Eşya deyip geçme, Hatırı da var hatırası da…

0
1301
İnsanları tanımanın en kestirme yolu eşyalarından geçer. Düşünce ve duygularımızı saklayabiliriz ama önemseyip anlam yüklediğimiz eşyalar, onları kullanma ve elden çıkarma biçimimiz kişiliğimizin ipuçlarını afişe eder.

Bir ömür boyu edindiğimiz tüm nesneleri bir arada görebilseydik, dünya görüşümüzün zaman içinde geçirdiği değişimi kolayca anlardık. Gençliğimizin az sayıdaki basit eşyalarıyla, tüketim çılgınlığının rüzgârına kapıldığımız orta yaşlarımıza eşlik eden fikirlerimiz nasıl da farklıdır.

Aslında az şeye ihtiyacım olduğunu idrak etmemle olaylara tepki vermekten uzaklaşmam aynı döneme geldi. Hatırasını koruyacağım bir nesnem de yok bugün, bağlı olduğum bir siyasî ya da fikrî grup da. Yeni obje satın alma arzumu dizginledim ama tamamen kurtulamadım. Buna karşılık yepyeni eskileri dağıttım, görüştüğüm insanları azaltıp hafifledim. Ve bu hafta dünya hallerini yorumlayan Zaman yazarlarını bir de eşyalarıyla tanımak istedim. Onları hikâyeleriyle sevdim…

 

İlle de çakılarım

Ahmet Turan ALKAN: Eşya ile ilişkimi baskı altında tutuyor ve sorguluyorum; İstanbul’a taşınırken neredeyse eşyasız yola çıktık; sadece marangozluk takımlarımı getiremediğime üzülmüştüm. Kitaplığıma bile eski muhabbetim kalmamış; nitekim kitap elden çıkarmak konusunda bazen çok cömert davranabildiğimi söylüyor evdekiler. Tutkuyla bağlı olduğum bir özel eşya cinsi yok ama çakıları ve kırtasiye malzemesini severim; hep etrafımda olsunlar isterim. Eski aile fotoğrafları kadar beni etkileyen bir eşya cinsi yok diyebilirim. Onları da dijital arşiv haline getirdim. Bunun haricinde güzel çakı edinme ve biriktirme merakımdan bahsedilebilir ama hikâyeleri yok. Eşya insandan daha dayanıklı olduğu için, cici-bici merakımı terbiyeye uğraşıyorum.

Bu çakıyı kaybetmemem lazım!

A.Ali URAL: Eşyalarımla aramda her an sona erebilecek bir ilişki var. Her hafta bir şemsiye kaybederim, her gün bir kalem. Sevdiğim eşyalar daha kolay kayboluyor. Kaşmir bir paltom vardı, eskitemeden kaybettim. Bir dostumun hediye ettiği sıcacık bir kaşkolu yıllarca takmayı düşünürken bir iki kere kullanabildim. Mevleviler kendilerine hizmet ettiğini düşünerek eşyalarını öperek alır ve öperek koyarlar yerlerine. Ben Hacerülesved’i öpmek yerine uzaktan selamlıyorum galiba.

Bir süredir çakımla aramda özel bir bağ var. Öpmesem de cebimde gezdiriyorum bu sevimli çakıyı. Çayı limonsuz içemeyen bir adam için onun ne kadar önemli olduğunu asla tahmin edemezsiniz. Limonlu çay istediğim pek çok yerde korkunç bir durumla karşılaşırım: Garson limon olmadığını söyleyerek zift gibi bir çayı önüme bırakır. Yarım bir limonu masama bırakarak onu sıkmamı bekler. Halbuki bütün istediğim, incecik bir dilim limondur. Garson yanımdan uzaklaştıktan sonra elimi cebime atar, sevgili çakımı özenle açıp o korkunç yarım limondan minicik bir dilim keser ve bir gemiyi denize indirir gibi çayımın sıcak sularına bırakırım. Bu çakıyı kaybetmemem lazım.

