Mazeretim var; Asabiyim

0
252


Öğretim yılının ikinci dönemine başlayalı üç hafta olmuştu. O sabah sakin bir gün olacağını düşünmüştüm. Ama yanıldığımı çok geçmeden anladım.

Sabah saat dokuz sularıydı. Okuldaki odamın kapısından hışımla, gözlerinden alevler saçarak giren Nazmiye Hanım, günümün ne derece hareketli geçeceğinin habercisiydi.

-Bıktım vallahi hocam! Çocuk değil ömür törpüsü! Diyerek içeri girdi. Sinirden benzi sapsarı kesilmişti. Sesi ve elleri titriyordu.

-Günaydın. Hoş geldiniz. Buyurun önce şöyle bir oturun. Diyerek çalışma masamın karşısındaki sandalyeye oturmaya niyetlenen Nazmiye Hanım’ı bana ve masama en yakın olan sandalyeye oturttum.

-Oooofffff… Derken bir yandan da derin bir nefes aldı. Ne yapacağız bu çocuklarla?

Son cümlesini söylerken sandalyede oturuşuna dikkat ettiğimde sıkıntılı, bir hayli sıkıntılı, olduğunu beden dilinden gözlemleyebiliyordum.

Nazmiye Hanım, üç çocuk annesiydi. Geleneksel kültürde yetiştirilmişti. Ama kendini geliştirmeye çalışan ve çocukları için elinden gelenin en iyisini yapmaya çabalayan bir insandı. Çok candan ve samimi bir velimizdi.

Kendisine, evine, eşine ve özellikle de çocuklarına özen gösteren bir insandı. Bu uğurda nerede bir konferans olsa, seminer düzenlense ne yapar eder katılırdı. Çocuklar ve ergenlerle ilgili kitaplar okurdu. Evine misafir kabul edecekse bile bunu çocuklarının derslerinin etkilenmeyeceği zaman dilimlerine denk getirirdi. Arkadaşlarına gündüz oturmasına gittiğinde ise çocuklarının okuldan dönüş saatinden önce evinde olurdu. Kapıyı onlara kendisi açardı.

İçinde yetiştiği geleneksel kültürün bir sonucu olarak çok erken, çocuk denecek yaşta; on beş yaşında evlendirilmiş ve on altı yaşında anne olmuştu. Ortadan uzun boylu, beyaz tenli, yeşil iri gözlü, bakımlı bir bayandı. Kayınvalidelerin gelin adaylarında aradığı bir fizik yapısına tam olarak sahipti. Otuz bir yaşındaydı ve liseye giden çocuğu vardı.

Esnaf olan eşi, klasik bir baba ve klasik bir eşti. Maddi durumu hayli iyi idi. İş yerinde yeterince yorulduğu gerekçesiyle evin ve özellikle de çocukların bütün sorumluluğunu ve de sorunlarını Nazmiye Hanım’a yüklemişti. Tabii bu durum onun karşı karşıya kaldığı sıkıntıları arttırmıştı. Yine de şikâyet etmez, elinden geleni yapardı. Çocuklarıyla ilgili yaşadığı küçük-büyük problemlerde hemen okulla bağlantı kurar, gerekirse rehber öğretmenle görüşür ve sonuca ulaşmaya çalışırdı. Çoğu zaman ulaşırdı da. Ne var ki bu defa durum farklıydı. Çünkü onu hiç bu kadar sinirli ve daha da önemlisi ümitsiz görmemiştim.

Daldığım düşünceler onun sesiyle dağıldı:

-Hocam bir bardak su alabilir miyim?

-Ah! Af edersiniz, dalmışım. Sizi düşünüyordum. Tabii alabilirsiniz. Hemen kantini arıyorum. Birer de çay alalım. Şöyle karşılıklı içip sohbet edelim.

-Valla iyi olur hocam. Sizinle konuşup sakinleşmeye ihtiyacım var.

