Psikolojiden Beklentilerimizin Sınırları Ne Olmalı?

0
133

Bildiğimiz bilmediğimiz pek çok ruhsal rahatsızlık, can simidi gördüğümüz psikiyatrist ya da psikologların kapısını çaldırıyor. Sıkıntılarımız karşısında tutunacağımız tavrı, vereceğimiz kararlarda izlenecek yolları, düştüğümüz handikapların, çelişkilerin çözüm formüllerini onlardan istiyoruz. Peki hangi durumda bir uzmana ihtiyaç duyulur? Beklentilerimizin sınırları nelerdir?

Binbir hayallerle inşa ettikleri yuvanın çeperlerinden çıtırtı sesleri gelmeye başlar. Evleneli dört yıl olmuştur hâlbuki. Küçük kızları evi neşelendirmeye yetmez. Çıldırtacak bir sessizlik çöker hallerine. Bir şekilde akar zaman. Neticede yuvadır. Kolay kurulmadığı gibi yıkılması da söz konusu değildir! Gün gelir biri diğerine ihanetini itiraf eder. Diğerinin üzerindeki sessizlik iki katına çıkar. Sözler tükenir. Zamanın sonudur sanki. Ne dizinin dibine oturup danışacağı bir büyük vardır çevresinde ne de aklıselim bir dostu. Bir gün Kleopatra koltuğunda, psikolog karşısında nefeslenirken bulur kendini. Gözyaşları damlamaya hazırdır. Derdine derman beklediği anda duyduğu cümle ise “Sen de aynısını yaparsan rahatlarsın.” olur.

Karşılaştığımız sıkıntılarla baş edemediğimiz zamanlarda psikolog veya psikiyatrist başvuracağımız adresler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Depresyon, hiperaktivite, konversiyon, panik atak… bildiğimiz bilmediğimiz daha pek çok ruhsal rahatsızlık, can simidi olarak psikiyatrist ya da psikologlara tutunmamıza sebep oluyor. Sıkıntılarımız karşısında izleyeceğimiz yolu, vereceğimiz kararlardaki itidalli davranışı, düştüğümüz handikapların, çelişkilerin çözüm formüllerini onların yönlendirmeleriyle bulacağımıza inanıyoruz. Fakat burada pek çok soru karşımıza çıkıyor. Peki hangi durumda uzman bir psikoloğun yardımına ihtiyaç duyulur? Her psikolog ve psikiyatrın yönlendirmeleri sağlıklı mı? Onların kapısına giden danışanın beklentileri ne kadar doğru? Modern psikoloji bizim dertlerimize ne kadar çare oluyor? Dahası kültürel ve dinî değerlerimizle ne kadar örtüşüyor?

Psikiyatrist Dr. Mustafa Ulusoy, psikoloji biliminin sadece bizim kültürel ve dinî değerlerimizle değil insanın ontolojik durumuyla da tam olarak örtüşmediğini düşünüyor. Yani bu ilim tek başına sadece bize değil tüm insanlığa yetmiyor. Psikoloji insanın anlam arayışında, başına gelen musibetlerin hikmet ve gayesini anlama ve bilme arzusunda maalesef suskun kalıyor. İnsana ait söyleyebildikleri her zaman kalp ve ruhu tatmin edecek düzeyde olamayabiliyor. Mesela insanın ölüm korkusunu hastalıklı bir düşünce olarak görüp kişiye bunu sorgulamadan hayatına devam etmesini öneriyor.

