Özgüven Tecavüzü

0
407

Cehaletle şişirilmiş özgüven, münasebetsiz bir yırtıklığı da kaçınılmaz kılar elbet. Ama ne gam. Özgüveninizle tecavüz ettiğiniz, hipnotize ettiğiniz, en derin, en ince yerinden vurduğunuz tüketiciniz, sergilediğiniz kendinden emin, sarsılmaz tavır karşısında her şeyinizi yalayıp yutacaktır.
Popüler kültürün aynasında özgüven ile yan yana durup kendimize baksak neler görürüz. Bu toplumun çocuklarının önemli sorunlarından birinin özgüven olduğunu biliyoruz, değil mi? Öyleyse bu derdimizin popüler gösteri dünyasındaki yansımalarını tartmak bir şeyler gösterebilir.
İçtenlik, açık sözlülük gibi özgüven de performans alanının canı olan yanılsama makinesinin önemli dişlilerinden. Ama özgüven, içtenlik-açık sözlülükten farklı olarak her şeyin başlangıcı olan, artık dile bile getirilmeyendir. Bu alanda varoluş mücadelesi verenlerin samimiyet puanı ikide bir dile getirilirken, sadece kendilerini ortaya atmış olmaları bile artık özgüvenlerini tartmayı gereksiz kılıyor.

Özgüven, bir star adayında elbette olmazsa olmaz bir özellik. Kendinde olanı kimileyin binle çarparak taşımak gerek. Kendinin güzel, zeki, yetenekli olduğuna inanmazsan, kitleleri inandırmanın imkanı yoktur. Starlık doğası icabı sıkı bir özgüven gerektirirse de bizim kültürümüzde bir star adayının denetimsiz özgüveni tüketici kitlesinde çok daha hipnotik bir alan yaratır. Nedense, zengini de yoksulu da; okumuşu da okumamışı da, kadını da erkeği de; özgüven konusunda yaralı bir millet olduğumuzu söylesek başımız ağrımaz. Sivrilmek, ortaya çıkmak, görünür olmak, farklı olmak, bu topraklarda köklü birer küfürdür. Bu küfrün altında ezilenler, çoğunluktur. Dolayısıyla, sivrilmek için mücadele etmeyi, farklılığı uğruna savaşmayı, kendi olmakta ayak diremeyi için için yakışıksız bulup aşağılayan bir halklar bütünü olarak özgüvenin nasıl hipnotik bir gücü olduğunu tartabiliriz. Köyünde Memedali beye benzeyenleri ‘yavşak’, ‘zevzek’, ‘zenne gılıklı’ diye kovalarken televizyonda onun programlarına kilitlenenleri anlamak, kendimizi anlama yolunda bir adım elbet. Bütün yakınlarını farklı olmasınlar, ortalara dökülmesinler diye baskı altında yaşatan, kendisi de onların aynı yollu baskılarıyla yoğrulmuş insanlar, temaşa yoluna düşmüşleri ancak iktidarlarıyla bağışlar. Bağışlamakla da kalmaz, bağrına basar. En önemlisi, orada sivrilen farklılık da tehditkâr, cemaati sarsacak bir öneri değil, farklılık simülasyonudur. Bütün pazarlıklara ve uzlaşmalara açık bir çıkıntılık hali.

Orada, o cilalı zirvede, kendi olamadıklarının bir başkası tarafından başarılmışlığını izlerken tüketicinin ruhunda aşk – nefret fırtınaları esmesinden söz etmeyeceğim. Daha ötesine bakalım isterim. Tüketicisi, starının karşısında ezilmediği takdirde onun pırıltısını algılayamaz. Bir dizide en ufak role çıkmanın insanların hayatındaki bütün dengeleri rahatlıkla altüst edebildiğini unutmayalım.

