Pozitif düşünce ve duygu bizi nasıl etkiler?

1
1373

Pollyanna Haklı mıydı ?

Bölüm 1

pollyanna_6089
1987 yılında, bir New York Times makalesi “Araştırmalar, Pozitif Düşüncenin Gücünü Doğruluyor” başlığıyla yayınlanıyordu . Alt başlık ise daha açıktı: “Polyanna haklıydı”. Bu, birçok insan için, depresyon, anksiyete, nevroz gibi akli sorunların incelenmesi ile ilişkilendirilen Psikoloji’nin, aynı zamanda akli sağlık ve esenlik üzerine de çalıştığının göstergesi olmuştur. 1987’den sonra, mutluluk ve tatmin edici bir yaşama duyulan bilimsel ilgi hızla artmaya başlamıştır.

Konu, ilk bakışta gereksiz ve önemsiz görünebilir. Neden bize mutluluğu anlatacak bir bilime ihtiyacımız olsun? Ancak, böyle bir bilime ihtiyacımız var. Son 40 yıldır, ekonomik büyüme ve bireylerin refah seviyesindeki yükseliş, gelişmiş ülkeler için belirleyici bir özellik olarak görülmekte. Diğer taraftan, kişilerin mutluluk seviyesinde buna paralel bir yükselişe işaret eden veriler yok. Bu durum, araştırmaların, zengin insanların fakir olanlara göre sadece biraz daha mutlu olduğunu göstermesi, yani ‘Easterlin Paradoksu’ olarak bildiğimiz ikileme işaret etmesi ile garip bir hal alıyor. İngiltere’de yapılan bir araştırma ise, insanların 50 yıl önceye göre daha mutsuz olduklarını bile ortaya koydu! 1957’de “çok mutlu” olduklarını söyleyen %57’lik topluluğun oranı, bugün %36’ya düştü . Bu bulguların ciddiyeti, aynı süreç içerisinde artış gösteren depresyon ve intihar vakaları ile de vurgulanmaktadır. Tüm bunları göz önüne alırsak, mutluluk üzerinde çalışmalar yapılması, gereksizlik bir yana, gecikmiştir.

Ulusal boyutta düşünecek olursak, tüm bu anlatılanların sosyal politika ile de ilişkili olduğunu görürüz. Hükümetlerin toplumsal mutluluk seviyesini yükseltmek için yapabilecekleri şeyler var mıdır? Aynen Gayri Safi Milli Hasıla gibi, Gayri Safi Milli Mutluluk’la da ilgili bazı dikkatli tedbir ve girişimleri olmalı mıdır? Biraz garip gelebilir ama anket yapılan insanların %81’lik kısmı, hükümetlerin temel amacının daha büyük zenginlik değil, daha fazla mutluluk vermek olması gerektiğini söylemişlerdir!

Bilim, kişisel esenlik, mutluluk ve yaşamdan aldığımız tatmin konusundaki arayışlarımızda bize önemli katkılarda bulunabilir mi? Öyle görünüyor ki, yanıt kesinlikle “evet.” Bilimsel araştırmalar bize, önemli (belki de hayati derecede önemli) bir anlayış ve kavrayış kazandırabilir. İleride de göreceğimiz gibi, yaşam kalitemizi artırmamıza ve hem daha uzun, hem de daha sağlıklı bir hayat sürmemize yardımcı olabilir.

Herşeye rağmen, araştırma kavramına bakışımızı da gözden geçirmeliyiz. Araştırma hep devam eden bir süreçtir ve en kesin bulgular bile, zaman içerisinde itirazlarla karşılaşıp başkalarıyla değiştirilebilirler. Aslında bu, bilimin gelişme şeklidir, bu nedenle de tüm bulgular zaman gelecek değişeceklerdir. Bu nedenle, Pozitif Psikoloji’nin vargılarını kabul etsek de, onlara gereğinden fazla sıkı sarılmamak da akıllıca olacaktır.

