Kur’an-ı Kerim’de İd,Ego ve Süperego Var Mı?

0
480

Freud’un tüm düşüncelerine katılmam mümkün değil ancak 1736 yılında “ Ego ve id “ adlı yapıtında açıkladığı id- ego ve süperego’ dan oluşan yapısal kişilik kuramını benimsiyorum. Bu kuramın islam kültüründe Nefis (Arzu)–Benlik–Vicdan üçlemesiyle benzeşmesi çok ilginç.

İd, ruhsal yapı modelinin temelini oluşturuyor. Tüm insanlarda ortak olan açlık, susuzluk, cinsellik, gibi temel biyolojik içgüdüleri, arzuları ve dürtüleri içeren, sevme, sevilme ve annelik gibi doğuştan var olan psikolojik gizil güçlerin tümüdür.

Freud id’i kişiliğin şımarık çocuğu olarak tanımlar. Gerçektende id, insanın normal sayılabilecek isteklerinin yanı sıra hiç olmadık zamanda asla olmayacak şeyleri isteyebilecek kadar bağımsız öznel bir yaşantı dünyasıdır. Bu istekler, insanın değerleri ve kişiliği ile uyumlu olabileceği gibi olmayabilirde. İd, isteklerinin mantıklı olup olmadığını hiç sorgulamadan sadece ister. Bu durum id de gerçekleşmeyen isteklerin neden olduğu bir enerji birikimine ve gerginliğe neden olur. İd kendisinde biriken bu enerjinin oluşturduğu gerginliğe katlanamaz ve gerilimi bir an önce sonlandırmak için fazla enerjiyi boşaltmak ister ki buna haz ilkesi denir. Örneğin tuvalet ihtiyacımızı belli bir süre erteleyebiliriz fakat bu sürenin sonuna doğru gerilim tırmanır ve sonunda mutlaka tuvalete gitmemiz gerekir. İhtiyaçlarımız engellendiğinde ya da geciktiğinde gerilim artar, karşılandığında ise rahatlarız. İd doyumun engellenmesi bir yana ertelenmesine bile katlanamaz dolayısı ile id daima acıdan kaçar ve zevke yönelir. Eğer işlerimizi erteleme eğilimimiz varsa bu işlerin bize zevk vermeyen ya da en azından o an için haz duymadığımız işler olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çok sevdiğimiz bir sanatçının konserini izleme ya da çok değer verdiğimiz biriyle görüşme konusunda ise bırakın ertelemeyi, hazırlıklara önceden başlarız. Kıyafetim nasıl, saçlarım düzgün mü? Aman geç kalmayalım gibi tatlı bir telaş içinde oluruz. Neden? Çünkü huzur duyuyoruz, çünkü tüm duygu, düşünce ve davranışlarımızın temelinde acıdan kaçıp zevke ulaşmak vardır fakat bazı acı veren konularda ego ( id’ in hoşuna gitmese de ) sabırlı davranır. Çekilen acıların veya acıyla ilgili ödenen bedellerin yakın gelecekte biteceğine ve sonunda huzurlu olabileceğimize dair inancımızdan dolayı ego belli bir süre acılara katlanmayı tercih eder.

Ego (Ben, Benlik, Kendilik), Zekânın geliştiği yerdir ve birçok önemli yürütme işlevini yerine getirir. Yaşamımıza yön veren bilinçli varlığımızdır. Gerçeklik ilkesine göre çalışır. Çevresindeki nesne, kişi ve olaylarla nasıl ilişki kuracağını seçer. Hangi içgüdülere ne biçimde doyum sağlanması gerektiğine karar verir. Ego yönetmendir. Freud id’i ata benzetir. Ego da at üzerindeki binicidir.