Spor çantamdan vazgeçemem

Ahmet ÇAKIR: Eşyayla aramda özel bir ilişkiden sözedilemez. Ancak spor çantama gelince iş değişir. Yüzme, fitness ve yürüyüş malzemeleri bir yana, çantamda futbolun ağırlığı tartışılmaz. Forma, şort, tozluk, ayakkabı ve hatta top şeklinde sıralayabileceğimiz takımın bozulması çok canımı sıkar. Bir başka tatsız durum, spor yazarı tarafsızlığının gönlünüzdeki takımın formasını giyme noktasına kadar engeller oluşturabilmesidir. Buna kulak asmadığınız durumlar da yok değildir ama kınayıcı bakışları üzerinizde hissedersiniz. Oysa o formayı giydiğinizde siz artık rahmetli Metin Oktay ya da Hakan Şükür’sünüzdür; ilerleyen yaşınız nedeniyle daha çok Hagi’ye benzetildiğiniz de olur, olsun! O da bir başka efsanedir. Terinizle ıslattığınız formanız sanırım hayatta en yoğun ilişkiyi yaşadığınız giysinizdir.

Artık mor mürekkep takıntım yok

Nazan BEKİROĞLU: Yazarken, okurken, çalışırken vazgeçemediğim bir eşyam var mı diye çalışma masama bakıyorum. Yok. Bilgisayara geçmeden önce kalem ve kâğıt üzerinden biçimlenen bir yazı maceram var. Bu yüzden vazgeçemediğim şey için defter ve kalem diyebilirim. Defter çizgili olsa iyi olur, kareli kâğıttan hoşlanmıyorum. Hafif nohudi renkte ve ince yapraklılar güzel. Dağınık kâğıtlara yazmaktansa deftere yazmak daha iyi. Kâğıtları kaybedebiliyorum çünkü. Kalem ise kurşun kalem ya da tükenmez olmasın, onlarla yazarken kendimi iyi hissetmiyorum. Dolmakalem ya da mürekkepli türden bir şey yeterli. Uzun süre mor mürekkep takıntım vardı artık o da yok. Sadece yazma, okuma, çalışma esnasında değil hayatımın tamamında da eşya bağımlılığım yok. Özellikle son yıllarda eşyayı bütünüyle azaltma yanlısıyım. Bir eşyanın kullanılırlığı yoksa, onun sadece “süs” olarak evimdeki, odamdaki varlığına tahammül edemem.

Kaybettiğim dolmakalemi hiç unutamadım

Beşir AYVAZOĞLU: Kullandığım eşyada zamanı hissetmek isterim. Atılan her eşyanın benden bir şeyler götürdüğü duygusuna kapılırım. İlk ve ortaokul yıllarında öğretmenlerin koyu renkli dolmakalemle­rine imrenir, derse girip yoklama yapmak üzere masaya oturduktan sonra onu ceketlerinin iç ceplerinden çıkarışla­rına, kapağını zarif bir hareketle açışlarına ve ciddi tavırlarla ders defterini imzalayışlarına bayılır­dım. Zaman zaman dolmakalemlerini evde unuturlardı. Bazı arkadaşlarımızın dört gözle bekledikleri an… Çünkü onların dolmakalemleri vardı ve hep birden ko­ştururlardı. İlkokulda arkadaşlarımın dolmaka­lemlerine çok özenirdim. Babamı bizar etmiş olacağım ki, bir gün işpor­tacıdan Çin işi bir dolmakalem aldı. Eve gidinceye kadar dünyanın en mutlu çocuğu bendim; ancak sevincim kursağımda kaldı; dolmakalemim mürekkebini âdeta kusmuş, defterimi de ellerimi de batır­mıştı. Babamdan ikinci bir fedakârlık bekleyemezdim; uzun süre dolmakalemsiz kaldım. İkinci dolmakalemimi ne zaman edindiğimi hatırlamıyorum. Kapağı ve diğer ucundaki hare­ketli kısmı siyah, gövdesi koyu yeşil, madeni kısımları altın sarısı, harika bir Pelikan’dı. Sonraları hiç kullanmadığım yığınla dolmakalemim oldu; fakat nasılsa kaybettiğim Pelikan’ı hiç unutmadım. Ne zaman bir kırtasiyecide ona benzer bir dolmakalem görsem, ilk gençlik yıllarımda yazdığım aşk şiirlerinin mısraları zihnime hücum eder.

