KİM DEMİŞ TARİH SIKICIDIR DİYE:))

0
110

Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken,suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse; eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün…

1500’lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu:

—İnsanların çoğu Haziran ayında evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı.Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu. (Gelinlerimizin ellerinde taşıdıkları “gelin çiçeği” taşıma hangi kültürden geliyormuş? Anadolu düğünlerinde gelinlerin elinde çiçek yoktur)

—Banyolar; içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten birşeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce’deki “banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın” (Don’t throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir. (Evlerimizde bulunan küvet banyolar hangi kültürden kaynaklanıyormuş?)

—Evin tuvalet ihtiyacı için avluda bir küçük fıçı bulundurulur, gece herkes bu fıçıda ihtiyacını giderir, sabah köyün uzak bir yerine domuz pislikleri ile birlikte dökülürdü. (İspanya’da da farklı değildi. Cervantes Don Kİşot kitabında bundan da bahsetmektedir.) Bizlerdeki gibi su ile teharetlenme olayı da yoktu. Halen yurt dışındaki tuvaletlerde teharet musluğu yoktur. Biz bu muslukları sonradan eklemişiz. (Evlerimizde bulunan alafranga tuvaletler hangi kültürden kaynaklanıyormuş?)

—Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’deki “kedi köpek yağıyor” (it’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşecek şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Yemek pişirme işlemi; her zaman ateşin üzerinde asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana birşeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse, artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.

Peas porridge hot

Peas porridge cold

Peas porridge in the pot nine days old

(Bezelye lapası sıcak

Bezelye lapası soğuk

Kazandaki bezelye lapası dokuz günlük) tekerlemesinin menşei budur.

—Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna ” yağ çiğnemek” (chew the fat) adı veriliyordu.

— Parası olanlar kalay kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmeleri ve ölümlere yol açılıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

—Çoğu insanın kalay kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında “Tabak ağzı ” (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

—Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafına toplanıp yiyip içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna “uyanma nöbeti” deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi. İnsanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir kemik evine götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında yaklaşık her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup bu zili dinlerdi. Buna “mezarlık nöbeti” (graveyard shift) denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur, bazıları da ölü zilci olurdu.

Kİm demiş tarih sıkıcıdır diye?:)….