Kişisel emek ve duygusal tatmin

0
256

Geçtiğimiz hafta, irrasyonel tarafımız üzerine konuşmuş; hayatımızın pek çok alanında, mantığa aykırı biçimde hareket ettiğimizi söylemiştik. Kelimelerin çağrıştırdığının aksine, akıldışının her zaman olumsuzluktan ibaret olmadığını dile getirmiş; akıldışının beklenmedik bir cazibesi olduğuna dikkat çekmiştik.

Farkında olunmasa bile, mantığa aykırı her davranışın, kendisini itekleyen ve şekillendiren birtakım güçler sebebiyle oluştuğunu belirtmiş; davranışçı ekolün önde gelen isimlerinden Dan Ariely ve meslektaşlarının vurguladıkları gibi, bilincimizden saklı bu unsurların farkına vararak, yaşantımız üzerindeki kontrolümüzü ve etkinliğimizi artırabileceğimizi, daha iyi kararlar alabileceğimizi ve daha arzu edilir bir hayat sürebileceğimizi söylemiştik.

Bugün ve önümüzdeki birkaç hafta boyunca, bazı akıldışı davranışlarımızla yüzleşecek, bu davranışlarımızın sebeplerini keşfedecek ve nasıl “cazip” oldukları üzerine düşüneceğiz.

İş Gücü, Övünç, Sahiplenme Duygusu ve Aşırı Değer Atfetme Hepimiz fark etmişizdir; yaratmanın övüncü ve yaratılanı sahiplenme duygusu bir başkadır. Barizdir, acayip keyif vericidir. Baştan sona kendi ellerinizle yaptığınız bir yemeği düşünün veya tamamen kendi emeğinizle dekore ettiğiniz evinizi.

Marangozluk becerileniz varsa, adım adım kurduğunuz kitaplığı yahut çekmeceyi aklınıza getirin. Sanatsal ilgilerinizle tanınıyorsanız, kendinizi adayarak yaptığınız resmi ya da heykeli hayal edin. Zihninizde canlanan her ne ise, şüphesiz, sizin için çok kıymetlidir; herhangi birinin yaptığından veya hazır alınandan çok farklıdır. “Yaratmak”tan kastımız, bir şeyi, kişinin kendi kaynaklarıyla, emek vererek, iş gücü sarf ederek, “mesai harcayarak” yapması. Yaratıcılığımızdan ziyade, emeğimizi kullanarak bir iş çıkarmaktan söz ediyoruz. Şüphesiz, özgün yaratıcılık veya kişiselleştirme olanağı, yaratılarımızı bizim için çok “daha değerli” kılar, ama gerçek şu ki, bu unsurlar denkleme dahil olmadığında bile kendi işimizi, diğerlerinden “daha özel” buluruz. Dediğimiz gibi, esas mesele, iş gücünde. Yapılan deneyler, her adımı talimatlarla belirtilmiş, hiçbir varyasyona açık olmayan, herkesin tıpatıp aynı işi yaptıkları koşullarda bile (örneğin, lego setlerinden identik objeler oluşturulması gibi), bireylerin kendi “yaratı”larına daha çok değer atfettiklerini gösteriyor.
Kısacası, ne kadar çok emek yahut iş gücü, o kadar çok bağlılık.

Ariely, bu irrasyonel durumu “İKEA etkisi” olarak adlandırıyor. Malum, İKEA, “kendin pişir, kendin ye” tarzı ürünlerin anavatanı. Eğer aklınızdan “Burada irrasyonel olan ne?” diye geçiyorsa, geleneksel yaklaşımın, insanın minimum iş gücü sarf etmek üzere programlanmış olduğunu öngören varsayımını hatırlatalım. Basit ekonomik modele göre, efor sarf etmek; bizi güven alanımızdan çıkaran, arzu edilmeyen, sıkıntı ve stres yaratan bir durum; çünkü bizler, işten mümkün olduğunca kaçınan, rahatlık peşinde, tembel varlıklarız. Oysa, aksine, davranışçı ekolün ortaya koyduğu ve her birimizin de kendi yaşantılarımızda deneyimlediğimiz gibi, emek, insanın duyduğu övüncü artırıyor, sahiplenme duygusunu pekiştiriyor ve atfettiği anlamı yüceltiyor.

Bağlılığın gelişmesinde kritik önemi olan, belirleyici nitelikte bir unsur, işin tamamlanmış olması. Tamamlanmayan iş, aynı derecede sahiplenme duygusu uyandırmıyor ve aynı değeri taşımıyor.

Başka bir deyişle, ancak başladığımız işi bitirdiğimizde, yaratımıza dair duygusal tatmini deneyimliyoruz.
Peki, “İKEA etkisi”nin cazip tarafı ne?

Aklımıza gelen ilk birkaç artısını sıralayalım:

* Yaptığımız işten keyif almamız; emeğimizin, bize duygusal tatmin olarak geri dönmesi

* Daha çok potansiyelimizi kullandığımızda, yaptığımız işe daha çok bağlanmamız

* Daha fazla efor sarf edip işimize yaratıcılığımızı kattığımızda, yani, kişiselliğimizi kullandığımızda, daha çok haz duymamız

* İşin sonunda alınması beklenen doyumun, süreç boyunca başladığımız işi bitirmek üzere motivasyon sağlaması Farkına varmamız gereken çok önemli bir durumun altını çizelim: Kendi emeğimiz geçen işe atfettiğimiz yüksek değer öylesine içselleşmiştir ki, “yanlı” olduğunu fark etmediğimiz bu hissiyatı, diğerlerinin de yaşantıladığını zannederiz. Yani, işimizin herkesçe aynı şekilde değerli bulunduğunu varsayarız. Halbuki bu yalnızca, bizim içsel süreçlerimize bağlı olarak atfettiğimiz değerdir.

Günlük hayatımızda, sarf edeceğimiz uğraşı veya yaşayacağımız zorluğu düşünerek, birçok işimizi kendimiz üstlenmekten kaçınıyoruz. Örneğin, bahçe düzenlemesi yapmak yerine bahçıvan çağırıyor, yemek pişirmek yerine dışarıdan ısmarlıyoruz. Oysa araştırmalar gösteriyor ki anlık uğraş veya zorlukları olsa da, kendi işini kendin yapmak, uzun vadede kişiye mutluluk veriyor.

Bugün farklı bir şey denemeye ne dersiniz?

Kaynak: Ariely, D. (2011). The Upside of Irrationality: The unexpected benefits of defying logic at work and at home. London, UK: Harper Collins Publishers

Emre Konuk / İşte İnsan