Benim beyaz kısrağım…

Bülent KORUCU: Vefasızlık ile bağımlılık arasında çok ince bir çizgi var. Mesela kıyafetleri çok kolay alır, kolaylıkla da elden çıkarırım. Ama araba ve ev değiştirmekte zorlanırım. 17 yıl aynı evde oturduğuma insanları inandıramıyorum. Henüz ortaokul öğrencisi iken babam bir araba aldı. O günkü şartlarda paranızın olması yetmiyordu. Bir yıl sıra bekledikten sonra aldığımız araba, 20 yıl bütün kahrımızı çekmiş, iyi günde kötü günde yanımızda olmuştu. Çok hasta taşıdık, çok gelin arabası yaptık. Ben de diğer kardeşlerim gibi ilk araba kullanma denemelerimi bizim beyaz kısrakta yapmıştım. 20 yılın sonunda yenisini almak üzere satınca, sanki evin kızını gelin ediyor gibi hüzünlendik. Annem gözyaşlarını tutamadı. Hâlâ beyaz renkli bir araba görünce o mu diye bakıyoruz. Şu andaki arabamın plakasını söylemekte zorlanıyorum. Ama 25 AY 616 hiç aklımdan çıkmıyor.

Eski aile videolarını ağlayarak izlerim

Günseli Ö.OCAKOĞLU: Bağımlı olmamak karakterimde var. Ne zaman bir nesne ya da özneye bağlandığımı hissetsem kaçarım. Zahmetle uzattığım saçımı ha bugün ha yarın diyerek kestiremediğimi fark ettiğimde ertesi gün belime inen saçlarımı kulak hizasında kestirdim. Sevdiğim giysiler beni terk edene kadar gözdem olurlar. Yazarken keyif aldığım kalemlerim var ama tükendikleri ya da kaybolduklarında üzülmem. Eşya ile ilişkim böylesine mesafeliyken asıl vazgeçemediklerim insanlar ve anılar. Bazı akşamlar kızımla yatağa uzanır onun küçüklüğünde çektiğimiz videoları izleriz. Aslında neşelenmemiz gerekirken videolarda bugün aramızda olmayan aile büyüklerimizi görür hüzünleniriz. Çoğu kez ikimiz de gözyaşlarımızla uykuya dalarız. Şimdilerde bu videoları kendimizi çok hırpaladığımız için daha az izlemeye karar verdiysek de aramızdan ayrılanları ve onların anılarını içimizde yaşatıyor, unutmuyoruz.

Bir fotoğrafta sevdim annemi

Leyla İPEKÇİ: Her varlık, Yaratanı’nı hamd ile tesbih eder, biz duymayız. Kainatta, her varlığa karşı insan olmaktan kaynaklanan bir sorumluluğumuz var o halde. Her şeyle helalleşmemiz gerekiyor. Eşya ile de…

Dört buçuk yaşımda gözümün önünde vefat eden annemle birlikte çekilmiş bir fotoğrafım var. Bir iskelenin merdiveninde oturmuşuz, ayaklarımızı denizi yalayan yosun tutmuş basamağa değdiriyoruz. Ben annemin eline dokunmuşum. Denizle göğün birleştiği puslu bir sonsuzluğa bakıyoruz. Siyah beyaz bir anı bu, biz de zaten karaltı halindeyiz. Sanki başka bir boyutta yaşanmış gibi. Belki hiç olmamış. Masalsı bir şey. Fotoğraf yıllar içerisinde benimle birlikte yaşlandı. Artık o karedeki küçük kızın ailesizliğini, yalnızlığını, köksüzlüğünü, benzeyecek kimse bulamayışını filan taşımıyorum. İlkgençlik yıllarımda bir ara buzdolabının üzerine yapıştırmış, daha sonra duvardaki mantar panoma iğnelemiştim. Hep hayatın içinde, diğer şeylerden bir şeymiş gibi davrandım ona. Bir annem olduğunu, herkes gibi olduğumu kanıtlama derdine düşmüştüm herhalde. Diyebilirim ki, bu fotoğraf karesinde sevdim annemi. Onun çerçevelenmiş yokluğunda.

