Kişisel Gelişimin Derinliği

0
171

Kendi kendimi geliştirmeye çalıştığım tüm çabalarımın ve aldığım kişisel gelişim eğitimlerinin bana öğrettiği bir cümle ile ifade etmek istiyorum kişisel gelişim tanımını:

Bana dayatılan tüm öğretilerden kurtulduktan sonra, içimdeki kendi ben’imi tanıyıp onu gerçekleştirmeyi başarma sürecinin adıdır kişisel gelişim.

Hadi biraz açalım bu tanımı ve gelişimin derinliği nedir, ne olabilir bir bakalım…

Bir anne ve bir babadan doğarız hepimiz. Doğarken aciz bir varlık olduğumuz kabul edilir. Evet, anne sütüne, altımızın temizlenmesine ve pışpışlanmaya ihtiyacımız vardır. Artık nereden ve nasıl geliyorsak; bu dünyaya yabancıyızdır doğarken… Kendi kendimize yemek yiyip, kendi kendimize yürümek için meşakkatli bir sürece ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğuran için, hem bizim için geçmek bilmez zor bir süreçtir bu. Tüm hayvan türleri içinde kendi başına yaşayabilmesi için en uzun sürece ihtiyaç duyanlardan birisiyiz biyolojik olarak. Doğarken kendiliğinden bizimle gelen bu acizlik bir süre sonra öğrenilmiş acizliğe dönüşür. Küçüklüğümüzden itibaren yapabildiklerimizden çok yapamadıklarımızı öğreniriz.

“Aman elleme, tutma, yapamazsın, ayıp, gelme, gülme, ağlama, sus, kıpırdama vs. vs”

Yedi yaşına kadar sosyalleşme yetisini tamamladığı öngörülür bir çocuğun. Tam da tersi o yaşlarda koruyucu olmak adına her şeyden, herkesten kaçırılırız. Engellene engellene acizliği öğrendiğimizin farkında olmadan büyür, iki ayaküstünde durmaya başlarız. Bir bakmışız ki yaş ergenliğe ermiş. Eğitim, öğretim, okul, sınav, meslek, iş, evlilik, çocuk derken kalıplanmış ve dayatılmış kimliklerle ayakta duruşumuz bir başka bir manaya doğru yürür gider. Çoğunlukla iş, evlilik, çocuk sahibi olduktan sonra durup bir geriye doğru bakarız. Ve sorular başlar.

“Neredeyim, hayatım bu mu, bu ben miyim, bu çocuklar nereden çıktı, şu Allahın cezası patrona neden katlanıyorum, yanımdaki bu eş denilen huysuz da kim, hayatım bu acılarla mı bitecek vs vs.”

İşte bu dönemi yaşayan, bu soruları kendine sormaya başlayan ve kendisi olmadığının acı süreçlerle farkına varan bir sürü birey için yeni sorular oluşur artık.

“Mutlu hissetmek için ne yapmalıyım ve sırtımdaki gereksiz yüklerden nasıl kurtulmalıyım?”

Bu tablonun dışında kalanlar mutlaka mevcut. Fakat özellikle ülkemizde yaşayan, bizim kültürümüzün ürünü bireylerin büyük çoğunluğu; sorulan bu zor sorular sonucu; kendisi olmadığını, çalıştığı işte mutlu olmadığını, sözüm ona seçtiği eşe artık katlanamadığını, inançlarının kendisine yetmediğini ve asıl olması gereken kendisiyle, ortalıkta dolaşan ve adını taşıyan kişinin arasında uçurumlar olduğunu fark eder. Bunu fark edip kabul edene ne mutludur ki, sorunu bilinç üstüne bir parça daha çıkarmıştır. Oysa buzdağı misali yüzde doksanı su altında yaşayan bilinçlerde; psikolojik sorunlar, mutsuzluklar, başarısızlıklar başlar. Tanımlanan, tanımlanmayan bir sürü patolojik kişilik tipi gezer dünya üstünde. Bilinç ile bilinçaltı arasında şiddetli bir geçimsizlik söz konusudur çünkü… Su altında kalan dediğimiz yüzde doksanlık bilinçaltı, bastırıldığı kadar mutsuzluğumuz artar. Bilinçaltını üste çıkartıp, süper bilincin gelişimi tamamlanmadığı süre iç çatışma devam eder.