Son 50 yıldır, olumlu bir akıl ve ruh halinin sağlık, başarı ve kişisel tatmin üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar zaten yapılmaktaydı. Pozitif Psikoloji alanında araştırmacı ve klinik tedavi uzmanı olan Martin Seligman’ın 1996 yılında Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) başkanı olmasıyla, Pozitif Psikoloji’ye duyulan ilgi iyice arttı.

Seligman, Pozitif Psikoloji’yi, pozitif duygu, pozitif karakter ve pozitif yerleşik formların, insanların yaşamlarını geliştiren faktörlerin neler olduğu sorusuna yanıt vermek için incelenmesi olarak tanımlamaktadır. Bildiğimiz birçok psikolojik uygulama, iyileştirmek, kişileri olumsuz bir akıl ve ruh halinden uzaklaştırmak ile ilgilenir. Pozitif Psikoloji ise mutlu olmak ve yaşamdan tatmin sağlamak için gereken optimal şartları araştırır.

Birçoğumuz mutluluğu dış şartlar, yani nasıl “daha iyi” olacağımız ile ilişkilendiririz. Ancak, böyle bir “mutluluk”, tıpkı bir serap gibi, sürekli bizden uzaklaşıyor gibi görünür. Yapılan çalışmalar, dış şartların, mutluluk seviyemize %10-15 gibi küçük bir oranda etki ettiğini göstermiştir. Yakın zamanda yapılan bir çalışma , mutluluk seviyemizi etkileyen temel faktörlerin dağılımının yukarıdaki şemada gibi olduğunu ortaya koymuştur.

‘Sabitlenme noktamız’, başka bir deyişle temel mutluluk seviyesi, yaşamın iniş ve çıkışlarına verdiğimiz tepkilerin büyük çoğunluğunu temsil eder ve böylece duyduğumuz mutluluğun seviyesini belirleyen en önemli etken olur. Yaş, cinsiyet, eğitim ve gelir gibi şartların düşük bir etkisi olduğu görülmektedir. Peki belli bir amaca yönelik olarak yaptığımız faaliyetler ‘sabitlenme noktası’nın veya mutluluk normunun stabil olma niteliğini giderebilir mi? Genel mutluluk seviyemizi yükseltmemiz mümkün mü?

Pozitif Psikoloji, bu sorulara tatmin edici cevaplar sağlamak konusunda çok yol katetti. Bu cevaplar, pozitif düşünce ve duyguların yaşam kalitesine yaptığı etkilerin araştırılmasıyla varılan sonuçlara dayanır. Bir arada ele alındıklarında da yaşam kalitemizi artırmak için yapabileceklerimiz konusunda bize yol gösterirler.

Bu makale iki bölüm daha içermektedir. Bu bölümlern her biri, aşağıdaki sorularla ilgili olarak araştırmaların ortaya çıkardığı cevaplar üzerinedir:

• Pozitif düşünce ve duygular bizi nasıl etkiler?

• Daha mutlu bir hayat için ne yapmalıyım?

Bölüm 2

Pozitif düşünce ve duygular bizi nasıl etkiler?

1) Mutluluk, Sağlık ve Refah

Pozitif Psikoloji alanında önde gelen araştırmacılardan olan ve ‘Pozitif Duygu Genişletme ve İnşa Etme Teorisi’ni geliştiren Barbara Fredrickson, pozitif duyguların etkileri üzerine son zamanlarda yapılan çalışmanın bulgularını özetlemiş, sonuçları dört ana başlık altında toplamıştır :

İlk olarak, pozitif duygular insanların zihin yapılarını etkiler:

• dikkat alanını genişletir

• davranış şekillerine yenilerini ekler

• sezgileri güçlendirir

• yaratıcılığı artırır

İkinci olarak, pozitif duygular insanların vücut sistemlerini etkiler:

• negatif bir etkinin kardyovasküler artçı etkilerinden çabuk kurtulmayı sağlar

• frontal beyin asimetrisini değiştirir

• bağışıklık sistemi faaliyetlerini artırır

Üçüncü olarak, pozitif duygular hem akli hem de fiziksel sağlıkla ilgili olumlu sonuçlara işaret eder:

• güçlüklere direnmek

• artan mutluluk seviyesi

• psikolojik büyüme

• daha düşük kortizol (stres altında salgılanan ve bağışıklık sistemini zayıflatan bir hormon) seviyesi

• stres altında sert tepkilerin daha az verilmesi

• müteakip günde ağrılarda azalma

• rinovirüslere direnç

• kalp krizi vakalarında azalma

Dördüncü ve son olarak, pozitif duygular insanların yaşam süreleri üzerinde de etkili olmaktadır. Ünlü bir çalışmada , 1930 yılında rahibe olarak Katolik Kilisesi’ne katılan 180 kişinin elyazısı otobiyografilerindeki duygusal içerik incelenmiş ve o yazılar yazıldıktan 60 yıl sonra, yaşları artık 75-95 arasında değişen rahibelerin hala hayatta olmaları da buna bağlanmıştır. Araştırmaya göre, bu otobiyografilerde ifade edilen pozitif duygular ile rahibelerin uzun ömrü birbirleriyle güçlü biçimde bağlantılıdır. Duyguları diğerlerine göre daha olumlu olan rahibeler, yaklaşık 10 yıl daha uzun yaşamışlardır.

Mevcut araştırmalar, pozitif duyguların yaşamımızın her alanında olumlu etkilere sahip olduğunu ortaya koymuştur; zihinsel işlev, duygusal ve fiziksel direnç, hatta uzun ömür. Fredrikson, bulguların önemli bir mesaj taşıdığını söyler: “İnsanlar pozitif duyguları hem kendi içlerinde beslemeli, hem de başkalarında güçlendirmelidirler. Bunu sadece ulaşılacak bir amaç olarak görmemeli, zaman içinde psikolojik büyümeyi, daha iyi bir psikolojik ve fiziksel esenliği mümkün kılan araç olarak kabul etmelidirler.”

Bölüm 3

pollyannaMutluluk Oranı

Mutluluk veya araştırma literatüründe ifade bulduğu şekliyle “sübjektif esenlik”, insanların yaşamları hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiğidir. Olumlu düşünce ve duygularımızın olumsuz olanlara oranı, birçok farklı seviye ve alanda başarı ya da başarısızlığın göstergesidir. Çalışmalara göre, mutluluk için minimum şart, her olumsuz düşünce veya duyguya karşılık 3 olumlu düşünce ve duygunun mevcut olmasıdır. Her olumsuz düşünce ve duyguya karşılık 5 olumlu düşünce ve duygu bulunması ise mutluluk için optimum şart olarak tanımlanmıştır.

Bu oranlar, ünlü araştırmacı ve evlilik danışmanı John Gottman tarafından da doğrulanmıştır. İlişkilerdeki kişisel etkileşim ve paylaşımları inceleyen Gottman, yeni evli çiftlerin ilerideki 4-6 yıl içerisinde evli kalıp kalamayacaklarını %90’ın üzerinde isabet oranı ile tahmin edebilmektedir. Bu inanılmaz tahmin yetkinliği, çiftlerin birbirleriyle olan etkileşim ve paylaşımlarında ifade bulan olumlu ve olumsuz düşünce ile duyguların oranının tespit edilmesi üzerine kuruludur. Gottman’a göre, yüksek bir olumlu/olumsuz oranı sağlanmadıkça (5:1), evliliklerin sona erme ihtimali yüksek olmaktadır .

Benzer bulgulara farklı alanlarda da ulaşılmıştır. İyi performans gösteren tüm ekipler yüksek bir olumlu/olumsuz oranının yanında, başarı veya başarısızlığı önceden tahmin etmeye yarayan bazı kesin davranış kalıpları içerisinde de olmaktadırlar .

