Kemal Sayar: Modern Çağda İnsan Uyuşmak İstiyor

3
331

Prof. Dr. Kemal Sayar, Zaman’da yayımladığı Anestezi Çağı makalesiyle, The Secret gibi çok satan New Age tarzı kitapların etkisini mercek altına aldı. Ünlü psikiyatr, bu kitapların Türkiye’deki alıcısının ‘buhranlı orta sınıf’ olduğunu vurguluyor. 

Prof. Dr. Kemal Sayar, Zaman Gazetesi’nden Fatih Vural’la yaptığı söyleşide “Modernizmin ‘benmerkezci’ yapısıyla insanı firavunluğa götürdüğünü” söyleyerek  “Herkesin tanrılığa soyunduğu dünyada, adalet olmaz.” diyor.

İşte birbirinden farklı soruların cevap bulduğu söyleşinin ayrıntıları… 

Fatih Vural / Zaman Cumartesi


Zaman’da yayımlanan Anestezi Çağı adlı makalenizde “Modern çağda insan uyuşmak istiyor.” diyorsunuz. Bu unutma isteği niye, insan kendi üzerine düşünmekten neden korkuyor?

Buradaki temel dürtü, insanın unutmak istemesi. İnsan ölümle karşılaşmak istemiyor. Buna kendisini muktedir hissetmiyor. Ölüm ona kırılganlığını ve bu dünya hayatının sonluluğunu hatırlattığı için, modern insan nazarında neredeyse tiksinti veren bir şeye dönüşmüş durumda.

Ölümü unutma isteği, ontolojik bir sorun. İnsanın kendi varoluşuna ait korku nereden çıkıyor?

Hayatı haz eksenli kurguladığınızda, o hazzın bitişi insana dehşet veriyor. Modern insan ‘şimdi’ ve ‘burada’ felsefesini özümsüyor. Her şeyin tatminini çabuk istiyor. Dolayısıyla ‘sınama yeri olarak dünya’ düşüncesi, rahatsızlık veriyor. Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısındaki “Her canlı ölümü tadacaktır” ayetinden bile rahatsız oluyorlar. Bunu bilincimizin mahzenine hapsediyoruz. Hâlbuki insanı değerli kılan, öleceğinin bilincinde olması.

Makalenizde bahsettiğiniz The Secret gibi kitaplar, aşkın, bedenin ve mutluluğun ‘makbul’ olanını sunuyor. Bu kitaplara olan talep, varoluşuna dair sorulardan kaçan insanın, çatlaklarından sızanı engelleme girişimi olabilir mi?

Ruhumuzdaki boşluk büyüdükçe, maddi olanla doldurma gibi bir yanılsama içine düşeriz. Tüketim kapitalizmi, reklamcılık marifetiyle buradan ekmek yer. Başka bir insan olabileceğimiz yanılsamasını yaşatıp, bize o ürünü satar.

Homo economicus…

Evet. Bugün diyet endüstrisi, kozmetik endüstrisi ya da plastik cerrahi; başka bir bedene, kimliğe bürünebileceğimiz yanılsaması satıyorlar. Beden oymacılığı, bedenin arkasındaki insanı değiştirme yolundaki anlayış, bir ‘narinlik istibdadına’ dönüştü! Bize aşk satan bir romantizm endüstrisi var! İnsanlar aşkı, narsistik arzularının doyurulması olarak algıladığı için aşk da tahrif oluyor. Hâlbuki sevmek, almaktan çok vermektir. ‘Yalnızlık zamanı’ndaki aşk, tatmin üzerine kurulu.

Modernitenin insanı bu denli kırılgan yapması, yaşlanan ve ölüme yaklaşan insanın güçsüzlüğünün de ifadesi mi? Güzellik ve estetik endüstrisi üzerinden konuşursak, özellikle de kadınlar için?

Kadın üzerinden büyük bir savaş yürüyor. Kadınlara güzel ve narin oldukları zaman sevileceklerini fısıldayan bir suflör var.

Kim o suflör?

Beynelmilel kapitalizm! Kadınlar, bugün tüketimin önemli bir aktörü. Çünkü bu suflör, kadına ancak bedeniyle var olduğunu fısıldıyor. “Sen, bedeninsin. Nasıl göründüğün çok önemli!” diyor.