Kırkımdan sonra onu diğer birkaç anı fotoğrafın arasına gizledim. Ve orada unuttum. Bir nesnenin sunduğu malzemeye hapsolmanın anlamsızlığına varmıştım belki. Kendimi annemin doğal ve olağan bir uzantısı olarak kabullenmeye başlamıştım ya da. Aramızdaki ilişkiyi tasvire gerek duymadan onu tahayyül edebiliyordum. Velhasıl, bu fotoğraf benimle birlikte yeni anılar biriktirmekte halen. Ömrümün en uzun sürmüş puslu anısı!

İki plastik bidona taş tepsimiz gitti

Selim İLERİ: Eşya atamayanlardanım. Ev çoktan beri bit pazarı. Eşyada anılar var, çoğu artık acı veriyor. Kenarı kırık bir vazoda o kırılmışlığa vaktiyle üzülmüş yakın bir akrabanın, bir annenin, bir teyzenin anısını görebiliyorum. Babamın tıraş fırçası ilaç dolabının üst rafında, nice yıldan beri dokunulmadan duruyor. İstanbul işi güzel güzel bir taş tepsimiz vardı. Deste deste çiçekler, gül yaprağına konmuş uğurböceği. Hayli eskimiş, sağ ucunda derin çatlak. Olsun! Siyah beneklerle bezenmiş kırmızı kınkanatlı uğurböceğine bayılırdım. Altı yaşımda var yokum, plastik bidonlar, leğenler devri, modası başladı. Sokaktan geçen değiş-tokuş satıcıdan iki bidona taş tepsimiz gözden çıkarıldı. Bunu hiç unutmam. Herhalde kırk küsur yıl sonra, İstanbul işi taş tepsilerin nadide parçalar olduğuna dair bir yazıyı yönettiğim bir kültür dergisinde yayımladım. Tabii geçmiş ola…

Sadece kitaplarım

Hilmi YAVUZ: Benim eşyaya, özellikle de bir eşyaya karşı, marazi bir bağlılığım olmadı. Çocukluk yıllarımda, evimizde, hayatı sürdürmek için gerekli olanların dışında, eşyamız yoktu. Bürokrat bir babanın, sürekli olarak bir ilçeden ötekine atandığı, eşyanın taşınmasının sıkıntılı olduğu yıllar! Dahası, dünya malına karşı lakaydiyi, meta-ı gururdan özenle kaçınmayı, hayatlarının vazgeçilmez ilkesi telakki eden bir anne ve baba! Ben böyle büyüdüm. Şimdi yaşamakta olduğum kira evinde [rahmetli babam gibi, ben de mülk sahibi olmayı hiç düşünmedim!] hayatı sürdürmek için gerekli olan eşyaların dışında sadece büyük bir kitaplığım var. Kitaplarımla olan ilişkimi, bir bibliyomanın sahip olma ihtirasıyla değil, düşünürken ya da yazarken yararlanacağım kaynaklar olarak düşünürüm. Bir de yürüme bandım var! Oğlum Ömer ‘Babamın evi, kütüphane ve jimnastikhanedir!’ der…

Fotoğraf makinesi en yakın arkadaşım

Mehmet KAMIŞ: Yakın dostluk kurduğum çoğu eşyamı satmaktan, terk etmekten, ayrılmaktan büyük üzüntü duyarım. Bir bilge insan der ki “Bir taşın üstüne oturup bir müddet dinlensem sonra o taşı bir daha görmemeyi vefasızlık sayarım.” Bu yaşanılan mekânla, kullanılan eşyalarla ilişkimizi anlatan çok güzel bir ifadedir. Hayatı en çok eşyalarla paylaşırız. Gömleğimizle, masamızla ya da arabamızla geçirdiğimiz vakit bazen eşimizden ya da çocuklarımızdan bile daha fazla olabiliyor. Aslında onlar hayatımızın ya da bizim en yakın tanıklarıdır. Bir hayat boyu geçirdiğim iyi ve kötü her şeyin en yakın tanıkları olan eşyalar ve mekânlar ile derin bir aşk yaşarım. Bu nedenle çocukluğumu yaşadığım mahallenin aynı kalmayıp değişmesinden, dallarında dut yediğim ağacın yaşlanmasından büyük üzüntü duyarım. Hayatımın belli bir bölümünü yaşadığım mekanları ve eşyalarımı bulduğumda çok yakın bir dostumu bulmuş kadar sevinirim.

