Mektuplar dost mu?

0
305

Darmadağınık kitaplığımda bir kitabı bulacağım diye eskiden çırpınırdım.
Artık sonuç alamayacağımı biliyorum, öğrendim; çırpınmaktan vazgeçtim. Edip Cansever’in Kirli Ağustos’undan üç dört tane var; hiçbirini elden çıkarmıyorum. Birini bulamazsam, ikincisi, üçüncüsü karşıma çıkar umudundayım…

Hüseyin Rahmi’nin hem Atlas basımı hem Everest basımı kitapları kitaplığımda. Ben Deli miyim?’in Atlas’ı ortalarda görünmüyorsa, bugün yarın, Everest basımı karşıma çıkacak…

Ne var ki, bir mektuplar kitabını kaç gündür aramama rağmen bulamadım. Bu, Attilâ İlhan’a yazdığımız mektuplardan derlenmiş bir kitaptı ve bende ‘yedeği’ yoktu. Ne adını hatırlıyorum, ne de mektup yazmışların tümünü. Hangi yıl yayımlanmıştı, bulanık… Galiba 1990’lar. Çünkü BRT’de –artık yitik bir kanal- haftalık program yapıyorduk, Attilâ İlhan konuğumuzdu.

Ve mektuplar kitabından hiç söz açmamıştı. Yeni kitabı olarak Ayrılık Sevdaya Dahil’i söylüyordu. Çekimin hemen ertesi gün mektuplar kitabı vitrinlerde göründü. Çok şaşırmış, hatta irkilmiştim. Parmakkapı’daki Pandora’dan aldığımı hatırlıyorum; dahası, sayfalarını karıştırır karıştırmaz, benim mektuplarım! Attilâ Ağbi’ye İstanbul’dan yazdığım mektuplar, sayfalar boyu! Handiyse tek başına bir kitap oluşturacak uzunlukta mektuplar, doksan küsur sayfa!

Bir iki saat geçecek geçmeyecekti ki, Hürriyet’ten –rahmetli arkadaşım- Berran Gelgün arayacaktı. Sesi heyecanlıydı; öyle anlaşılıyordu ki, Attilâ İlhan’a yazdığımız mektuplar yeri yerinden oynatacaktı.

‘Gençliğimizi bize geri veriyor’

Berran “Ne düşünüyorsun? Ne diyeceksin? Haberin var mıydı yayımlanacaklarından?” diye soruyordu. Başkalarıyla görüşmüş, Buket Uzuner’le, Pınar Kür’le, Hasan Bülent Kahraman’la. Şimdi hatırlayamadığım başka adlar. Herkes çok kırgın, öfkeliymiş.

Önce durakaldım. Attilâ Ağbi’yle üç beş yıl sürmüş bir dargınlıktan sonra yeni barışmıştık. Çok sevdiğim bir sanatçı, çok sevdiğim bir insandı. Onu yeniden kaybetmek istemiyordum. Ama mektuplarda, geçmişte, eskilerde söylediğim öylesine ‘münasebetsiz’ sözler, cümleler yer alıyordu ki, yaşını başını almış Attilâ İlhan’ın durup dururken bunları yayımlamasına anlam veremiyordum.

Sonunda –kelimesi kelimesine hatırlıyorum- “Attilâ Ağbi gençliğimizi dosyalamış, şimdi bize geri veriyor” demekle yetindim.

O yıllarda her cumartesi buluşurduk Attilâ Ağbi’yle. Yine buluştuğumuzda ne mektuplar kitabı konuşuldu, ne benim Hürriyet’teki yanıtım. Her zamanki gibi, edebiyat, siyaset, anılar, gündelik olaylardı konuştuklarımız.

Gelgelelim mektuplar kitabının yankıları uzun sürdü. Haftalarca yazıldı çizildi. Haftalarca tartışıldı. O dönemdeki yasaya göre, mektubun telif hakkı gönderilen kişiye aitmiş; hukuken bir şey yapılamayacaktı. Böyle şeyler söylendi. (Yasaya galiba sonradan mektubu yazan kişinin izni eklendi.)

Geçip gitti yıllar. Herhalde yirmiyi aşkın yıl. Attilâ Ağbi’nin bizler hepimiz yaşarken mektuplarımızı yayımlamış olması artık acı tatlı bir anı gibi geliyor bana. Yirmili yaşlarımın doksan küsur sayfasını orada tekrar okuyabilirim. Otuzlarımdan da birkaç mektup olmalı. Kırık bir gülümseyiş belirebilir yüzümde…

Bir başka kitap, Yaşar Nabi’nin derlediği Dost Mektuplar da adından anlaşılabileceği gibi aynı tarzdadır. Yaşar Nabi Nayır, 1972’de yayımlamış Dost Mektuplar’ı. Alt başlığı “Mektuplarıyla Edebiyatçılarımız”. Yalnız, Yaşar Nabi o tarihte hayatta olan hiçbir kişinin mektubunu yayımlamamıştır.

Dost Mektuplar’ı çok severim. Dağınık kitaplığımda arada bir karşıma çıkar; sayfalarına dalıp giderim. Yaşar Nabi’nin sunuş yazısı enikonu dokunaklıdır. Şöyle başlar:

“Bir sürü zarf, rutubet kokan, tozlar içinde… Günlerdir haşır neşir oluyorum onlarla.”