Bunun bir sonraki adımı yabancılaşma mı?

Türkiye’de insanlar, sosyal etkinlik olarak alışveriş mekânlarını gezmeye başladılar. Bu, büyük bir yabancılaşmadır. Alışveriş merkezlerinde insanlarla sohbet etmezsiniz. Herkesin işi vardır, alacağınızı alıp çıkarsınız. Oradan aldığınızla tamamlandığınızı düşünmek, en büyük yanılsamalardan birisi. Batı medeniyeti, mutluluğu maddi sacayakları üzerine kurmuş durumda; ama mutsuzluğa dair istatistikler roket hızıyla yükseliyor. Depresyon, intihar, endişe bozuklukları hızla yükseliyor. Haliyle mutluluk boş bir vaade dönüşüyor. İnsan ne kadar lüks içinde olursa olsun, ona alışıyor. En lüks arabadan, bir süre sonra o keyfi alamıyor. Mutluluğun tarifi değişmeli!

Ne olmalı?

Mutluluğu, insanın bazı değerlere sadık olarak yaşamasında, dünyayı bulduğundan daha iyi bir yer olarak bırakmasında aramak lazım. Kendini aşan yüce ideallere yönelmek arzusunda aramak lazım. Bunu ‘kendine yardım ideolojileri’nde bulamazsınız! Kendine yardım ideolojileri, bir New Age dini gibi, insanlara bu dünyada selamet ve kurtuluş vaat ederler! İnsanları ‘çabuk çözüm’ denen alıştırmalarla, daha iyi hissettireceklerini iddia ederler.

Bu anlamda, o ideoloji, Mevlânâ’yı da sekülerleştirdi mi?

Tabii. Batı’da, Mevlânâ böyle bir süreçten geçti. Batı’da Mevlânâ’yı işlerine geldiği gibi anlayan, onun metafizik derinliğine inmek istemeyen bir anlayış söz konusuydu.

NEFSİMİZLE BABİL KULESİ İNŞA EDİYORUZ

O anlayış, Türkiye’ye nasıl sirayet etti?

Türkiye’de orta sınıfların ruhsal bir buhranı var. Batılı eğitimlerden geçiyorlar, Batılı kurumlarda görev alıyorlar ve bir Batılı gibi yaşıyorlar; fakat manevi açlıklarını doyuracak kanal bulamıyorlar. Onun için kendi ülkelerindeki kaynakları istimal edecekleri yerde, yine Batı’ya dönüyorlar. Batı da buradan alacağını alıp, posasını bırakıyor. İnsanlar, geleneksel kaynaklar yerine, Batı’da ehlileştirilmiş ve paketlenmiş tasavvuf, Hinduizm, Konfüçyüsçülük yorumlarına sarılıyor. Ferrari’sini Satan Bilge, The Secret gibi kitaplar o kadar yüzeysel ki, Yunus’un ve Mevlânâ’nın sularından geçmiş bir insan, küçümser bu kitapları. Ama bunlar, uzun yıllar çok satan kitaplar oldu.

O türde kitaplara ‘alışveriş merkezi’ demeniz neden?

The Secret diyor ki: “Gir, evren süpermarketine. Güç mü istiyorsun, para mı diliyorsun, ev mi diliyorsun; onu dile ve al!” Yazarı materyalist bir dünyanın insanı olduğu için, okuruna da materyalist hedefler biçiyor! Huzur ve inanç, ‘makbul mallar’ değil!

Okuru, o yetmezliğin farkına varamıyor mu?

O yanılsama içine düşüyor. The Secret gibi kitapların insanlarda ortaya çıkardığı en temel hatalardan bir tanesi, yolunda gitmeyen şeyler için, insanı kendini suçlamaya yöneltmesi! Kanser olan bir insan, “Ben demek ki iyi enerjiyi çekmedim, kötüyü düşündüm; ondan kanser oldum.” diye düşünmeye başlıyor.

Bahsettiğinizi, Tanrı’yı ‘dışarıda’ bırakıp, kendini ilahlaştırmak olarak mı algılamalıyız?