Kantini arayıp siparişi verdiğimde, o çoktan olayı daha doğrusu sorunu anlatmaya başlamıştı bile:

-Mesele bizim Nagehan’ın davranışları hocam.

Kızından söz etmeye başladığında sesindeki gerginlik, davranışlarındaki değişim dikkatimi çekmişti. İki elinin parmaklarını birbirine kenetlemiş, bir yandan sol elinin başparmağıyla sağ elinin başparmağını sinirli sinirli ovalıyor, diğer yandan sol ayağının topuğunu ritmik bir şekilde tıkırdatarak yere vuruyordu. Devam etti anlatmaya:

-Hocam beni bilirsiniz. Dünya bir yana çocuklarım bir yana. Onlar için yapmayacağım şey yoktur. Diğer annelere göre çok anlayışlı ve değişime açık bir anne olduğumu düşünürüm. Biliyorsunuz, okulun düzenlediği ana-baba okuluna katıldım. Bu konuda kitaplar okurum, seminer ve konferansları kaçırmamaya çalışırım. Her hangi bir olay karşısında olabildiğince kendimi onların yerine koymaya çalışırım.

-İşte bütün bunlara rağmen kızıma yaranamıyorum, Nagehan’a. Ne yaparsam yapayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım onun gönlünü edemiyorum. Hep hırçın, hep kavgacı, Üstelik…

-Üstelik?

Sinirleri zaten çok gergin olan Nazmiye Hanım, olanları anlatmaya başlayınca kendini tutamadı. Bir yandan gözlerini silerken, diğer yandan da özür diliyordu ağladığı için. -Özür dilerim hocam. Ben normalde böyle zayıf bir insan değilim biliyorsunuz. Ama inanın gücüm kalmadı.

Kendisini güçlü ve dirençli olmaya o kadar şartlandırmıştı ki, ağlamayı zayıflık olarak kabul ediyordu.

-Rica ederim. Sizi tanıyorum. Fakat ağlamak güçsüzlük değildir. Bu konuda size katılmıyorum. Her insanın zaman zaman ağlamaya ve rahatlamaya ihtiyacı vardır.

-Ama toplumda öyle karşılanmıyor. İnsan hep ne derler korkusuyla belli kalıplara hapsediyor kendini galiba.

-Doğru. Yalnız, burada böyle bir düşünce ve anlayışla karşılanmayacağınızı biliyorsunuz. Öyle değil mi?

-Evet. Doğru.

-Neyse. Geçelim bunu isterseniz. Biraz daha rahatlamış gibisiniz. Devam edelim mi asıl konumuza. Üstelik demiştiniz en son.

-Üstelik beni kışkırtmak için elinden ne geliyorsa yapıyor diyecektim.(Yarım kaldı.)

-Neler yapıyor?

-Ne yapmıyor ki… Beni iyi tanıyor hocam. Nelere ifrit olacağımı iyi biliyor. Onları yapıyor.

-Mesela?

-Mesela eve geldiklerinde okul kıyafetlerini sağa sola atmalarına çok kızarım. Son iki haftadır özellikle bunu yapıyor. Sonra yemeği yedikten sonra sofranın ortada öylece bırakılmasına çok kızdığımı bilir. Sofrayı öylece bırakıp kalkıyor. Kocaman kız hocam. Ne yapsam ben de şaşırdım vallahi. İşin kötüsü kardeşi onu örnek almaya başladı.

-Kardeşi?

-Nihal. Beşinci sınıfa giden kızım.

-Peki, bu konu üzerinde oturup konuşmayı denediniz mi?

-Denemez olur muyum hiç.

-Sonuç?

-Sonuç: Bana ters ters cevaplar verdi. Hiç hatasının olmadığını iddia etti. Bağırdı, çağırdı. Benim de sabrım bir yere kadar. Nihayet ben de bağırınca her şey iyice çıkmaza girdi. Çarptı kapıyı, çıktı odadan. Hiçbir şey de hallolmamış oldu.

