Felsefe Ağacı

0
299


Neredeyse bir saattir durmadan koşuyordu. Nefes nefese kalmıştı. Biraz soluklanmak için durdu. Arkasına dönüp kendisini takip edenlere baktı. On dakika kadar sonra kendisine yetişmiş olacaklardı. Dizleri üzerine çöktü ve başını yere doğru eğdi.

Bıkmıştı artık bir ömür boyu düşünceleri yüzünden insanlar tarafından dışlanmaktan… Hep aynı olaylar olurdu. Önce bir köye gelir, oradaki hana ya da kahveye girerdi. İyi bir hikayeciydi. Bir hikayeye başladığında etrafında yavaş yavaş bir kalabalık birikmeye başlardı. Köy insanları sakin ve tekdüze hayatlarını renklendiren böyle hikayecileri çok severlerdi.

Hikayesini bitirdikten sonra etrafındakilerle anlattıklarını tartışmaya başlardı. Karşındakilerin bu sayede salt dinleyici olarak kalmalarını engellerdi. Düşünmelerini sağlayarak onları biraz sonra açacağı tartışmaya hazırlardı.

Kendisini bir bakıma bir kılavuz olarak görüyordu. Bu ağaların yönetimi altında yaşayan, imamların sözünden dışarı çıkmayan insanları düşünmeye sevk edecek, onlara kendilerini bir birey olarak hissetmelerini sağlayacak yolu gösteren bir kılavuz. Bunu ilahi bir görev olarak kabul etmişti. Her insan Tanrıya karşı tek başına sorumlu olduğunu, bu yüzden sadece kendi yaptığı, kendi inandığı şeylerin sorumluluğunu taşıması gerektiğini insanlara anlatmalıydı. Hayattaki amacının bu olduğuna inanıyordu.

Bu yönde başlattığı tartışmalar hep iyi sonuç verirdi. Ustalıkla öncelikle konuya dolambaçlı bir yerden girer, sonra istediği şekilde yönlendirerek en azından insanların kafasında soru işaretleri yaratmayı başarırdı. Zaten bağımsız düşünebilmenin temel yolu kafadaki soru işaretlerine yorum getirebilmektir diye düşünürdü. Yorumları genellikle dinleyicilere bırakarak o köyden ayrılırdı; tecrübeleri daha fazla kalmasının kendisi için pek güvenli olmadığını göstermişti.

Bu son geldiği köyde etrafındakilerle son derece radikal bir tartışma açmıştı. Etrafındaki insanlar onu onayladıkça daha da coşmuş, onlara başkaldırmayı öğütlemeye başlamıştı. Ne yazık ki bir süre sonra ağanın adamları gelmiş, tekme tokat etrafındaki kalabalığı dağıtmışlardı. Az önce kendisini dinleyenlerden, onu onaylayanlardan hiçbiri onlara karşı çıkmamıştı. Bu onu ağanın adamlarının davranışlarından daha çok yaralamıştı.

Sıra kendisine gelmeden kaçmıştı. Bütün gücünü bacaklarına vererek koşmuştu. Bu olay ilk defa başına gelmiyordu. Daha önceki benzer olaylarda ya sığınacak bir kovuk bulmuş ya da peşindekiler onu izlemekten vazgeçmişti.

Bu sefer öyle olmamıştı. Arkasındakilerin onu yakalamaya kararlı oldukları belliydi. “O halde…” diye düşündü. Etrafındaki yeni açmış çiçeklere göz gezdirdi ve sonra da mavi gökyüzüne doğru kaldırdı bakışlarını. “Ölmek için güzel bir gün” dedi kendi kendine. Sırtındaki torbadan yatağanını çıkardı. Dudaklarında acı bir gülümsemeyle, gözlerinde kararlı bir bakışla, elinde güneş altında ölümcül bir şekilde parlayan yatağanıyla onları beklemeye başladı.

Hikayeciyi gömmeye tenezzül bile etmediler. Adamların başı olan kahya cesedin yanına geldi ve üzerine tükürerek, “Köpoğlu, bizi iyi uğraştırdı.” dedi. İki kişi kaybetmişlerdi. Hikayecinin cesedini hayvanlara bırakarak, ölülerini de yanlarına alarak köyün yolunu tuttular.

Yıllar sonra hikayecinin öldüğü yerde bir ağaç vardı. Bir gün iki gezgin bu ağacın yanına geldiler ve onu hayranlıkla seyrettiler. “Ne kadar da yalnız ve mağrur.” dedi gezginlerden biri. “Etrafındaki ağaçlara hiç benzemiyor. Bu yakınlarda hiç böyle bir ağaç görmemiştim.” diye ekledi diğeri. Gerçekten de bulunduğu özel olarak ağaçlandırılan alandaki ağaçlara hiç benzemiyordu. Etrafındaki birbirlerine benzer şekilsiz ağaçlardan çok farklıydı. Bir kişiliği var gibiydi. “Sanki gururlu duruşuyla etrafındaki ağaçlara örnek olmak istiyor gibi.” dedi ilk konuşan gezgin. Elini ağaca uzatmasıyla çekmesi bir oldu: “Ne kadar da sert yaprakları var. İğne gibi batıyor.”. Diğer gezgin düşünceliydi: “Sanki kimseyi kendisine dokundurtmak istemiyormuş gibi. Kendisini iyi koruduğuna şüphe yok.”. Ağacı biraz daha inceledikten sonra ekledi: “Rüzgarda eğilmemiş bile; baksana dimdik duruyor. Hiçbir şeyin kendisini eğmesine izin vermeyeceğe benziyor. Ne dersin bu ağaca bir isim vermeli, soyluluğuna, görkemine uygun bir isim.”. Fazla düşünmelerine gerek kalmadı. Ona “Felsefe Ağacı” adını verdiler.

Simyacılar felsefe taşı denilen maddeyi kullanarak kurşundan altın elde ederler. Kim bilir belki de Felsefe Ağacı da koyundan insan elde etmekte kullanılır günün birinde.
Beden ölebilir, ama ruh ölümsüzdür. Bazen bir ağacın içinde de yaşamaya devam edebilir ve soyluluğunu, gururunu bu halde yaşarken de gösterir.

kaynak : Bilinmiyor.

PAYLAŞ
Önceki İçerikMermer Yontucusu
Sonraki İçerikYoksul Çiftçi