İşte bu tablonun içinde, psikiyatr taleplerinde patlama yaşanan, ama bir türlü de çözüm bulunamayan mevcut sistemin içinde, kendiliğinden doğan engellenemez bir süreçtir kişisel gelişim çabaları ve eğitimleri.

Neden ihtiyaç duyulmakta kişisel gelişim eğitimlerine? Yıllar ve yıllar boyu zaten inanılmaz zorluklarla, masraflarla eğitim sistemi denilen çarkın içinde öğütülüp durduk oysaki. Eğitilmedik mi, bitmek bilmez sınavlara girmedik mi, diplomaları duvarlara asmadık mı, kendimiz tanımak için aynalara bakmadık mı, giyinip süslenmedik mi, kendimizi pazarlayıp karşılığında güya çıkarlar sağlamadık mı? Hoş görünüp, pastanın en güzel dilimi için yalanmadık mı tüm diğerlerine karşı?

Her şeyi öğrendik, bizden kilometrelerce uzaktaki kentlerin adlarını, sonsuz matematik denklemlerini, bir patrona yaranmak için nasıl yaltaklanacağımızı, eşlerimize nasıl en doğru yalanlar söyleyeceğimizi, kendi kendimiz nasıl avutup kandırabileceğimizi… Öğrendiklerimizin ucu bucağı yok. Ama bütün öğrendiklerimizi şimdi kişisel gelişim eğitimlerinde silmeye çalışıyoruz işte… Neden? Nerde yanlış yaptık biz?

Bir sürü öğretide, eğitimde, bilimsel çalışmada, terapide yapmaya çalıştığımız şey; mutasyona uğramış bugünkü ben’imizden kurtulup, kendi gerçek ben’imize geri dönmek. Tüm çabalar bunun için. Kişisel gelişim adı altında yapılmaya çalışılan bir sürü şekil ya da ritüelin bizim yani dünyanın dışımızda bir kaynağı var mı, bugün itibariyle bilimsel gerçeklikte bir yanıt vermemiz, amacını aşan ifadelere kadar gidebilir. Şimdilik o ifadeleri kullanmak için mevcut mantığı çok da zorlamadan küçük taşkınlıklar yaparak yola devam etmek en uygunu olacaktır. Masum, küçük, aykırı sorulardan ve cevap aramalardan zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Bu sorulardan bir tanesi de değişimin nasıl ve hangi boyutta gerçekleşmesi gerektiğidir.

Atalarımızdan bize kalan bir sürü kalıtın arasında en kritik olanı; yaşamak için saldır ve yok et emirlerini de taşıyan, bizi belli kalıplarda yaratımladığını düşündüğümüz DNA’larımızdır. DNA’larımız da değişen bilincimizle birlikte ciddi bir değişim süreci yaşıyor. Geçmiş binyıllarımızın eserleri içinde affedilecek olanlarını saymamızın sanırım imkânı yok. Artık her şeyi affedip, kendimizden özgürleştirmeye çalıştığımız ve bize bağlı kordonlarını kestiğimiz şeylerin içinde neler yok ki? Hayatı bize ilk olarak aynalayan annemizle ilgili anılarımız, elimizden oyuncağımızı izinsiz alan biricik kardeşimiz, gözümüzden acıyla yaş döktüren ilk aşkımız, harçlığımızı hep kısıntıda tutan dokunup ulaşamadığımız babamız, ille de ilk ve son ilişkimiz olacak dediğimiz eşimiz, maaşımıza bir türlü zam yapmayan patronumuz… Bu konuda her bireyin sadece kendisine ait olan özel bir listesi var. Her listenin içinde de başlı başına bir evren var; kendine özgü ve eşi olmayan.

Neden insanoğlu duygularını zamanında kontrollü olarak yaşayıp, bulunduğu anın hakkını veremiyor ve acılarda tıkanıp kalıyor? Çünkü insan hiçbir zaman iyi ile kötü arasındaki gerçek dengeyi kurmayı beceremiyor. (İyi ile kötü diye tanımlamak aslında çok klasik bir yanlış tanımlama ama anlamsal eksikliğine rağmen şimdilik kullanmaya devam edeceğim.)