Tüketicinin en büyük hayranlığı, o ‘içinden geldiği gibi’ konuşabilen insanadır. Söz konusu yırtmışın ne gibi bir sanatla iştigal ettiğini bile umursamaz çoğunluk. Seren Serengil, hayır şarkıcı olarak değil, saatlerce izlenmekle kalmaz; verdiği dersler ve sergilediği ‘tavır’dan da yararlanılır. Ciddiye alınır. Rahat konuşmaktadır. Dobra bir kıza benzemektedir.
Mark Twain’in veciz sözü, gerçekten de abartılı değildir: “Bu hayatta cehalet ve özgüvene sahipseniz yeter; başarı kesindir.”

Cehaletle şişirilmiş özgüven, münasebetsiz bir yırtıklığı da kaçınılmaz kılar elbet. Ama ne gam. Özgüveninizle tecavüz ettiğiniz, hipnotize ettiğiniz, en derin, en ince yerinden vurduğunuz tüketiciniz, sergilediğiniz kendinden emin, sarsılmaz tavır karşısında her şeyinizi yalayıp yutacaktır.
……………………………..
Geçen gün, İstanbul Film Festivali’nin kapanış gecesindeki ödül törenini canlı yayından izliyordum. Geçen yılki, en nazik tabiriyle münasebetsizlikleriyle festival düzenleyicilerini hiç incitmemiş olsa gerek, bu yıl da sunuculuk görevi Okan Bayülgen’e verilmişti. Bayülgen, bu memleketin zeki ve hazırcevap bir vatandaşı. Kelimenin tam anlamıyla bir ‘celebrity’. İlk çıktığı dönemde farklılığı, popüler dünyaya eğreti duruşuyla nice gönüller feşetmiş olan bu delikanlı zamanla kolay avlarını önümüzde aşağılamak; bu gün manken, yarın fotomodel bir saftoronu orta yerde şamar oğlanına çevirmekle kendisine sarsılmaz bir kariyer yaptı. Had bilmez, hudut tanımaz özgüveniyle karşısına çıkan akıllı uslu insanları bile serseme çevirebilen, gürültüsüyle yıldıran bir showman. En tahammülsüz, en burnundan kıl aldırmaz, en kimseye borcu yok taklidini onun kadar ustalıkla yapabilenini tanımadık. Magazincilerle kapışıyormuş gibi yapıp en büyük magazin payını koparan, o. Anarşist ruhlu, pire için yorgan yakacak tıynette görünüp hep önümüzde tekmeleyerek bize şikayet ettiklerinin yanından ayrılmıyor. Kütüklere tokgözlülük, zeka, entelekti temsil edermiş gibi yazılıp, kendisine iyi kötü bir ‘fikir’ programı yönettirilmesinin yanı sıra ne dedikodu programlarında karmaşık gibi görünen sıkıcı aşk yumaklarını önümüzde açmaktan vazgeçiyor, ne çeşit çeşit reklamın ardından sırıtmaktan. Mahcup zevki magazin olan; ama izlemeye bayıldığı insanlardan farklı olduğunu hissetme ihtiyacındaki şehirli beyaz kesimin popüler alandaki casusu sanki. Sanki o alanın dışında kalmış. Televoleleri kaçırmayan mazbut, okumuş şehirliler kadar. Bayülgen’in hayranları kimliklerini, ayakta tuttukları, şehvetle tükettikleri magazin ile belirlemek istemedikleri için onlara bu hayat içinde gülünesi noktaları işaret eden, sanki dışarıdaymış gibi yapıp iktidarını en merkeze kuranıyla, Bayülgen’le özdeşleşiyor kaçınılmaz olarak. Onu, kendilerinden buluyorlar. O da engin cehaletiyle her şeyi bilen, her konuda yırtıcı bir doğru sözün altına imza atabilecek batılı göz olarak sivrildikçe sivriliyor. İstanbul Film Festivali de bu müstesna saygısızdan vazgeçemiyor işte. Sahneye çağırdığı onur konuklarından ünlü yönetmenin adını bile doğru söyleyememesi, özür dileyip altta kalacak değil ya, bir de dönüp kadını hırpalaması ne hoş. Yahu bu çocuk ne müşiş idare ediyor, değil mi? Tam bizim gibi. cehaletle. Ve özgüvenle.