Psikolojik problemlerle karşılaştığımızda sunulan tedavi yöntemleri, uygulanan metotlar ve çözüm önerilerinin, kültürel kodlarımızla tamamen doku uyuşmazlığı yaşadığı da söylenemez. Şizofreni ve iki uçlu duygulanım bozukluğu veya depresyon gibi bazı rahatsızlıklar biyolojik temele de sahip olduğu için bu durumlarla karşılaşıldığında, ilaç tedavisinin esas alınması gerekiyor. Asıl doku uyuşmazlığı insanların kendilik sorunlarında başlıyor. Ulusoy, hayatın içinde ne değerimiz olduğu, ne işe yaradığımız gibi insanî sorgulamaların yol açtığı karmaşanın ancak ontolojik sorunlara cevap verebilen Kur’anî bir bakış açısıyla çözülebileceği kanaatinde. Dolayısıyla psikiyatr ya da psikoloğun karşısına gelen hastanın kültürel kodlarına göre hareket etmesi hayatî önem arz ediyor. Genel geçer uygulamalar varlığını sürdürmekle birlikte kişilere özgü durumlara dikkat etmek şart. Örneğin dinî obsesyonları (takıntı) olan dindar bir hasta için güvendiği ve okuduğu bir kaynak olan Risale-i Nur’daki vesveseye karşı çözüm önerileri çok daha işe yarayabiliyor. Ya da başına gelen musibetlerin sonsuz hayatta karşılığı olacağına dair bir açıklama, dini önemseyen insanlar için daha makbul bir çözüm olabiliyor. Hakeza evladını kaybetmiş bir anne için evladının cennetin çocuğu olduğuna dair sunulacak bir bilgi onu daha çok teselli ediyor. Bu sebeple Mustafa Ulusoy, psikoloji ve psikiyatrinin özellikle ölüm ve sonrasına dair suskunluğunda danışanın kültürel ve dinî değerlerinden destek alınmasının faydalı olacağını vurguluyor.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhan Yargıç, psikoloğa ya da psikiyatra giden danışanlardaki algı ve beklenti bozukluklarına dikkat çekiyor. Yargıç, hastaların uzmanlardan sürekli dinî telkin istemesinin yanlış olduğu görüşünde. Ona göre diğer bir yanlış algı da hastanın kendi kültürüne ve dinî değerlerine sahip olmayan uzmanın, kendisine yardımcı olamayacağını düşünmesi. Yargıç, asıl sorunun psikoloji ve psikiyatrinin kendisinden çok uygulamayla ilişkili olduğunu düşünüyor. Yani işinin ehli ve hastasının değerlerine saygılı bir uzman, rahatlıkla dindar bir danışanına yardımcı olabilir. Ama bunun tersi de söz konusu elbette.

Prof. Dr. Yargıç, burada kültürel psikiyatrinin ehemmiyetini nazara veriyor. Çok kültürlü bir topluma sahip olan Amerika’da ‘kültürel psikiyatri’ ve ‘transkültürel psikiyatri’ alanında çalışmalar oldukça fazla. Bir Afrikalıyla bir Polonyalının aldığı psikolojik tedavinin farklı olmasında kültürel değerlerin rolü elbette büyük. ABD’de kafasına sarık saran, sih dinine mensup bir uzmana Ortodoks birisi rahatlıkla gidebilir. Fakat ülkemizde kültürel psikiyatri alanında büyük eksikliler var. İlhan Yargıç, Türkiye’de bu alanda yapılan çalışmaların yetersizliğinin, birbirini anlamayan danışan-uzman ilişkilerini ortaya çıkardığına işaret ediyor. Zira İstanbul’da doğup büyümüş bir uzmanın, kültürünü bilmediği aşiret mensubu birine yardımcı olması zor.

Tedavi sırasındaki uygulama hatalarının psikoloji-psikiyatri ilmine mal edilerek genellemeye gidilmesi ise sık rastladığımız durumlardan. İster seküler olsun ister olmasın, aklı başında olan herhangi bir terapistin “Kocan seni aldatıyorsa, sen de onu aldat.” şeklinde öneride bulunmasının mümkün olamayacağını söyleyen İlhan Yargıç’a göre bu, ilmin değil söyleyen uzmanın şahsî düşüncesi. Zira psikolojinin hiçbir ekolünde böyle bir telkin metodu bulunmuyor. Bilimsel ölçütlerde düşünen insaf sahibi bir uzman, ateist bile olsa aldatmayı savunamaz. Zaten psikoterapide “Sen bu insandan boşanmalısın” ya da “Bu evliliği sürdürmelisin” gibi net bir şey de söylenemez. Fakat uzmanın görevi dinî telkin olmamasına rağmen danışanların çoğu bunu bekliyor ne yazık ki. Uzmanların muzdarip olduğu diğer bir mevzunun da cinlerin musallat olduğu yakınlarına dindar psikologların yardımcı olabileceği düşüncesi.