Tabii. Modern çağ zaten insanın firavunluğa soyunduğu bir çağ! İnsan narsizmasının, kendine kendine tapınmanın üst boyutlara çıktığı bir çağ! Hepimiz kendi nefislerimizle Babil Kulesi inşa ediyoruz! ‘Ben’i ululamanın bu kadar yükseldiği başka bir zaman dilimi, insanlık tarihinde yok! İnsanlar kendilerini ululadıkça, Tanrı’yı aradan çıkarmak istiyorlar. İncil, “İnsanlar öyle bir kule yapmak istediler ki, şanı göklere erişsin, göklerle yarışsın ve Tanrı’ya insanın yüce olduğunu göstersin.” diyerek, insanın Babil Kulesi’ni inşa ettiğini anlatıyor. “Ben düşünce gücümle, kendim için bir şeyler yaratabilirim!” Herkesin tanrılığa soyunduğu bir dünyada adaleti sağlamak çok zordur! O dünyada herkes birbirinin kanını döker!

Paulo Coelho da Simyacı’da, insanın düşünce gücünün, evrenin gücünü arkasına alacağını söylüyordu. Bu, insanı hareketsizleştiriyor. Böyle bir halde, insan kendi başarısızlıklarında yıkılırken, aslında kendini değillemiyor mu?

Elbette.

Psikozlar orada mı başlıyor?

Bunun iki temel sonucu var. Birincisi, insanın bozgun halinde yaşadığı yenilgi ve kendini suçlama hissi çok büyüyor: “Ben yeterince iyi değilim!” Modern çağda depresyonun bu kadar yaygın olmasını, bazı bilim adamları, özeleştirinin zirve yapmasına bağlıyor. Etrafımızdaki insanlar bizden daha zengin ve başarılı diye baktığımızda; o yarışı kazanamıyorsak ve sadece bu dünya varsa, bu çok yıkıcı bir şeye dönüşüyor. Dolayısıyla insan mutsuzluğunu tırmandırıyor, bu kitaplar. İkincisi, insanlar bu kitapları okudukları zaman, “Ben istediğim zaman, istediğim şeyi çekebiliyorum.” dediğinde, sosyal dünyadaki adaletsizliği, haksızlığı düzeltmek için bir çaba vermiyorlar. Diyorlar ki, “Her şey psikolojik! Sosyal çevremi, düşüncemle değiştirebilirim.” Bu durumda, zulme maruz kalanlar, sistem tarafından etkisizleştiriliyor. Kapitalizm son numarasını oynuyor: “Sistemi, statükoyu değiştirmeye çalışma! Sen olumlu düşünürsen dünya değişir.” Politik özneliğimizi yok ediyor!

Popüler kültür, yaklaşık 30 yıldır sihir ve büyü gibi ögeleri sıkça kullanıyor. Dışarıda bırakılan üst iradenin yerine ikame edilen bir şey mi bu?

Çok doğru bir tespit! Büyüsel düşünce, çocuklarda vardır. İnsan büyüdükçe, o düşünceden uzaklaşır. Sebep-sonuç ilişkilerini kurar. İşte bu kitaplar bir yandan da bizi çocuklaştırıyor! İnsanın efor harcamasını reddediyor! İkincisi, tamahkârlığı kamçılıyor: “Daha çoğunu iste, daha büyük eve gir!”

Ama insan hiçbirine sığmıyor!

Sığamaz! Çünkü insan ‘yerleşme’ ve ‘uyum’ mekanizmalarıyla, bulduğuna alışır! Maddi haz asla sürekli tatmin vermez. İnsan ancak manevi hazlarla kendini var kılar. Ancak “Hayır, yeter!” diyerek olgunlaşabilir. Bizim, kanaatkârlığın, yetinmenin, sabretmenin erdemini öğrenmemiz gerekiyor. Dışarıdan gelenleri reddedebilmenin özgürlüğünü keşfedebilmemiz lazım!

 

Psikoterapi teknikleri, firavunluğa götürüyor!