İyi ile kötünün dengesi konusunda verilebilecek örnekler trilyonlarcadır ama bir tanesi bile benim derdimi anlatmaya yetecektir sanırım. İnsanoğlu atomu parçalamayı başardı ama onun merkezindeki muhteşem enerjiyi, gitti yok edicilikte kullandı. Milyonlarca insanın ölmesine ve acı çekmesine sebep oldu atomun parçalanması. Bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mıydı bu müthiş buluşun? Hayatın kaynağına ait bu kadar önemli bir bilginin böylesine kullanılması sanırım kendi kendisini cezalandırmaktan başka bir şey değil. Çünkü ölüme olan eğilimimiz, hayata olan eğilimimizden daha güçlü. Bu bir ceza değilse başka nasıl tanımlanabilir bilemiyorum.

Oysa evrenin en sihirli temel yasası neslin sürdürülmesidir. İnsan bir kuşaktan diğerine geçerken yenilenirken bir taraftan da DNA’larında taşıdığı yok etme güdüsünü her kuşağa aktarıyor otomatik olarak. Her yeni kuşak yok etme güdüsüne uydurma yeni nedenler buluyor. İnsan, içindeki bu canavarla hem ömrü boyunca bir taraftan savaşıp yok ediyor, hem bir taraftan seviyor. Sevmekle var ediyor, var oluyor ve sonunda ölüyor. Ne yazık ki kendi ölüm gerçeği de engel olamıyor insana başkalarını yok etme konusunda. Yok etme güdüsü; bir canavar gibi insanla boğuşarak yoluna devam ediyor. Haset, kıskançlık, nefret gibi çocuklar doğuran bu canavarı içinde taşıyan çocuklar doğurmaya devam ediyoruz tüm iyi niyetli diğer katkılarımıza rağmen. Çünkü kendimizi gerçekten mutlu etmediğimizde, yok etme ve cezalandırma içgüdülerine teslim olan bir yapıdayız. Bir sürü bilinçaltı doyumsuzluklarının sonucu olarak dışarıdaki her şeyi vur-yok et emri veriyor doğamız ne yazık ki…

Zihnimizde ve zerrelerimizde sadece yok etme güdüsünü taşımıyoruz şüphesiz. Çok derinlere yerleşmiş güçlü bir arzu var ki; o da örnek olacak kusursuz saflık ve iyilikte kuşaklar yetiştirmektir. Bunun yolu; kişisel gelişimlerle toplumsal gelişime ulaşmaktır. Arzuladığımız bu iyilik ve barış kuşağının şu an taşıdığı kalıplanmış ve belli özellikler taşıyan DNA dizilimi, geçmişten bugüne yaşadığı tüm sürecin üzerinde üstün bir hıza sahip ivme ile zıplayarak değişmek zorundadır ki; gerçek değişim yaşanabilsin. Hadi olumlu düşün, düşün ve yarat telkininden önce bu yaratmanın oluşma gerçekliği nereye kadar vardır ve bilimsel olabilirliliği nedir’e bakmak gerekli mutlaka.

Sözel ve bilgisel olarak kendimize ulaşmak, değişmek, gelişmek istemini belirtmek çok zor bir şey değil başlangıç olarak. Bu istemi dile getiren ve bu konuda bilgi transferine, danışmanlığa, yardıma başvurmaların sayısı ciddi olarak artış göstermekle birlikte bunu gerçekten başaracak adımları atmak öyle çok kolay bir edim değil pratikte. Hep söylemekten bıkmadığım, kendi kendime tekrarlayarak unutmamaya çalıştığım bir cümle var:

Bilmek başka, bilgelik başka…

Kişisel gelişimin her şeyde olduğu gibi aşamaları var. Önce, kendinde yolunda gitmeyen bir şeyler ya da sorunlar olduğunu keşfediyorsun. Bu bir farkındalık aşaması diye tanımlanabilir. Bu keşif, sorunun çeşitliliğine bağlı olarak farklı dozlarda sarsıntı yaratıp, tepetaklak ediyor bizdeki pek çok şeyi. Çünkü buzdağının altına ayna tutup su üstüne çıkarıyoruz. Hayatımızda geçmişten bize uzanan bağlar ve olaylara bağlı durumlardır bunlar genellikle. Kolay kabullenilemeyen bu tespitleri yapmak gerçek bir cesaret istiyor… Sonra eğer yapabiliyorsak oturup bu tespitleri kabulleniyorsun. Bu da çok önemli ve zor bir aşamadır ki, genellikle o bağlar ve olaylardan, hatalardan kopmamak için inkâr ya da kabul etmeme durumu yaşanabiliyor. Büyük bir çoğunluk, daha bu aşamada sorunu çözemeyeceğini düşündüğünden teslim olup bir değilleme-inkâr- ret seviyesinde tıkanıp kalabiliyor. Sonraki aşamaya yıkmak adını verebiliriz. Eğer gerekiyorsa tüm hayatımızı yıkmak zorunda kalabiliyoruz. Bir nevi ölüm gibidir bu yıkma eylemi ve tüm ölümler gibi acı verir. Aslında ölene değil de o ölüme tanık olanlara daha fazla acı veriyor sanırım. Ölümünü yaşayan birey; özgürleşiyor bu yıkma eylemleriyle. Ama bu ölümü izleyen insanların, bu kayıptan dolayı canları ciddi şekilde yanıyor ve tepkiler yağmaya başlıyor. Verilen kararlardan geri çekme çabaları, yalvarmalar hatta tehditler söz konusu olabiliyor bu dönemde. Bu aşamada gelişim yolunda olan kişi, merhamet dediğimiz iki tarafı da kesen kılıç gibi bir duygunun esaretinden kurtulamayabilir. Ötekileştirdiğimiz tüm her şeye ve öncelikle kendimize karşı acımasız olmak; klasik tanımına göre bir zulüm eylemi gibidir. Fakat bütünsel anlamda kontrolü ve dengesi sağlanmadığında iki tarafı da kesen kılıç; tam da tarifidir merhametin, çünkü ölçüsü kaçtığında bütün taraflara ayrı zararlar verir.

Yıkma eylemini gerçekleştirebilen ve özgürleşen birey yeni doğmuş olan kendi benliğine bir yol çizme aşmasına gelir. Bu aşamada bütün eski yüklerden bilinç ve benlik olarak kurtulmuş olmalı ki tertemiz bir yol üzerinde yürüyebilsin. Ancak bu yol, gerçek kendi yoludur bireyin. Yola başlarken bir yol olduğunu bilerek başlanır ama gerçek bilgelik ve gelişim, yoldan ayrı durarak yürümek değil, yolun kendisi olup akmaktır.

Yol olup akmak, bireyi ulaşacağı potansiyel noktaya götürebilir ancak ve bu noktada mantığa tersmiş gibi gelen bir durum meydana gelir ki o da şudur:

Yolun nereye varacağı belli değildir sen yolun kendisi olduğunda… Ve yollar aslında hiçbir yere çıkmaz.

Bu bir paradoks cümle ve durum gibidir ama çok da nettir aslında. Her yol ancak ve ancak o yolu yürüyen, ya da o yol olan kişiye özel ve bilinmezdir. Yolun nereye çıkacağı başka bir kişi tarafından tariflenemez, sadece o yolda yürüyen tarafından deneyimlenir. İşte bilmek ile bilgelik arasındaki fark budur. Bilmek bilgiye sahip olmaktır, bilgelik o bilgi ile özdeş olup akmaktır, anda yaşamaktır.

Aşamaları kabaca tariflemeye çalıştığımız gelişim yolu, bu aşamalardan geçerken yıkılıp değişen her şeyin sonucunda; zihnimizden, hücrelerimize ve hormonlarımızdan DNA’larımıza kadar geniş bir çerçevede değişimler yaratır, yaratmalıdır da.

Öz bulunmadan töz olunmaz. (Bağımsızca kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan.) Aksi takdirde geliştim, değiştim zannıyla, bir kendini kandırma söz konusudur.

Kişisel gelişim; gerçekte bu kadar derin boyutlarda olmadığı zaman, kendini aynı fotoğrafla yeniden çerçevelemekten başka bir şey değildir. İçindeki fotoğrafın aynı olduğu farklı çerçeveler; dünyanın gerçek ihtiyacı değildir. Toplumsal gerçek gelişim için; dünyanın ortak algısının yeni stil bir makyaja değil, yeni ve saf bir yüze ihtiyacı vardır.

Bu derinliği yakalayıp, yeni yüzlerimizle yeni zamanın ruhunu oluşturmak ve yollarımızla buluşmak dileğiyle…

Yazar: Nesrin Dabağlar