Rahatlık kazanılmış bir hak mı?

0
133

Daha birinci sınıfta hemen tüm derslerden kalmış. “Yok, aslında başarılı olmayı çok istiyorum da, çalışmayı sevmiyorum,” deyince gözlerim fal taşı gibi açılıyor, kulaklarıma inanamayarak.

Bebekken annesinin ona kaşıkla mama yedirme imgesi beliriyor zihnimde. Bu imge donakalıyor. “İşte,” diyorum içimden, “o da hayatının bu döneminde takılı kalmış, kişilik gelişiminin ileriki safhalarına bir türlü geçememiş.”

Aslında üniversiteye gelene kadar da öyle parlak bir öğrenci değil. Ders çalışmayı hiç sevmezmiş. Sınıfları ite kaka geçmiş işte. Son sınıfta az buçuk gayrete gelmiş de paralı bir özel üniversitenin düşük puanlı bölümüne kapağı atıvermiş. Sonra da, “Benden bu kadar” deyip havlu atmış.

Değme nihilistlere taş çıkartacak kadar hayata boş vermiş havalarında. “Niye bu kadar zorluğa katlanıp çalışıp çabalayayım ki, her şey boş geliyor” demesi dikkatimi çekiyor. Kendi içinde bir mantığı var bu düşüncenin. Öyle ya, her şey boş geliyorsa, niye çalışsın ki. “Her şey boş geliyor” cümlesini zihnimin bir kenarına yazıyorum.

Birkaç yıldır arada bir gözüme ilişip beni rahatsız eden bir manzaranın, geçenlerde çıktığım bir yürüyüşte, havaların ısınıp da sokakların daha bir kalabalıklaşmasının da etkisiyle sadece yarım saat içinde tam üç kez karşıma çıkması geliyor aklıma. Boşuna hatırlamıyorum bunu. Yürüyüş sırasında dikkatimi hayretle kendine çeken şey, dört beş yaş civarında olduklarını tahmin ettiğim çocukların anne-babaları tarafından ellerinden tutulup yürütülmeleri gerekirken, hâlâ pusetlerinde gezdiriliyor olmasıydı. Çocukların bebek-arabaları içindeki sıkış tıkış görünüşleri ve yüzlerindeki o cansız, donuk ifade zihnime kazınıvermişti. Çocuklar, yıkanınca çekip küçülmüş bir elbiseye zorla sığıştırılmış gibi eciş bücüş oturuyorlardı ürkek gözlerle pusetlerinde. Ne zaman böyle bir çocuk görsem, çocuğu o pusetten indirip, annesinin eline takıp yürümesini sağlamak gibi bir istek uyanıyor içimde.

O da koltukta, pusetindeki geçkin bebek gibi sıkış tıkış duruyor karşımda.

“Ne yapmaktan hoşlanırsın?” diye soruyorum.

Zevk veren her şeyden hoşlanırmış. Arkadaşlarıyla kafede buluşmaktan, saatlerce film seyretmekten, internette dolaşmaktan falan işte.

Çalışıp çabalama, emek harcama gerektirecek şeyler onun ilgi alanına girmiyor anlaşılan. Varsa yoksa zevk veren şeyler. Onun hastalığı bu işte: Rahatına düşkünlük yani emek ve çaba gerektirmeyen zevk verici şeylerle meşguliyet.

“Biraz önce her şeyin boş geldiğinden söz etmiştin.”

“Yok canım, her şey niye boş gelsin, zevk vermeyen şeyler boş geliyor.”

Tamam, şimdi oldu, kendini şimdi doğru ifade etti.

Rahatına düşkünlükten muzdarip, sayıları günbegün artan milyonlarca gençten bir tanesi. Rahatı sevmek, aslına bakılırsa, nefsimizin bir özelliği. Çalışmaktan, çabalamaktan, emek harcamaktan, zorluklara ve meşakkatlere dayanıp sabır göstermekten nefsimizin hoşlandığını söylemek abes. Ağzında biberon, bebeklerin rahat döşeklerinde rahat rahat uyumalarına özenir nefsimiz, onun vazifesi bu.

İnsanın ruhu, bilinci, bedeni, vicdanı ise rahatlıktan değil çalışıp çabalamaktan, gayret etmekten, emek harcamaktan, bilhassa faaliyetten hoşlanır.

Mutlak Varlık, fıtratımızı hareket ve faaliyet üzere yoğurmuş. Ruhumuza meşakkat ve zorlukla yapılan işlerde bir ferahlık, memnuniyet duygusu koymuş. O, mealen demiyor mu: “Ve (yine bildirilmedi mi ki) şüphesiz insan için, (kendi) çalıştığından başkası yoktur! Ve elbette çalışması(nın mükâfâtı), ileride (kıyâmet günü mîzanda) görülecektir. Sonra ona, en mükemmel karşılıkla mükâfât verilecektir (Necme; 39, 40 ve 41).”

Kendi rahatını ve zevkini düşünen ve bununla da aslında bir nevi vazifesini yapan nefsin insanı gayret ve çabadan alıkoyan bu rahatlık arayışıyla mücadele, bu dünyada en önemli işlerimizden biri olacakken, kolaylıkla bundan vazgeçebiliyoruz.

Bunda önemli ölçüde, nefsin rahatı sevme özelliğini, nefsin hastalıklı bir hali olarak görmeyip, insanın varoluşunun bir özelliğiymiş gibi sanma etken bir rol oynuyor. Bu da, rahatına düşkünlüğü mücadele edilmesi gereken bir durum olarak değil de, kazanılmış bir hak gibi doya doya yaşamak, bunu gerçekleştirmek gerektiği inancını doğuruyor. İşin tuhaf tarafıysa şu: En mutsuz insanlar da rahatına en düşkün insanlar…

Tamam, nefsimiz rahatı seviyor da, biz niye ona teslim olalım ki? Hayatımızı niye o yönlendirsin ki?

Nefsimiz mi bizi yönetecek, hayatımıza yön verecek, biz mi onu? Üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gereken bir soru.

Kaynak: Zaman – Mustafa Ulusoy