Yan yoldan gitme, Mevlânâ’yı Mesnevi’den değil de Elif Şafak’tan öğrenme…

Elif Şafak’ın Aşk kitabındaki o 40 öğüt, herhangi bir New Age kitabından devşirilebilecek şeylerdir. Hiçbiri bu toprakların derinliğini yansıtan şeyler değildir!

Sosyal medyada, Mevlânâ’nın sözünü paylaşan bir insan, Hz. Muhammed’in benzer bir sözünü paylaşmaktan çekiniyorsa, bu neden kaynaklanır?

(Gülüyor) İşte bunun adı ‘light maneviyat’! İnsana herhangi bir sorumluluk, ödev, ahlak yüklemeyen; kolay giyinilip soyunulabilen bir giysidir, bu.

Üzerine yapışsın istemiyor…

Üzerine yapışsın ve mükellefiyetler getirsin istemiyor. Hz. Muhammed dediğiniz zaman, çok sağlam bir daireye mensubiyeti ifade ediyorsunuz. Mevlânâ, bazı mahfiller eliyle ‘light’laştırılıp hak etmediği bir bühtana maruz bırakıldığı için, onun ismini yazmakta zorlanmıyor! Hâlbuki Hz. Mevlânâ, bunu görmüş gibi “Ben, seçilmiş Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum / Biri benden, başka, buna ters söz naklederse / Ondan da, o sözden de bîzârım.” diyor. Ha, Mevlânâ Hazretleri’nin isminin bu kadar sık telaffuz edilmesinin bir faydası da var! Hakikati arayan insanlar, o kanaldan okyanusa yaklaşma imkânı buluyor. 11 Eylül’den sonra Batı’da en çok satan kitap, Kur’an-ı Kerim. Yaradan, bir rüzgârla, her şeyi değiştirebilir! Kendimize bir hedef tanımlayacaksak; bu, içsel huzur olmalı. Başarıyı artık Batılı kelime dağarcığıyla değil, fıtrata uygun haliyle tanımlamalıyız.

Fıtrî boşluklarından yaralanmış hastalarınıza nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?

Hayat tarzlarının ve içine girdikleri aşırı tüketici zihniyetin büyük boşluklar açtığını görüyorsam, bunu fark etmelerini sağlarım. Bugün psikoterapi, insanları statükoya eklemlemek gibi bir işlev de görüyor. Psikoterapi akımları, insan mutsuzluğunu tırmandırıyor.

Nasıl?

Tedavi etmeye çalıştığı derdi tırmandırıyor. İnsanların narsisizmini besliyor. Onları yeryüzünde firavunlar, tanrılar olmaya teşvik ediyor! Terapi odasından “Ben neymişim be abi?” diye çıkanlar, en ufak zorlukta tuzla buz oluyor! Modern psikoterapi de kimi mihrakların elinde, New Age ideolojileri gibi çok kolay pazarlanabilir, yüzeysel ve hızlı çözümler üreten bir enstrümana dönüşüyor.

Acı, insanları eşitleyen bir olgu. Ego yüklemesi, bu eşitleyiciliği bozmuyor mu?

Modern mutluluk tasavvuru, acının olmadığı, anestezik bir dünya vaat ediyor. Acı, insan varoluşunun kaçınılmaz bir veçhesi. Psikiyatrinin görevi de acıdan kaçmayı değil, acıyla yüzleşmeyi sağlamaktır: Uyuşturmak yerine, acıyı yerinde ve zamanında çekerek, ondan bir şey öğrenmek!

Kaynak: Zaman Cumartesi Eki 

  • Ateş KIVILCIM

    Derin düşünüldüğünde gerçek ifade edildiği gibi ,ancak batı her seferinde galip gelmesini biliyor ve istediği gibi yönlendiriyor,çareyi nasıl bulacağız önemsediğimiz gerçekleri biz nasıl kabul ettirmemiz gerekiyor işte işin sırrı burada olsa,galiba bir tanesini söyleyebilirim eyleme geçmede hastalığımız var, düşünceleri bir araya getiremiyoruz ,özenti hat safhada bir batılının söylemesi gerçeği ifade ediyor diye tanımlıyoruz,okumak,etüt etmek ve çok çalışmak .
    Başarmak yüzeysel düşünceden ziyade ,derin düşüncede yatıyor.