Yorganım, Keşan’ı hatırlatır

Hüseyin GÜLERCE: Eşyalarımla aramda bir bağlılık yok. Elbiselerimi, gömlek ve kazaklarımı 7-8 yıl giydikten sonra veriyorum. Hususen sakladığım bir eşyam yok. Yalnız geçenlerde dikkatimi çekti. Evlendiğimde rahmetli annemin Keşan’da yorgancı Kemal ağabeye diktirdiği yorganı 35 yıldır hâlâ kullanıyorum. Bunu fark ettiğimde bir hoş oldum. Keşan’ı, sokağımızı, yorgancı dükkânını, orada yaya indirilen tokmakla pamukların atılmasını, annemin arkadaşlarını, onların yaz akşamlarında kapı önündeki muhabbetlerini düşündüm. Demek eşyalar, hatıraları tutan, saklayan, içinde maziyi barındıran birer sandık gibi. Biraz hayıflandım. Keşke böyle birkaç tane hatıra sandığımı saklayabilseydim.

Babaannemin bakır sinisi

Ali Bulaç: Modern liberal piyasa, bizi eşya ile vefasız, derinliksiz bir ilişkiye sevk ediyor. Günümüzde eşya üretilip tüketilen bir nesnedir sadece; sevgimizi ve maharetimizi içine kattığımız bir zenaat eseri değildir. Hayatımda hatıra değeri yüksek eşyalar vardır. Babamın pamuk fitilli çakmaktaşı, tütün tablası, vefatında cebinde kalan 5 TL’lik kâğıt para vs. Annemden de hatıra eşyası var. Ama yarım asırdır sakladığım en değerli eşya babaannemden kalma bakır sinidir. 1963’te vefat ettiğinde bana bırakmıştı. Siniyi gözüm gibi saklarım. 9 sene beni yanında yatıran, çok sevdiği ve kendisiyle gurur duyduğu kocası Ali Çavuş’un ismini bana veren babaannemin en güzel hatırasıdır. Ne zaman ona baksam beni canı gibi seven babaannemi hatırlarım. Geleneğe uyarak bu değerli siniyi oğlum Mehmet Fatih’e, ondan sonra da torunum Ömer’e bırakacağım inşallah.

Eşimin fotoğrafını kalbimde taşıdım

Şahin ALPAY: Kitaplar dışında biriktirdiğim hiçbir şey olmadı. Benim bağlılığım insanlara. Yıllar içinde yanımdan ayırmadığım iki şey oldu. 1971 yazında Filistin direnme hareketine katılmak üzere Ankara’dan, eşim Fatma ve o sıra üç yaşında olan kızım Elvan’dan ayrılırken, onların küçük fotoğraflarını saklayan deriden yapılma bir muhafazayı yanımda götürdüm. O muhafazayı 1974 başında, Stockholm’de onlarla yeniden buluşana kadar kalbimin üzerinde taşıdım. Bugün de çalışma masamın çekmecesinde duruyor.

Diğer “şey”, canım ağabeyim (TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in babası) Acar Alpay’ın, 1977 yılında, henüz 39 yaşındayken, çok elim bir trafik kazasında öldüğü sırada cebinde bulunan çakmak… Ağabeyimin yüreğimdeki acısı hiç dinmedi. Her baktığımda bana kaybımın büyüklüğünü hatırlatan bu “şey” de çalışma masamın çekmecesinde duruyor.