-Anlıyorum. Bu durum sizi iyice yıprattı tabii.

-Hem yıprattı, hem de ümitsizliğe kapıldım.

Bunu söylerken yeniden ayağını ritmik ve sinirli bir şekilde yere vurmaya başladığının farkında değildi.

-İkinci çocuğunuzla arasında kaç yaş var?

-Dört yaş.

-Peki, ne zamandır bu şekilde davranıyor Nagehan?

Yoğun olarak birkaç aydır böyle. Ama asıl kardeşinin doğumundan sonra başladı bu olumsuz değişiklikler.

-Neden böyle bir sonuca vardınız?

-Çünkü çocuğumu tanıyorum. Kardeşi doğmadan önce alabildiğine sakin, olumlu, paylaşmaya açık bir çocuktu. Bir isteği olduğunda eğer yerine getirilemeyecek bir şeyse sebebini açıkladığımda itiraz etmezdi. En azından dinlerdi. Hatta çevreden ne kadar uslu ve hanım bir çocuk yetiştirdiğim konusunda tebrikler alırdım. Bu durum zaman içinde olumsuza doğru değişti. Hele şimdi…

-Şimdi?

-Şimdi, ayda yılda bir olumlu bir davranışı olsa sanki bundan pişmanlık duyuyor ve hemen tam tersi bir yaklaşım içine giriyor. Davranışlarına kızdığımda ise suçlu yine ben oluyorum. Yok, efendim neden başkalarının annesi gibi anlayışlı değilmişim. Neden kardeşlerinin hatalarını affediyormuşum ama ona hiç anlayış göstermiyormuşum. Falan, filan. Kısacası kendi hatalarını hiç görmüyor. İnanın bir günümüz sakin geçse ikinci günümüz tartışma.

-Babası ne diyor bu duruma?

-Ne desin. O da şaşırıyor. Ama “Ana-kız arasına girmeyeyim. Sen halledersin.”diyerek topu bana atıyor. Bu da beni ayrıca yoruyor tabii. Gerçi kızımın sorunu benimle. Ben biliyorum.

-İlginç. Niçin böyle düşünüyorsunuz?

-Çünkü babasının yanında çok sakin. Çok olumlu. Bir de babasından belli durumlar dışında hiçbir beklentisi yok. Onun davranışlarına ve sözlerine hiç takılmaz. Varsa yoksa ben ve benim davranışlarım. Babası tartışmamıza kazara şahit olmasa inanmayacaktı aramızda sorunlar olduğuna. Galiba istediği her neyse benden istiyor.

-Hımmm. Bu önemli bir nokta. Sizce ne olabilir isteği?

-Anlayamadım ki? Yalnız şunu fark ettim; çok nadir, aramızın iyi olduğu zamanlarda daha mutlu.

-Nasıl mesela?

-Daha olumlu. Daha sakin. Nasıl desem, gözleri bile daha farklı bakıyor. Tıpkı eski güzel günlerimizde olduğu gibi. Ondan bir şey yapmasını istesem hemen yapıyor. Sesinin tonunu yükseltmiyor. Her şeye bağırmıyor. Bunun gibi.

-Sevginizi istiyor olabilir mi acaba?

-Valla benim de aklıma geldi. Ama sevgi isteyen kişi, karşısındakini kızdırıp, çileden çıkaracak işler yapar mı? Beni memnun edecek şeyler yapması gerekmez miydi? Oysa Nagehan her geçen gün sabrımı biraz daha tüketecek işler yapıyor. Sürekli ona kızarken ve hatalarını söylerken buluyorum kendimi. Tabii bu durum her şeyi iyice çıkmaza sokuyor.

