Oyun Oynama Gününde Haydi Oynamaya

0
373

28 Mayıs, dünyada ‘oyun oynama günü’ olarak kutlanıyor. Çocukların bilgisayar başından kaldırılıp oyun oynamaya teşvik edildiği bu gün, bazı çocuklar için çok da anlam taşımıyor. Çünkü onlar için hâlâ ‘oyun demek sokak demek’. Gerekçeleri epey mantıklı: “Bilgisayarda tek başınasın. Sokakta arkadaşlar var.”

Bakmayın şimdilerde ucuzundan pahalısına, elektroniğinden tahtasına rengârenk, cıvıl cıvıl oyuncakların varlığına. Oyun aktivitesinin gerçekleşmesi için iki çocuğun bir araya gelmesi kâfidir aslında. Sayı arttıkça oyundan alınan zevk de artacaktır, kabul. Ancak çocuk dediğimiz insan evladı, tek başına bile oynayacak bir şeyler bulur kendine. Hiçbir şey yapamıyorsa, babasının tepesine çıkar, kapının eşiğine iki ayakla tırmanır. Hatta daha bebekken eline en afillisinden, ‘müzikli ışıklı’ oyuncak verirsin de ses çıkaran poşetten, yırtılan kâğıttan, düdüklü tencerenin lastiğinden, ıslak mendil ambalajından, anneannenin yakın gözlüğünden aldığı zevki başka hiçbir şeyden almaz. İşte oyun dediğimiz şey o kadar içgüdüsel bir iştir. Üstelik Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de bir haktır. Peki ne olur da bu kadar basit bir şey bile yok olma tehlikesi yaşar ve buna karşı bir gün ilan edilir? Dünyada 1999’dan bu yana her yıl 28 Mayıs, ‘oyun oynama günü’ olarak kutlanıyor. Türkiye’de kutlanmaya başlandığı yıl 2010, ev sahipliğini yapan kurum ise Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü. Az evvel sorduğumuz sorunun cevabı, bu günün amacı. Güney Koreli eğitimci Dr. Freda Kim’in girişimiyle ilan edilen ‘dünya oyun oynama günü’nde çocukların bilgisayar ve televizyon başından uzaklaştırılıp ‘gerçek’ oyunlar oynaması amaçlanıyor çünkü. Yani asıl suçlu, televizyon ve televizyona bile rahmet okutacak kadar hayatımıza giren bilgisayar. Peki bilgisayar ve televizyon gerçekten bu kadar güçlü ve vazgeçilmez mi çocukların hayatında? Sanal dünya mı çocukları sokaktan koparıp içeri hapsetti? Sokakta oynayamadıkları için mi bilgisayar oyunlarına mahkûmlar? Uzmanların elbet cevabı vardır ancak biz bu kez uzmanlara değil, çocuklara soralım istedik. Hâlâ mahalle aralarında çocukların oyun oynadığı yerleri dolaştık. ‘Bilgisayar mı yoksa sokakta oynamak mı?’ sorusunun cevabının açık ara ‘sokak’ olmasıyla çok sevindik.hadi oyuna

Büyükler için iş, çocuklar için oyun!

Balat’ta tanıdık mı tanıdık bir gün. Yaşlılar camiden çıkmış, eve yürüyor. Kapı önlerinde iki lafın belini kıran kadınlar da var, yünlerini dökenler de… Açık pencerelerden televizyon sesi geliyor: “Ne dersiniz Ahmet bey, Necla hanımla bir çay içmeli mi?’ Birkaç fotoğraf grubu ve turistler ‘hayat devam ediyor’ hissi verecek kadar yerli yerinde. Sabahçılar çoktan ödevlerini yapıp sokağa atmış kendilerini. Öğlenciler de sırtlarındaki çantayı eve fırlatıp gün ışığından maksimum düzeyde yararlanma peşinde. Farklı yaşlardan 6-7 çocuk, yere serilmiş halı üzerinde bir yandan önlerindeki bir yığın etiketi renklerine göre ayırırken bir yandan da akşamki dizide olup bitenleri konuşuyor. Yanlarına yaklaşıp ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Oyun gibi ama değil de. Yine de soruyorum, ‘Ne oynuyorsunuz?’ diye, cevap gecikmiyor: “Oyun değil abla iş, çıkartma işi. Pembe çıkartmaları bir yere ayırıyoruz, mavileri bir yere.’’ Evlere verilen işlerden biri bu. “Para alacak mısınız?” diye soruyorum. Önce, “Kişi başı 50 lira alacağız.” diye espri yapıyor içlerinden biri, sonra, “Yok be abla ne parası!” diyor. İşi para için değil, oyun için yaptıkları çok belli. Ben tam ‘evde bilgisayarda mı oynamak hoşunuza gidiyor yoksa sokakta mı?’ demeye hazırlanırken Zeki abi dedikleri biri sesleniyor. İçlerinden biri koşarak gidiyor yaptıkları işin karşılığı olan dondurmaları almak üzere. Soruya cevap hep bir ağızdan oluyor. Adını ilk defa duyduğum bir dolu bilgisayar oyunu sesleri de yükseliyor ama ‘Ben en çok sokakta oynamak istiyorum’ sesleri diğer hepsini bastırıyor. ‘Niye sokak?’ sorusunun cevabı çok basit: “Çünkü sokakta arkadaşlar var.” Bu cevabı daha sonra defalarca duyuyorum. “Ben en çok yakalamaç oynamayı seviyorum.” diyor dördüncü sınıfa giden Özlem: “Mesela daha dün oynadık. Önce erkekler kızları kovaladı. Sonra kızlar erkekleri.”