Tüm bunlara karşın, aşırı yüksek bir orana sahip olan (12:1 ve üzeri) ekip ve çiftler başarısız (yerine göre etkisiz) olmaktadırlar. Böylesi yüksek oranlar, deneyimin zenginliğine ve karmaşıklığına ayak uyduramayacak kadar katı davranış motiflerine ve etkileşimlere işaret etmektedir. Bu da, dürüst iletişim seviyesinin ve zor konuları gözden geçirip üzerlerine gitme yeteneğinin düşmesine yol açar. Aşırı yüksek oranlar gerçek ‘Pollyanna Etkisi’ne, yani gerçekçi olmayan memnuniyet ifadelerine de işaret eder. Gerçekçilik ve ‘uygun yerde, yeterli derecede olumsuzluk’ yaşamda önemli roller oynamaktadırlar. Anlaşmazlık veya tartışma gibi bazı çatışmalar bir takım faydaları da doğurabilir ve ilişkileri geliştirebilirken, bir kısım çatışmalar bu özelliğe sahip değillerdir. İğrenme veya küçümseme ifadeleri son derece zarar verici nitelik taşırlar ve bir ilişkinin hızla çökmesne neden olabilirler.

Bahsedilen oranlar, kendi içimizde yaptığımız konuşmalar, diğer insanlara verdiğimiz tepkiler ve kendimizi içinde bulduğumuz şartları daha dikkatli gözlemlememizi sağlayabilirler. Yine de, kendi mutluluk oranımızı yükseltmek için yapabileceğimiz şeyler var mıdır?

Bölüm 4

Daha Mutlu Yaşam Sürmek İçin Neler Yapabiliriz ?

Bugüne kadar yapılan araştırmalar, iyi ve olumlu bir akıl ve ruh halinin bize fayda sağladığını ama aynı zamanda sağlıklı bir gerçeklik duygusu ve ‘uygun yerde, yeterli derecede olumsuzluk’ ifade edebilme becerisi ile de dengelenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Yaşamda daha çok mutlu olmak ve daha büyük tatmin sağlamak için yapabileceğimiz br şey var mıdır?

Martin Seligman, ilk önce alışkanlık gibi benimsediğimiz stratejileri anlamamız gerektiğini öne sürer . Kendisine göre, en yaygın 3 yaşam stratejisi şunlardır:

• Hoş Yaşam veya eğlence yaşamı

• İyi Yaşam veya meşguliyet yaşamı

• Anlamlı Yaşam veya bağlılık yaşamı

‘Hoş Yaşam’

Bu strateji esas olarak mümkün olduğunca fazla hoş deneyim yaşamak fikri etrafında şekillenir. Böylesi bir stratejinin kişisel tatmin veya uzun süreli mutluluk sağlamaması da şaşırtıcı değildir. Piyangoda ikramiye çıkan kişilerin bile birkaç ay sonra eski ruh haline, hatta bazen de daha da kötü bir ruh haline döndükleri görülmüştür! Erken yaşlardan başlayarak birçoğumuz ‘Hoş Yaşam’a bağımlılık geliştiririz. Sonuçta bu, kişiyi tüketime iten bir güçtür. Kaçınılmaz olarak da sağladığı tatmin süreklilik göstermez. Duygusal ‘üst nokta’dan düşüş, bizi yine kendimizle (‘ham’ var oluşumuzla), diğer bir deyişle sürekli geri dönüyormuş gibi göründüğümüz ‘sabitlenme noktamız’ ile karşı karşıya getirir. Herhangi birşeyden aldığımız tatmin zaman içinde azalır. Bu açıdan bakarsak, herşeyi bir yana bırakıp ‘Hoş Yaşam’ı yaşamaya çalışan kimse, aslında ‘Tatminsiz Yaşam’ın peşinden gidiyordur. Sıkıntı hissi, kişiyi sürekli yeni uyarım kaynakları aramaya itmektedir.

Şansılıyız ki, başka bir strateji seçimi de yapabiliriz. Eğer çeşitli zevkleri tadıyor ama hala tatmin olamıyorsak bir sonraki seviyeye, ‘İyi Yaşam’a bakmalıyız.

Pollyanna (1)‘İyi Yaşam’

‘İyi Yaşam’ stratejisi, iş, aile yaşamı veya güçlü bir kişisel tatmin hissi yaratan diğer faaliyetlerle meşgul olmayı ifade eder.