Ego, bir yandan iç ve dış gerçekleri algılamaya çalışırken diğer yandan id ve süperegonun isteklerini kontrol eder. İd’in her isteğinin hemen yerine getirilmesi, dürtülerinin hemen doyurulması mantık dışı ve olanaksızdır. Ego, id in isteğini şartlar oluşuncaya dek bastırır ve bu arada ihtiyacın giderilmesi için mantıklı tasarılar geliştirmeye çalışır. Örneğin; Resmi bir davete gittiniz. Davette müdürler, müdür yardımcıları ve meslektaşlarınız var. Karnınız açlıktan gurulduyor fakat yemek servisine 45 dakika var. İd der ki, “ Açım, beni doyurur musun? “ ki, id genelde bu kadar kibar değildir, şımarık bir çocuk gibi “ Beni hemen doyur “ der. Süperego ise “Toplum kurallarına uymalısın. Diğer insanlarla aynı anda yemeğe başlamalısın. Yoksa çok ayıp olacak, küçük düşeceksin.” der. Ego ise id ve süperegoyu dinledikten sonra düşünür ve derki, “ Resmi bir davettesin ve davranışlarına dikkat etmelisin fakat bu arada yemeğe kadar açlığını yatıştıracak bir şeyler yemelisin yoksa iyi olmayacak. En iyisi hiç kimsenin dikkatini çekmeden mutfağa git ve bir iki dilim bir şeyler atıştır ve salona gel. “

Ego, (Bilinç, hafıza, düşünce, analiz, problem çözme, sonuçlara ulaşma, doğru kararlar alma ve uygulama işlevleriyle) id ve süperego arasında uzlaşma sağlayarak insanın güvenliğini, dengesini ve huzurunu sağlar. Eğer ego sağlıklı değilse, gerçekleri algılarken ya göz ardı ederek algılar, ya tahrif ederek ya da inkâr eder algılar. Hatalı algı sürecinde genellikle problem oluşur ve gelinen sonuç çoğunlukla hüzündür. İrade ve bilinç mekanizmalarımızı kullanarak ego muzun hatalı algı ve tepkilerini minimum düzeye indirebiliriz. Ego’yu ata benzetecek olursak bilinç ve irade atın binicisidir. Eğer irademizi kullanamazsak ego yoldan çıkar ve oyun başlar. Tıpkı Hz. Adem ve Hz. Havva da olduğu gibi.

Araf 19 “Ey Adem, .sen ve eşin cennette oturunuz, istediğinizi nerede bulursanız yiyiniz. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. “

Allah, cennette onca izin verdiği şeylerin yanında sadece yasakladığı ağaca yaklaşmamalarını istemişti. (Kur’an bu ağacın hangi ağaç olduğunu belirtmemiştir.) Bu yasak Hz. Adem ve Havvanın iradesini geliştirecek, kendileri için belirlenen sınırda durmasını sağlayacak, arzularına ve ihtiraslarına karşı direnmesini öğretecekti. Tam bu sırada şeytan sahne alıyor ve oyun başlıyor.

Araf 20- “Fakat şeytan, gözlerinden saklı tutulan ayıp yerlerini meydana çıkarmak amacı ile onlara şu sözleri fısıldadı. Rabbiniz, ya melek olarak kalmamanız ya da burada sürekli kalacakların arasına katılmamanız için size bu ağacı yasakladı. “ dedi ve ayrıca Onlara,

Araf 21- “Ben gerçekten sizin iyiliğinizi istiyorum” diye yemin etti.

Hz. Adem ve Hz. Havva, Cennete sürekli kalmaya dair yoğun isteklerinin ve şeytanın büyüleyici yemininin etkisiyle şeytanın kendilerine düşman olduğunu ve asla onların iyiliğine bir şey düşünmesinin ve yapmasının mümkün olmayacağını unuttular. Şeytanın tahrikine kapılarak Allah’ın kendilerine yasakladığı o ağaca yaklaştılar ve meyvesinden yediler.

Araf 22- “Böylece onları aldatarak alta (Önceki mevkilerinden aşağıya) düşürdü. Ağacın meyvesinden tadar tadmaz, ayıp yerleri meydana çıktı. Bunun üzerine cennet yaprakları ile örtünmeye koyuldular. Rabbleri onlara şöyle seslendi:”Ben size o ağacı yasaklamamışmıydım, şeytanın açık düşmanınız olduğunu size söylememiş miydim?

Tuzak gerçekleşmiştir. Şeytan, tatlı vaadleriyle Hz. Adem ve Havva nın ihtiraslarına yüklenerek, nefislerini ( İd’lerini ) güçlendirmiş, sahte yeminiylede iradelerini zayıflatarak, egolarının yanlış karar vermelerini sağlamıştır.