[quote_box_center]Özlem’in kız kardeşi araya giriyor: “Ben en çok körebe seviyorum.” Neden diye soruyorum. Cevabı çok mantıklı: “Çünkü çok seviyorum!” Bilgisayar seven de var tabii. Özellikle erkek çocuklar. Ancak bir tanesinin cevabı oldukça ilginç: “Aslında bilgisayarla oynamayı daha çok severim de, kalktığım zaman başım ağrıyor, düşüyorum.” Bir diğeri hemen söze giriyor: “Ben 10 saat oynuyorum, hiçbir şey olmuyor.” Yine hepsi bir ağızdan başlıyor: “Yalan söylüyo abla, inanma.” Bir başkası fazla açık sözlü: “Ben sokakta oynamayı çok seviyorum da ne zaman çıksam kavga etmeden dönmüyorum. Hep belayı çekiyorum galiba.” Tek tek en sevdikleri oyunları soruyorum, ‘ateş ve su’ diye bir bilgisayar oyunundan bahsediyor hemen hepsi ama ‘körebe, saklambaç, futbol, yakalamaca’ üstün geliyor.[/quote_box_center]

‘Sokakta arkadaşlar var’

Yanlarından ayrılıp diğer bir sokağa giriyorum. Burada da Ebru ve Yezda kardeşlerle Sude karşılıyor bizi. Ebru ve Sude voleybol, Yezda ise daha küçük olduğundan ablasının yanında ayrı bir topla kendi başına oynuyor. Sorumu bir kez de onlar için yineliyorum. Bir an bile tereddüt etmeden ‘sokak’ cevabını veriyorlar. Nedenine dair daha açıklayıcı cevaplar alıyorum. Elif, tane tane anlatıyor: “Ben arkadaşlarımla daha eğlenceli olduğu için sokakta oynamayı seviyorum. Bilgisayarda tek başınasınız.” En çok voleybol, saklambaç ve yakan top oynamayı seviyorlar. Elif’in bilgisayarı değil de sokağı tercih etmesinin bir sebebi de arkadaşlarıyla muhabbet ediyor oluşu. Şöyle anlatıyor: “Biz genellikle ilk başta biraz muhabbet ederiz, sonra oyun oynarız. Yukarıda da arkadaşlar var, onlarla mesela Survivor oynuyoruz. İki gruba ayrılıyoruz. Merdivenlerden in çık yapıyoruz. Kendimiz bulduk bu oyunu. Bazen taşları üst üste koyup üzerinden atlıyoruz.”oyun oynama günü

Körebe, açık ara birinci

Ebrar ve üç buçuk yaşındaki kardeşi Harun’un yanında alıyoruz soluğu. Ebrar yaşıtlarıyla voleybol oynarken üç buçuk yaşındaki kardeşi Harun’un yanına sokuluyorum. Ona malum soruyu sormaya gerek yok. Hal diliyle anlatıyor ‘bıraksan geceleri bile eve girmeyecek kadar sokağı sevdiğini’. Yalnız bir sorun var; top yerine eline aldığı kocaman taşı kullanıyor oyuncak olarak. Sebebi klasik: “Küçük olduğum için beni oyuna almıyorlar.” Harun’a sormadığım soruyu 12 yaşındaki ablası Ebrar’a soruyorum. Tabii ki dışarısı diyor ve başlıyor anlatmaya: “Evde oyun oynamaya kalkınca altta üstte rahatsız oluyor insanlar. Top oynayamıyoz, saklambaç oynayamıyoz. Dışarıda ne güzel arkadaşlarım var. Özgürlük var. Evde annem ‘akıllı durun’ der sürekli. Ama dışarıda istediğin gibi bağırırsın.”

Ebrar’ın en sevdiği oyun körebe. Gayet haklı gerekçeleri var: “Eğleniyorsun. Deli deli arkadaşların oluyor. Biri düşüyor öbürü çarpıyor. Arkadaşına vurup kaçıyorsun. Her gün oynuyoruz.”