Ben de bu yüzden sana hediye vermek istedim. Abim olduğun için ve beni tıpkı ağabey gibi sevdiğin için çok mutluyum. Seni seviyorum.
Kelebeğin…

Not: Hediyemi sakın kızartıp yeme!…