Koltuğun kalbi

Mustafa Armağan: İnsan ile eşya münasebetine en kanatıcı teşhisini Necip Fazıl koymuş olmalı: “Ayırmak olmaz artık bir kalbi taraktan.” Kalp dediğin, bazen tarağa takılır, bazen halıya, bardağa, kaleme… Benim kalbimin takıldığı şey ise basit bir koltuk. Lacivertle oturmak cesaret ister ona. Ağarmıştır rengi, saçlarım gibi. Hanemizi şenlendiren ilk takımdan son yadigâr. 20 şu kadar yılımın tik taklarını kitaplarım, o ve ben beraberce işittik. Zaman oldu, yazdığım sayfalar onun kucağında ıslandı. Zaman oldu, zihnimde çakan şimşeklerin paratonerliğini yaptı. Zaman oldu, yerimi kitaplara bıraktım, üzerindeki ciltli ve ciltsiz sayfalar dağlaştı. Omzuna konulacak kuşları hasretle beklediğini de bilirim onun; onları okurlarıma göndermek üzere sevinçle azad edişime tanık olduğunu da. Kütüphaneme girenler onun zavallı haline dudak bükseler de umurumda değil. Koltuğumun kalbinden neler geçtiği önemli benim için. O kalbi iyi tanıyorum zira. Arkamdan ağlayıncaya kadar beraberiz!

Kişisel bir müzem olsaydı keşke

ALİ ÇOLAK: Dedelerimin, ninelerimin kullandığı nesnelerin de içinde yer aldığı ‘Kişisel bir müzem olsaydı’ diyecek kadar nesnelere düşkün yaşarım. Sevdiğim bir kalem, bir fotoğraf hatta bir çakı kaybolsa bir yanım kopar sanki. Babam öldüğünde cebinden çıkan ıvır zıvır, annemin çizdiği bir kuş resmi, kızımın ilk ayakkabıları, eşimden nişanlılık günlerinde aldığım bir mektup, armağan köstekli saatler, dolmakalemlerim, defterlerim… Vazgeçemediğim tek nesne ise çocukluk fotoğrafım. Bir dağ köyünde, çılgın akan çeşmenin önündeyiz, üç çocuk. İki yaşında olmalıyım. Fotoğrafın bir kıyısındayız, çıkıp gidecek gibi. Köye gelen bir ormancı çekmiş nasılsa. Ayağında plastik çizmeyle, kim bilir neler düşünerek karşılarındaki adama bakmış dağ köyünde üç çocuk. Bütün çocukluğum işte bu küçücük yıpranmış karede, başka yok! Kaybolsa, çocukluğumu unutacağım! En kıymetli nesnem, nerelerde saklasam, nasıl korusam! Bir gün bir kitabımın kapağına konur belki orada yaşayıp gider, kalır benden sonraya da…

Geçmişi ve bugünü köstekli saatime yükledim

Mümtaz’er TÜRKÖNE: Arkasında şimendifer kabartması olan, önü kapaksız mat gümüş renginde bir saatti. Dedemin yolda yürürken onu yelek cebinden çıkartışını, durup sanki karmaşık bir şifreyi çözer gibi ona dikkatle bakışını, sonra sırrı çözmüş bir yüz ifadesi ile bilgiç bilgiç yola devam edişini bugün gibi hatırlıyorum. Benim için büyümek, yelek cebinde öyle bir saatle dolaşmaktan ibaretti. Dedem bu ilgimi fark edince, bana saatini miras bırakacağını söylemişti. Ve bıraktı.

Serkisof marka bu ağır saati sırf onu taşıyabilmek için giydiğim yeleğin cebinde ve kösteğini kemerime takarak pantolon cebinde taşıdım. Sonra başına bir şey geleceği endişesiyle vazgeçip, evin görünen bir yerinde itina ile muhafaza ettim. Geçmişi ve bugünü bu saate yükledim. Ele alıp dokunuşumda bu ülkenin hikayesini hissettim. Basit ve sıradan, ama bir daha geri dönmesi mümkün olmadığı için mucizevi görünen geçmiş anları o köstekli saatte seyrettim. Akıp gitmekte olan zamanın şu anını ve iğretilik duygusunu onun sağlam görünüşü ile dengeledim. Zamanla ilişkimi, dedemin bana miras bıraktığı o Serkisof marka köstekli saat vasıtasıyla sürdürdüm. Sonra ana direği kırıldı. Yaptıramadım. Durmuş haliyle bir yerlerde, ama hafızama kazınan ayrıntıları ile bana yol göstermeye devam ediyor. Kalıcı olan o saat, biz değiliz.

Kaynak: Zaman

NURİYE AKMAN   –   03.06.2012