Yazar dostlarından gelmiş. Eski, çok eski mektuplarmış.

Kimler yok ki! Abdülhak Şinasi Hisar’dan Orhan Kemal’e geniş bir yelpaze. Öfkeler, küskünlükler, yakınmalar, sevinçler, kutlamalar, beklentiler… 1930’lardan 1960’lara bir ‘çağ’ usul usul beliriyor.

“Eski günlerimi yeniden yaşayıp duygulanarak büyük bir zevkle okudum yeniden onları. Sanki o yitik dostlarımı bulmuş, onlarla tatlı bir sohbete dalmış gibi oldum. Umarım ki okurlarım da aynı zevki benimle paylaşacaklardır.”

Yaşar Nabi’nin duygulanımına katılmamak elde değil. Mektupların tılsımlı bir yanları var. Hiç tanımadığınız, tanımanıza imkân olmayan kişileri bile yazı masanıza, okuma köşenize, evinize getiriyorlar. Birden Reşat Nuri Güntekin’le konuşmaya başlıyorsunuz. Birden –canına kıyılmış- Sabahattin Ali’nin umutlarına dalıp gidiyorsunuz. Nahid Sırrı dokuz yüz otuzlar Ankara’sından dedikodular yetiştiriyor.

Mektup zamanlarının sona ermesine yerinmek gerekiyor.

Bazan da kayıp mektuplar söz konusu: Yaşar Nabi, aramış taramış, Halid Ziya Uşaklıgil’in mektuplarını bulamamış. Belleğinden iz sürerek devam ediyor:

“Son mektubunu hatırlıyorum. Daha önce alaturka musikiden överek söz açan bir yazı göndermişti de ben, bu yazının devrimci, Atatürkçü Varlık’ın havasına uymayacağını ve çok sevdiğim üstadıma zararı dokunabileceğini nazik bir mektupla bildirmiştim.

Buna cevap veriyor ve üzüntüsünü belirtiyordu. Her yazarın kendi kanısını açıkça savunmak hakkı olduğunu yazıyordu haklı olarak. Böyle bir ustanın kırılmasına yol açan hareketimi bugün daha çok ayıplıyorum. Ama o zamanlar gençlik vardı serde; inançlardan taviz vermemek ilkesi ağır basıyordu her şeyden önce.

Bu ilkelere bağlılık yüzünden ne çok kopuşlar olacaktı Varlık’tan daha sonraları.”

1908 doğumlu Yaşar Nabi altmışlarındadır bu satırları yazdığında. Beş aşağı beş yukarı benim şimdiki yaşımda. Bu satırları hiç yazmayabilirdi. Hiç söz açmayabilirdi Halid Ziya’nın yazısından. Dürüstlüğü, içtenliği bugün yürek yakıyor.

Alafranga müziğin gezi alanlarında bandolar aracılığıyla halka sevdirtilmesini talep eden Halid Ziya’nın alaturka övgüsünü keşke okuyabilseydik. Bu, gerçekten büyük, usta yazarın bir başka cephesine tanık olabilecektik…

Hepsi ‘bana’ yazılmış mektuplardı

Bana gelince, ikileme düştüğüm sanılabilir, mektupların önemine inanmakla birlikte, bana yazılmış mektupları asla yayımlamak istemem. Günün birinde hepsini yırttım, yok ettim zaten. Ardımda, bana yazılmış mektuplar kalsın istemedim. Hatırlıyorum, bir buluşmamızda, dostum Hasan Bülent Kahraman çok kızmıştı. “Bunu nasıl yapabilirsin? Buna hakkın yoktu!” demişti.

Yadsımayacağım: Güzel mektuplar vardı yok ettiklerim arasında, içli, dokunaklı, edebî değer taşıyan mektuplar. Öte yandan, hepsi ‘bana’ yazılmış mektuplardı. Yazan kişi başkalarının da okumasını ister miydi kaygısı hep ağır bastı.

Azra Erhat’ın İşte İnsan-Ecce Homo kitabından sonra bir kitap tanıtma yazısı yazmıştım. Azra Hanım’ın coşkun sözlerle dolu mektubunu uzun yıllar İşte İnsan’ın sayfaları arasında sakladım. Belki, hiç değilse, o mektubu yırtmamışımdır umuduyla kitabı karıştırdım. Hayır, yırtmışım. Garip bir hüzün duydum.

Her Gece Bodrum’dan sonra Edip Cansever’in beni sevinçten uçuran kısa mektubu… Attilâ İlhan’ın 1960’larda İzmir’den ilk mektubu; bir hayranlık mektubuna yanıttı, sevgine teşekkür ederim ama diyordu, adımın imlâsı Atillâ değil Attilâ… Sevim Burak’ın Afrika’dan gönderdiği kartpostal… Cahit Külebi’nin Türk Dil Kurumu üyeliğine seçildiğimi haber veren kutlama mektubu…

Evet, hüzün. Hatta itiraf edemediğim pişmanlık.

Kaynak: Zaman – SELİM İLERİ