Tüm araştırmalar, aile ve arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizin genel mutluluk seviyemizi belirleyen en önemli faktörler arasında olduğunu ortaya koymuştur. Buna paralel olarak, yaşamın dahil olduğumuz tüm alanları da benzer bir etkiye sahiptir. Örneğin, iş yaşamlarımız, uyandıktan sonraki sabah saatlerinin büyük kısmını kapsar.

Ne yazık ki, insanların meşguliyet anlayışlarına dair ulusal bazdaki tahminler hep düşük sayıları ortaya koymaktadır. Gallup’ın tahminleine göre, A.B.D’de çalışanların sadece %29’u işlerinde olumlu, memnun bir meşguliyet içerisindedirler . Bu oran Almanya’da %15, Singapur’da ise %10’a kadar düşmektedir.

Bu oranların üretkenlik, kalite ve müşteri hizmetleri konusunda bazı önemli noktalara dokunmakta olduğu da açıktır. İş dünyasıyla bağlantılı bu kavramları göz ardı ettiğimizde, kişisel bazda, yaşamın son derece önemli bir alanında kişisel tatminin yokluğu ve anlamsızlık ile karşılaşırız.

Birşey ile yoğun biçimde meşgul olabilmeniz için, yabancı literatürde ‘signature strengths’ olarak da bilinen, güçlü olduğunuz yönleri ve becerilerinizi seferber etmeniz, bunu başarabilmek için de önce bunların ne olduklarını bilmeniz gereklidir.

Bu mantık, kişi, kurum veya grup gelişiminde ‘güçlülük’ devrimini tanımlar. Bu, ilk olarak, 2002 yılında APA tarafından ‘Güçlülük Psikolojisi’nin Babası’ olarak adlandırılan Donald O. Clifton tarafından dile getirilmiştir. Clifton, 1950’lerden beri yapılan güçlü yönler araştırmaları geleneğini kuran kişidir. Bireyin güçlü olduğu yönleri ortaya çıkaran kapsamlı bir anketi, Clifton StrengthsFinder’i geliştirmiştir. Bu anket, Marcus Buckingham tarafından son derece popüler hale getirilen bir dizi güçlü yönleri baz alan kişisel gelişim ürünlerinde yer almıştır. .

Bunun yanında, Martin Seligman da internet ortamında benzer bir güçlülük anketi hazırlamıştır . Seligman, kişiye ait güçlü yönlerin, genel olarak kabul gören 24 olumlu karakteristikten oluşan grup içerisinde ilk 5 sıraya yerleşenler olduğunu ifade eder. Tüm toplumlarda yerleşik halde bulunan ve herkes tarafından kabul gören 6 insani “erdem”i (bilgelik, cesaret, adil olmak, insancıllık, ölçülülük ve ruhsallık) ifade eden 24 güçlü yön şunlardır:

Yaratıcılık Merak Açık fikirlilik

Öğrenme sevgisi Perspektif Cesaret

Devamlılık Dürüstlük Canlılık

Sevgi Kibarlık Sosyal zeka

Yurttaşlık Adil olmak Liderlik

Espri anlayışı Alçakgönüllülük Sağduyu

Özkontrol Minnet duygusu Umut

Bağiışlayıcılık Ruhsallık Güzel olanı takdir etmek

‘İyi Yaşam’ın getireceği tatmini deneyimleyebilmek için, aşağıdakilerin yapılması gerektiği ifade edilmiştir:

• Güçlü yönlerinizi tanımlayın

• Bu yönlerin hangilerini kullandığınızı ve hangilerini gözardı ettiğinizi değerlendirin

• İşinizi, boş zaman faaliyetlerinizi, arkadaşlık ilişkilerinizi ve ebeveyn olarak yaklaşımlarınızı güçlü olduğunuz yönleri öne çıkaracak şekilde baştan düzenleyin

En belirleyici yetenekleriniz ve güçlü yönlerinizden faydalanarak hepimizin varoluşunun en derin katmanlarında bulunan güçlü esenlik ve refah duygusunu deneyimleyebilirsiniz. Güçlü yönlerinizi tamamen kullanmanızı sağlayan bir uğraşla meşgul olmak, bu uğraşa tamamen gömülme halini de beraberinde getirecektir. Bu hale ‘Akış’ denmektedir.