23- “Adem ile eşi dedi ki; “Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz. “

24- “Allah dedi ki, “Oradan aşağıya ininiz, şeytan ile siz birbirinizin düşmanısınız, sizler belirli bir süre yeryüzünde barınacak, geçineceksiniz. “

25- “Orada yaşayacak, orada ölecek ve tekrar diriltilerek oradan çıkarılacaksınız.”

Bembeyaz kalamıyoruz. Eğer iyilerdensek, en kirlendiğimiz nokta, egomuzun en fazla yoldan çıktığı noktadır ki o noktanın rengi beyazın en gri tonudur. Ya siyahtaysak? En açık tonumuz yine gridir fakat o gri bizi kurtarır mı bilemem. Kendimizi ne kadar geliştirsek de, insan olmamızın gereği olarak bir takım zafiyetlerimiz olabiliyor. İşte o zafiyetlerimizden biri; İnsanın gerçeği hiçbir zaman egosuna yetişemiyor. Çünkü, Ego her zaman var olandan daha fazlasını istiyor. Bunu hayallerimizde görebiliriz. Ego her hangi bir konuyla ilgili bedel ödemeye geldiğinde sınır çizerken herhangi bir şeyi istemeye geldiğinde sınır tanımıyor. İnsan isteğinin kölesi olmadan istemeyi bilmeli. İsteklerinden vazgeçmemeli fakat istediği an vazgeçebilmeli. Vazgeçebilecek kadar özgür ve güçlü olabilmeli. Eğer insanın vazgeçemeyeceği kadar bir isteği varsa o isteği ile ilgili gerçeği iş işten geçmeden tam olarak görmesi pek mümkün olamıyor. Çünkü İnsanın istediği şeyle ilgili gerçeğe en yakın olduğun an, istemeye en uzak olduğu andır genelde. Ego gerçekleri göremediği sürece oyunun dışına çıkamaz ve zihin gerçeği deşifre etmedikçe değişim gerçekleşmez. Biz olayın içindeyken, ego sürekli uyanık olmalı. Şeytan, insanların en son bakacakları yer olan ego ya gizlenir ve uyuyan egoya, gerçekleri görmemesi için elinden geldiğince ninni söyler. Şeytanın bir diğer önemli özelliği ise, kendi sözlerini sanki biz düşünüyormuşuz gibi bize yutturmasıdır. Bazen aman Allahım bu kötü şeyleri ben mi düşünüyorum. Nasıl bu kadar iğrenç olabiliyorum? Diye hayıflandığımız olur ya aslında onları biz düşünmüyoruz. O iğrenç şeyleri o fısıldar bize. Fakat onun etkisi fısıltıyla sınırlıdır. Ne akıl ne ego asla kendi sorumluluklarını onun üzerine atamaz. Yaptığımız ve yapmadığımız her şeyden biz sorumluyuz. Her an yüreğimizde olup bitenin farkında olmalıyız. Olympos dağındaki tanrılar, mutluluğu neden yüreğimize saklamışlar acaba?

Süperego, Kişiliğin en son gelişen sistemidir. İd’den gelen içgüdüsel dürtüleri ( Ego aracılığı ile ) gerektiğinde bastırır ve yönlendirir. Toplumsal değer yargılarını, bireyin kendi seçimleri olan doğru yanlış normlarını ve kişinin ulaşmak istediği ideal ben’ i temsil eder. Süperego, aileden, çevreden, arkadaşlardan, okuldan ve etkilendiği her şeyden, insanın değerler dosyasına yazılan anayasa maddeleridir. Süperego. Kişiliğin vicdani, ahlaki ve adaletli yönüdür. Kusursuzluğa ulaşmak ister ve ideali temsil eder. Olayların analizini benimsediği değerlere göre yapar ve neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verir. Süperego; yanlış yaptığımızda hissettiğimiz suçluluk duygusu, doğru yaptığımızda ise hissettiğimiz huzurdur. “ Yapma “ diyen annemizin sesidir. Değer verdiklerimizin sitemleridir. İçinde yaşadığımız toplum kültürünün yazıya dökülmemiş kanunlarıdır. Kendi değerlerimizin içimizdeki sözcüsüdür.