-Kendinize bakan yönüyle böyle düşünmeniz normal. Fakat o bir genç. Üstelik te ergenlik çağının getirdiği sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Bir yandan eski günlerinizde olduğu gibi anne desteğini arkasında hissetmeyi isterken, diğer yandan artık büyüdüğünü size ispat etmeye çalışıyor. Ve çocuk mu, büyük mü olacağına karar verememiş durumda. İşin içine biraz da gurur girince; bunlar oluyor bence.

-Gurur?

Anlayamamış ve durumu anlamlandıramamış gözlerle bana bakmış ve bu soruyu sormuştu.

-Anlatayım. Bir yandan büyüdüğünü, işlerini kendisinin halledebileceğini, karar verecek yaşta, kendine özgü fikirlere sahip olduğunu size ispat etmeye çalışıyor. Diğer yandan sevgi her canlının temel ihtiyacı olduğu için vazgeçemiyor. Hele de anne sevgisinden vazgeçmek imkânsız bir şey. Arada sırada eski günlerinizde olduğu gibi olumlu olması bu ihtiyacını size davranış diliyle anlatmasından başka bir şey değil.

-Peki, gurur dediniz?

-Hah!İşte gurur burada devreye giriyor.Size karşı açık ve net bir şekilde şunu söyleyemiyor: “Anneciğim.Ne kadar büyüsem de tıpkı küçük bir kız çocuğu gibi senin beni sevdiğini hissetmeye ihtiyacım var.Kardeşlerime gösterdiğin gibi bana da sevgi göster.” İşte bunu diyemediği için tam tersi davranışlarla sizi çileden çıkarırken; belki kendisi de gün be gün ümitsizliğe düşüyordur.

-Aslında evet. O ümitsizliğini zaman zaman ben fark ediyordum. Ama bir anlam veremiyordum. Düşünsenize; önce beni çileden çıkaracak ne varsa yapıyor. Sonunda beni kışkırtıp kızdırmayı başarıyor, sonra da ümitsizliğe kapılıyor.

Nazmiye Hanım sıkı sıkıya kenetlediği ellerini çözmüştü. Ayağının asabiyet ifade eden o tıkırtıları da susmuştu. Ama o henüz bunun farkında değildi. Yüzündeki o ümitsiz ifade kaybolmuştu. Artık, uzun ve yorucu bir yokuştan sonra, ufuk çizgisini görmüş insanların ümidi belirmişti. Kafasında bazı taşların yerine oturmaya başladığı belliydi.

-Siz hiç “Erimiş Çikolata” hikâyesini duymuş muydunuz?

-Erimiş Çikolata?

-Evet.

-Duymadım. Anlatır mısınız?

Yüzüne şaşkınlıkla karışık bir gülümseme yayılmıştı.

-Bir kitapta okumuştum. Hiç çikolatası olmayan bir çocuk varmış. Çikolatası olan çocuklara bakar bakar imrenirmiş. Bir gün bir yetişkin, mahalledeki çocukları toplayıp, onlara çikolata vereceğini, ama bu çikolatanın erimiş bir çikolata olduğunu söylemiş. Diğer çocuklar her istediklerinde erimemiş çikolataya ulaşabildikleri için buna yanaşmamışlar. Fakat bizim hikâyemizin kahramanı olan çocuk hemen kabul etmiş. “Olsun, erimiş bile olsa o bir çikolata.” Demiş.

-Anladım galiba hocam. Benim ilgimi çekemediğini düşündüğü için bu yola başvuruyor kızım. Kötü, yanlış veya olumsuz davranışlarla bile olsa benim dikkatimi çekmeye çalışıyor kendince.

-Tam üstüne bastınız, ayağınızı kaldırın. Dedim.

Gülüştük.

-Peki, ne yapmalıyım bu durumda?

Kararlı anne problemi çözmeyi ve kızıyla yeniden eski güzel günlerine dönmeyi kafasına koymuştu.

-Gelin sizinle onu şaşırtalım.