DİNDAR İNSAN, PSİKOLOĞA GİDER

“Dindar insan depresyona girmez, psikoloğa da gitmez” klişesi eskisi kadar yaygın olmasa da hâlâ mevcut. İlhan Yargıç, böyle bir algının psikiyatrik hastalıklara bakışımızdaki bozukluktan kaynaklandığını ifade ediyor. Oysa psikolojik rahatsızlıklar, biyolojik olanlar kadar insanî bir durum. Uzmana başvurmak da çok normal. Yargıç, psikolojik rahatsızlığın normal olduğunu ve dindarlıkla alakası olmadığını sahabeden bir örnekle açıklıyor: “Kendi döneminde sahabelerden biri haftanın birkaç günü mescide gelemeyince Hz. Ömer sebebini sorar. Sahabe efendimiz mazeretlerini şöyle sıralar: ‘Tek kıyafetim var. Onu yıkadığım gün kurumasını beklediğim için gelemiyorum. Bir de Müslüman olmadan önce diri diri toprağa gömdüğüm çocuğum aklıma geliyor, nöbet geçiriyorum.'”

İnançlı bir hastayla dindar olmayan arasındaki fark, muhafazakâr insanların psikolojik rahatsızlığıyla kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor. Yani dinini doğru algılayıp yaşayan bir insan, hastalığını İlahî bir lütuf olarak görebilir. Depresyona girmekten şikâyet etmeyebilir. Hayatını Mutlak Varlık’la ilişkili yaşadığı için isyan içermeyen her ruh hali içerisindedir. Ona göre her ruh halinin bir hikmeti, gayesi ve sebebi vardır. Depresyona girer ama buna isyan etmez. Bilir ki O’nun (cc) lütfu da hoş kahrı da hoştur.

Tedavi sürecinde inanç sisteminin kişiye kuvvet verdiği yadsınamaz. Zira dinî hassasiyeti olan hastalara “Musibet duanın vaktidir. Allah’a sığınırsınız. Güvendiğiniz insanların duasını istersiniz. Ama bunu ilaç tedavisi gibi görürseniz ihlası kaçar. Etkisi de olmaz. Siz duanızı da yapın ilacınızı da kullanın.” şeklindeki tavsiye dengeli bir yaklaşıma örnek olarak verilebilir.

HER VAKADA İLAÇ TAVSİYE EDİLMEZ

Psikolojik hastalıkların tedavisinde ilacın işe yaradığı ve yaramadığı yerler var. Prof. İlhan Yargıç’a göre psikiyatrinin düzgün uygulandığı bir ortamda ideal psikiyatr, hastayı dinleyip sadece ilaç yazan kişi değil. Çünkü her vakada ilaç tavsiye edilmez. Gereksiz hatta zararlı olduğu yerler bile var. Yargıç, ilacın kullanımını kesince eski hale dönme durumundan şikayet eden birçok hasta olduğunu hatırlatıyor. Oysa, tansiyon ilaçlarını kesen bir hastanın tansiyonunun yine eski haline dönmesi muhtemelse bazı insanlarda psikiyatri ilaçlarının bırakılması durumunda görülen nüksetme de normal. Zira bazı rahatsızlıklar ilacın sürekli kullanımını gerektiriyor. Uzmanlar dindarlıklarını bahane edip ilaç kullanmayan, kendince sağlıksız çözüm yöntemlerine başvuran yanlış zihniyetlere de sıkça rastlıyor maalesef.

PSİKOLOJİ TAMAMEN ‘BEN’ MERKEZLİ Mİ?