İd, istisnasız tüm isteklerimizin oluştuğu yerdir. Süperego, değerlerimizin yazıldığı anayasa kitabımızdır. Ego, İsteklerimizle, değerlerimiz arasında denge sağlamaya çalışır. Bir yanda id’in istekleri, diğer yanda Süperegonun değerleri arasında zaman zaman tost makinesindeki tost gibi sıkışıp kalan ve çözüm bulmak için id ve süperegoyla uzlaşma zemini arayan iç sesimizdir ego. Sağlıklı ve güçlü ego, zorluklara ve strese dayanıklıdır, hedeflerine ulaşma karalılığına sahiptir. Engeller karşısında kolay kolay pes etmez. Ruhsal çatışmaları ve duygusal sorunları çözümlerken gerçeklere göre düşünür.

Ego zayıfladığında oyun başlar. Oyun siyah ve beyaz arasındadır. Ve genelde siyah kazanır. Zayıf ego iki siyah tehlike ile karşı karşıya kalır. Birincisi; İd’in yerli yersiz isteklerini dengeleyemez ve kontrolsüz davranarak kendisini zor ve utanç verici durumlara düşürür. İkinci siyah tehlike ise; süperegonun tüm emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışarak, dış referansların, toplumun, millet ne derlerin adeta kölesi haline gelir. Süperegonun içerdiği değerler, başkalarının değil insanın sadece kendi özgür iradesiyle onayladığı ve içselleştirdiği değerlerden oluşması gereklidir. Özgüvenleri, daha önce olumsuz olaylar nedeniyle yeterince gelişmemiş ya da azalmış olanların süperegolarında “ Milletin ne düşündüğü, ne dediği, ne istediği her şeyden çok daha önemlidir ve milletin sevgisini, onayını kaybedersen mutlu olamazsın” yazıyor. Örneğin moda ve marka takıntısı olan insanlar. Elbette ekonomik güçle orantılı olarak mümkün olduğunca alınan ürünlerin kalitesine ve estetiğine dikkat etmek doğaldır ancak bu kaliteli tüketimi diğer insanların bilmesini sağlamak ve bununla bir üstünlük hissetmek işte bu gösterişe girer, bunun temelinde başkalarının gözünde daha değerli olma, onaylanma yani dış referanslar vardır.

Kendini başkalarıyla kıskanarak kıyaslamak rahatsız isteklerdir. Elbette insan kendini değerlendirirken başkalarını da analiz edebilir fakat analizin temelinde kıskançlık yoktur, gıpta etmek vardır. “ Onda gördüğüm olumlu özellikten dolayı o’nun adına seviniyorum. O özellik bende yok diye kendi adıma üzülmeden o özelliğin bendede olmasını istiyorum” şeklinde düşünmek gıpta etmektir. Örneğin Bilgi, genel kültür, yabancı dil, iyi bir meslek gibi yaşamımıza olumlu katkılar sağlayacak alanlarda insanlara gıpta edebiliriz, siyahın gösteriş tuzağına düşmeden başarılı olmak ve gelişmek adına çaba gösterebiliriz fakat aynı isteklerin temelinde desinler varsa bu rahatsız ve siyah bir istektir.

Onaylanmak, beğenilmek, takdir edilmek doğal bir istektir ancak bu doğal biçimde gerçekleşmeli. Örneğin Üniversite mesleki eğitim alınan bir yerdir, oraya “ Ne zeki adam “ desinler diye ya da sevgili, eş bulmak için gidilmez fakat siz eğitim niyetiyle üniversiteye gittiğiniz halde insanlar sizin çalışmalarınızdan, başarılarınızdan etkilenerek doğal olarak sizi takdir edebilirler. Ya da üniversitenin sağladığı sosyo kültürel ortamda birileri sizin kişiliğinizden, ruhunuzdan etkilenebilir ve siz doğal biçimde tanışıp evlenebilirsiniz. Bunlar beyaz amacınıza ek olarak doğal biçimde yaşayabileceğiniz olaylardır.

Kaynak: Milliyet Blog / blog.milliyet.com.tr/fok