Kısacık Ama Çilek Tadında

0
113

Zihnimizin işin içinden çıktığı, anı aklımızla değil, bedenimizle kavradığımız o müthiş ZAMAN aralığı… Saniyeler mertebesinde kısacık ama ÇİLEK tadında. Bazen yıllar kadar uzun, bazen de kısacık geliveren, ama belleğimizde her daim yer eden, kalıcı izler bırakan güzellikler silsilesi.

Yeter ki hissedelim, yeter ki farkına varalım. Anın gecikmesi, anın farkına varılması, her biri birbirinden güzel dokunuşların hayatımızdan gelip geçivermesi… Ne büyük kayıptır aslında! Düşünsenize… Öylesine güzel, öylesine kendine hastır ki onlar; farkına vardığınızda içinizi kaplayan sıcacık duygular sizi bambaşka alemlere taşır o kısacık anlarda. Tek yolu fark edebilmek ve çilek tadına varmaktır sadece.

Bebeğinizi kucağınıza ilk verdikleri anı hatırlayın bir kez; onun sıcaklığını hissettiğiniz, kokladığınız ve tenine ilk dokunduğunuz o harikulade anı. Üzerinden yıllar geçse de tadı asla unutulmaz. Aşkınızın sizi bir serçenin gözyaşları kadar sevdiğini söylediği anda hissettiğiniz o yürek çarpıntınıza ne demeli? Bir yılbaşı gecesi gökten düşen kar tanelerinin masum beyazlığını sevdiklerinizle paylaştığınız o müthiş an… Dudaklarınızda hissettiğiniz yaz yağmuru damlalarının içinizi ürperten ıslaklığı… Uzun zamandır özlemini çektiğiniz dostunuzun havaalanında size koşarak geldiğini gördüğünüz an… size sımsıkı sarıldığında dünyanın bir an için durduğunu hissetmediniz mi hiç? Kısacık ama anlam ve duygu yüklüdür her biri, çilek tadındadır.

Bazen de kalabalığın arasında kendimizi yapayalnız hissettiğimiz ”an”lar vardır. Umudumuzu yavaş yavaş yitirdiğimiz, bekleme sınırlarımızı sonuna kadar zorladığımız o zor anlar. Hep bekleriz bir şeyleri, birilerini dünyamıza yeni bir soluk katacak o gizemli insanları. Bu insanlar bazen bir sevgili olarak kucaklar bizi, bazen de hayat boyu kaybetmek istemediğimiz dostlar olarak sarar sarmalar üşüyen yüreklerimizi.

Aslında en önemli karşılaşmalar önce ruhlar tarafından hazırlanır. Bu bir tür karşılıklı telepatiye benzer aslında. Hani düşündüğümüz anda çalan telefon, hissettiğimiz anda dostumuzun kapıda belirmesi yada hiç alakasız bir yerde karşılaşmamız gibi. Henüz bedenler, gözler birbirini görmemiş ama bir şekilde hissetmiştir. Biliriz bir şekilde geleceğini ama yinede onu beklerken sabırsızlanır yüreğimiz, bir kuş misali kanat çırpar. Biran önce gelmesini, bir an önce dünyamızın karışmasını, belki de duygularımızın alt üst olmasını, o deli fırtınayı isteriz. Gitmek istediğimiz yerle, bulunduğumuz yer arasındaki mesafeyi yakınlaştıracağını umarak belki de kimbilir.

Genelde bu karşılaşmalar bizim dayanma sınırlarımızı zorladığımız o naif anlarımızda gerçekleşir, en dipte, en sonda olduğumuzu hissettiğimiz , duygusal olarak arınmaya ihtiyaç duyduğumuz anlarda.

Hayat bir oyundur aslında; bazen alabildiğice sert, bazen kırıcı ve uzun, bazen de şaşırtıcı derecede kısa. Paulo Coelho’nun On Bir Dakika adlı kitabında dediği gibi” bir AN hiçbir şeyiniz yoktur, bir sonraki AN kabul edebileceğinizden fazlasına sahipsinizdir”. O nedenle gerek o anları beklerken, gerekse kavuştuğumuz beklentilerin doyumsuzluğunu yaşarken, tadına varalım yaşamın. Aldığımız nefesin, yediğimiz yemeklerin, uyduğumuz uykunun, gördüğümüz rüyaların, kurduğumuz hayallerin, kısacası yaşamın hakkını verelim. Yani oyunu kurallarına göre oynayalım. Elde edemediklerimize yanacağımıza, elimizdekilerin kıymetini bilip, anların keyfine varalım. Saniyeler kadar kısa olsa da o anın büyüsünü uzatalım uzatabildiğimiz kadar içimizde; çilek tadının keyfine varalım.

Neden mi? Çünkü aslında anın kıymetini bilerek yaşamak, hemen peşinden tadına doyamayacağınız başka bir anı getirecek; yani farkına vararak yaşadığımız o muhteşem anlar yeni anlara kapı açacaktır.

İşte o zaman hayatın renkleri daha bir başka görünecektir gözümüze, dünya daha bir yaşanılası yer olacaktır gönlümüzde. Denemesi mi bedava, haydi anların tadına varmaya!

Sevgiyle en unutulmaz anlara…

Belgin Eryavuz