Psikolojinin insanın enesini şişirmesinde gerçeklik payı var. Bu bilimin, dinî ve kültürel değerlerle çatıştığı nokta burada ortaya çıkıyor. Zira tedavide fedakârlık ön plana çıkarılmıyor. Şahsın iyi olması önceleniyor. “Fedakârlık yapmayın denilmiyor” ama öncelik kişinin kendisine veriliyor. Halbuki bizim değerlerimizde hazları öteleme vardır. Nefsin tatmini değil, terbiyesi önceliklidir. Birinde haz, tatmin, ben varsa, diğerinde öteleme, terbiye ve sabır söz konusu. Psikolog Emel Yıldırım, bireyci bir felsefeye sahip Batı düşünce tarzıyla “Başkalarını mutlu ettiğin kadar insansın” felsefesine sahip Doğu düşüncesinin tedavi sürencinde dengelenmesinin terapistin görevi olduğunu düşünüyor. Yıldırım, uzmanların kendilerini, üniversite eğitimi boyunca öğretilen John Lock, Jan Jack Rousso, Freud’un fikirlerinin yanı sıra Cabiri, Bediüzzaman, Mevlânâ, Gazali, Yunus Emre gibi İslâm âlimlerinin şahsiyet ve nefis terbiyesi kitaplarını okuyarak geliştirmesi gerektiği görüşünde.

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Öğretim Üyesi Doç Dr. Mehmet Atalay da en güzel terapi tarifini Mevlânâ’nın Divan-ı Kebir’inde bulduğunu ifade ediyor: “Bir derdin, sıkıntın varsa Allah’a aç. Çünkü ne anlatırsan dinler.” Mesnevi’nin bile terapik bir metin olabileceğine değinen Atalay’a göre, sufizm ve tasavvuf dikkate alınmalı. Ben’ci görüşün psikanalizden etkilenen bazı ekoller ve dinamik psikoterapi için geçerli olduğunu belirten Prof. Dr. İlhan Yargıç ise bilişsel, davranışçı, var oluşçu gibi farklı psikoterapilerin varlığından söz ediyor. Mesela takıntılarda, dinî yaklaşım olan “Ehemmiyet vermeyeceksin.” telkini, bilişsel terapinin yöntemiyle birebir örtüşüyor.

Netice itibarıyla psikolog ve psikiyatristler, danışanın ümidini ve hayata karşı dirayetini artırmada bir vesile. İşinin ehli, hastaya ve değerlerine saygı gösteren, danışanının inancını değiştirme gibi bir kaygı gütmeyen, nötr davranan bir terapist, hastasının şartları ve değerlerini yargılamadan (onunla aynı inanç ve kültürde olmasa bile) yardım edebilir. Yani Allah’ın ferec ve mahrec kapılarını aralamada hayata karşı kendini yenik hissedenlerin en büyük destekçisi olabilir. Yeter ki ‘insan’ın gerçek değerinin farkında olsun. e.kaya@zaman.com.tr

Her dönem sendrom olursa…

2 yaş sendromu, ergenlik sendromu, 40 yaş sendromu… Her insanın bir şekilde geçtiği bu yaşadığı süreçler neden sendrom olarak algılanıyor? Psikiyatrist Dr. Mustafa Ulusoy bunu psikoloji ve psikiyatrinin, normalin ne olduğuna dair kafasının oldukça karışık olmasına bağlıyor. Psikoloji için sadece ‘görünen’ var olduğu için “Başımıza gelenlerin bir hikmeti vardır.” şeklinde bir anlayış psikolojik teorilerde yer almıyor. İnsanın kendini iyi hissetmesine katkıda bulunmaya çalışan psikoloji bilimi, yaşla birlikte gelen sendromlarda kişinin kendini sorgulamasına eğiliyor. Çünkü her insanda olan bu durum, bazılarının hayatını olumsuz etkileyecek düzeye varabiliyor. Bu sorgu sonucunda kimi insan kendini derleyip toparlarken kimi de kendini iyice dağıtabiliyor.