-Nasıl yapacağız bunu?
Sevinç ve ümitle gözleri parlamıştı.

-Sizinle iki aylık bir davranış değiştirme programı uygulayalım. İki aylık bir zaman dilimi içinde Nagehan sizi kışkırtmak veya kızdırmak için ne yaparsa yapsın kızmamaya çalışın. Sevginizle karşılık verin bu davranışlarına.

Ama her defasında ona öncelikle şunu söylemeyi de ihmal etmeyin: “Yavrucuğum, ben seni çok seviyorum. Ne yaparsan yap sen benim kızımsın. Seni seviyorum ve hep seveceğim. Fakat böyle olumsuz davranışlarda bulunursan benden beklediğin ilgiyi göremezsin. Gel seninle bir anlaşma yapalım; sen bu olumsuz davranış ve tutumlarını olumluya çevir, ben de sana karşı, senin istediğin şekilde sevgimi göstereyim.”

Öyle tahmin ediyorum ki bu anlaşmayı kabul edecek ve anlaşma şartlarına uyacaktır. Fakat ilk günlerde büyük bir değişim bekleyip de ümidiniz tüketmeyin. İki ay sonra neler olduğunu yeniden değerlendirelim sizinle.

Nazmiye Hanım’ın yüzü aydınlanmıştı. Bakışları ümit doluydu. Nefes alıp verişi düzelmişti. Odadan ayrılırken mutluydu:

-Çok teşekkür ederim hocam. Valla öyle bir rahatlattınız ki beni. Kızımla aramdaki bu problemin çözümsüz olmadığını bilmek bana yeniden güç verdi.

***

Aradan geçen iki aylık zaman içerisinde Nazmiye Hanımla zaman zaman telefonla görüştük. Durum iyiye gidiyordu. Fakat olayın ayrıntısını dinlemek için can atıyordum doğrusu. Nihayet görüşme günümüz geldi, çattı:

-Merhaba Hocam.

İki ay önce odamdan içeriye sinirli, gergin ve sesi titreyerek giren o çaresiz anne gitmiş, yerine ışıl ışıl gözlerle, gülen bir çehreyle ve mutlu bir şekilde bana bakmakta olan bir anne gelmişti. Omuzları da daha dik mi duruyordu ne. O çökkün halden eser kalmamıştı. Büyük ve mutlu adımlarla, hızla bana yaklaştı:

-Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Bana hazineler bağışlasanız beni böyle mutlu edemezdiniz. Diyerek elimi sıktı. Bu ümitli bir insanın el sıkmasıydı.

-Rica ederim. Ayrıca sizin ve öğrencimiz için bir şeyler yapabildimse ne mutlu bana.

Biraz da iltifat faslını uzatmamak için hemen söze girmiştim. Oldum olası iltifatlar hep sıkmıştır beni. Birileri için bir şeyler yapabilmiş olmanın tadını hiçbir şeye değişmem mümkün değildi.

İkimiz için önceden ısmarladığım çaylar geldiğinde, ayrıntıları dinlemeye başlamıştım bile. Nagehan tam tahmin ettiğim gibi; önceleri annesinin davranışlarından ve sözlerinden hiç etkilenmemiş görünmeye çalışsa da ikinci haftanın sonunda pes etmişti. Ve gün be gün yeniden olumlu davranışlar göstermeye başlamıştı. Henüz her şey tamamen çözümlenmemişti. Ama problemin yarısından fazlasının hallolmuş olması bile yetiyordu Nazmiye hanım’a.

Güzel bir sohbet oldu.

Nazmiye Hanım’ı odamın kapısından uğurlarken Nagehan ve annesinin sevgiyle karşılaşan bakışlarını görmek de benim ödülüm oldu.

Ümmühan YAPAR

Kaynak : www.kisiselbasari.com

PAYLAŞ
Önceki İçerikKarınca Kito
Sonraki İçerikYaşamın Ritmi