Akış

‘Akış’, Pozitif Psikoloji alanında önde gelen araştırmacılardan olan Mihaly Csikszenmihalyi tarafından geliştirilmiş bir kavramdır . İnsanların zaman veya yorgunluk gibi kavramları unutacak kadar yoğun biçimde meşgul, sadece yaptıkları faaliyetin farkında oldukları subjektif bir hali ifade eder. Csikszenmihalyi, akış deneyimini “bir eyleme tamamen gömülmek” olarak tanımlar. “Ego kaybolur. Zaman akıp gider. Her eylem, hareket ve düşünce, aynı bir caz parçası çalar gibi bir öncekinden doğar ve onu takip eder. Tüm benliğiniz işin içindedir ve tüm becerilerinizi en yüksek seviyede kullanmaktasınızdır.” Akış’ın bileşenleri şunlardır :

• Yapılacak iş zor ve beceri gerektiriyor

• Konsantre oluyoruz

• Hedefler açık

• Hemen geribildirim alıyoruz

• Derinlemesine ve ayrıca gayret gerektirmeyen şekilde işe dahil oluyoruz

• Kontrol bilinci var

• Benlik bilincimiz kayboluyor

• Zaman duruyor

Akışı hiç yaşamadıysanız veya nadir olarak deneyimliyorsanız, güçlü yönlerinizin ne olduğunu öğrenmeniz gereklidir. Bu güçlü yönlerinizi günlük olarak nasıl kullandığınızı gözden geçirin ve şimdi kullandıklarınızdan daha fazlasını, şimdi olduğundan daha çok kullanıma sokmak için yaşamınızda gerekli değişiklikleri yapın.

Tüm bunlar, güçlü yönlerimizi çokça ön plana almanın tamamen iyi birşey olduğu anlamına da gelmiyor. Akış halini sağlayan eylemlerde bulunduğumuzda, kariyerimize veya hobilerimize o kadar fazla gömülebiliriz ki, özel yaşamımız, yani partnerlerimiz, arkadaşlarımız ve ailemiz ile olan ilişkilerimiz zayıflamaya başlar. Bu noktada Akış, kendimizden ve çözülmemiş sorunlarımızdan kaçma yolu haline gelir. Akış deneyimlerimiz, yaşamın diğer alanlarında da olumlu meşguliyetler ile dengelenmelidir.

Diğer taraftan, ‘İyi Yaşam’a ulaşmak da bize aradığımız amaç duygusunu ve tatmini sağlayamayabilir. Seligman der ki: “Nasıl esenliğin güçlülük ve erdemlere bağlanması gerekiyorsa, güçlülük ve erdemliliğin de daha büyük şeylere bağlanması gerekir. Nasıl iyi yaşam hoş yaşamın ötesinde bir kavramsa, anlamlı yaşam da iyi yaşamın ötesinde bir kavramdır.”

‘Anlamlı Yaşam’

Bu strateji, güçlü yönlerinizi, kendinizden daha büyük gördüğünüz bir şey için kullanmaktır. Kendinizden daha kalıcı ve büyük bir şeyin (örneğin; doğa, hayır kuruluşları, topluluklar, organizasyonlar, sosyal hareketler ve inanç sistemleri) parçası olarak ve ona katkıda bulunarak olumlu bir esenlik, aidiyet, anlam ve amaç duygusu deneyimlersiniz.

Bu daha büyük meşguliyet konusunun incelendiği alanlardan biri ‘esas liderlik’tir. Harvard Business School’dan Bill George ile ilişkilendirilen bu kavram, 30 yıllık yetkinlik tabanlı liderlik çalışmalarının sonuçlarından farklı olarak, liderlik kavramının, kişide, ciddi bir yaşam mücadelesi (olumsuz tepkiler alma, işini kaybetme veya bir sevdiğinin ölümü) ile karşılaşılması ve bunun üstesinden gelinmesini takip eden bir karakter gelişiminin sonucu olarak ortaya çıktığını ifade eder. Yaşamdaki büyük mücadeleler, ‘Ben’den ‘Biz’e ; kişinin, bazı büyük fedakarlıklar yapması gerekse bile, kendisini ve hedeflerini düşünme noktasından yola çıkıp ortak bir harekette sorumluluk almaya ve bu hareketin amaçlarını gerçekleştirmek için çalışmaya geçişi olarak tanımlanan bir iç dönüşümü meydana getirme potansiyeline sahiptirler. Önde gelen kurumsal teorisyenlerden olan Robert Quinn, bu geçişi “kurumsal liderlik haline girmek” olarak nitelendirmiştir. Geçişi şu şekilde tanımlar:

Başlangıç hali… Varılan nokta …

Rahat bölgede kalmaya devam etmek Yeni olasılıklar araştırmak

Beklentileri karşılamaya çalışmak Temel değerler doğrultusunda hareket etmek

Kişisel istekleri gerçekleştirmek Toplu menfaati gözetmek

Rutine bağlı olmak Değişikliğe açık olmak

Sonuç

Yaklaşık 40 yıldır devam eden araştırmalar, gerçekçilik ve uygun seviyede olumsuzluk ile dengelenen olumlu düşüncenin yaşamı her alanda geliştirdiği sonucunda birleşirler.

Daha mutlu ve tatmin edici bir yaşam sürmemiz konusunda bazı faktörler önemli rol oynarlar:

• İlk olarak, aile ve arkadaşlar son derece önemlidir – ilişkilerimiz çevremizdekilerle ne kadar derin olursa o kadar iyidir. Yakın ilişki kurduğumuz kişilere zaman ayırmamız, onlarla ilgilenmemiz, sevgi vermemiz gereklidir.

• İkinci olarak, güçlü yönlerimizi ve yeteneklerimizi iyi tanımak ve bunları çokça kullanmak da tatmin duygusunu geliştirir. Güçlü yönlerimizin neler olduğunu anlamak ve yaşamımızı bunlardan daha fazla faydalanabilecek şekilde tekrar düzenlemek gereklidir.

• Üçüncü olarak, bizden daha büyük bir şeye kendimizi adayarak ve onun için çalışarak ufuklarımızı benliğin çerçevesinin de ötesine genişletebilir ve daha derin bir amaç duygusunu kazanabiliriz. ‘Ben’den ‘Biz’e geçiş, daha temel bir varoluş haline girmeyi gerektirir.

Bu önerilerin fayda sağlaması için dikkatle uygulanmaları ve uygulamanın da yarım bırakılmaması gerektiğinin altı çizilmelidir. Mutluluk ‘gökten zembille inmemektedir’. Mutluluk için çalışılmalıdır. Pozitif Psikoloji, bunu mümkün kılacak birçok yöntemi dış hatlarıyla belirlemiştir. Pozitif Psikoloji kapsamında açık olarak dile getirilmese de, eski olumsuzlukların terk edilmesi de mutlu olma kapasitemizi artıran bir olgudur. Geçmiş hatalara tutunmaya devam ettikçe, kendimizi sadece mutsuzluğa mahkum ederiz. Süreğen mutsuzluktan uzaklaşmak için atılacak diğer adımlar da geçmiş sıkıntılara farklı bir açıdan bakarak bunlarda olumlu bir yan bulmaya çalışmak, hayalkırıklığı veya ızdıraplarımızın sorumlusu olan kişileri, yerine göre de kendimizi affetmektir. Benzer şekilde, yaşamdaki avantajlarımızı, bize gösterilen ilgiyi ve verilen desteği, sahip olduğumuz yeterlilikleri kabul etmek de yine mutsuzluk çıkmazından kurtulup daha olumlu bir yaşama yönelmek açısından önem taşır. Büyük yaşam mücadelelerinden kimsenin kaçamadığı açıktır. Ancak, olumsuzluklarla baş etme yöntemlerimiz de, seçtiğimiz yollara göre yaşamımıza mahrumiyet veya gelişim getireceklerdir.

Saygılarımla,

Kaynak: ntvmsnbc.com

Peter Mark Adams
petermarkadams@gmail.com