Romanlar Çok satmamışlar!..

0
188

ileri“Aradan geçen bunca yıl sonra, o romanlar yine bahar çiçekleriyle donanmış olarak, kırlarda gelincikler, kıpkırmızı gelincikler açmış ve kameriyelerden geçilip gidilmiş gibi beleriyorlar. Havada bahar kokusu var ve ben yeniyetmelik çağıma dönüyorum.”

   1990’larda böyle yazmışım. Handiyse çeyrek yüzyıl önce. Çeyrek yüzyıl önce, bir zamanların, 1930’ların, 1940’ların ‘popüler’ romanlarına selâm göndermek istemişim. Popüler romanlar, yani, bir bakıma, o yılların ‘çok satar’ları. Edebiyat tarihleri bu soydan romanlara, romanların yazarlarına hemen hep horgörüyle yaklaşmış. Horgörüye üzülmüş olmalıyım. Yeniyetmeliğimde öylesi romanlardan duyduğum coşumu dile getirmeye çalışmışım.

Bunları niye yazıyorum yeniden?

Geçenlerde gazetelerden birinin kitap ekinde okudum; çok satarlar hezeyanında, bugünün çok satarlar tutkunluğunda, Kürk Mantolu Madonna’nın da “yetmiş yıl”dır çok sattığı ileri sürülüyordu. Şaşakaldım.

Yalnız şaşakalmadım, aynı zamanda donakaldım. Çünkü, Kürk Mantolu Madonna, “70 yıldır çok satan kitaplar listelerinde yer alıyor ve her kuşağı kendine hayran bırakıyor”muş.

Keşke…

Kürk Mantolu Madonna, Millî Şef döneminde hayatı noktalandırılan Sabahattin Ali’nin son romanıdır. 1943’te yayımlanmış. Sabahattin Ali 1948’de öldürülüyor. Sabahattin Ali’ye yöneltilen suçlamalar, cinayetin bugün bile bulanık kalmış yargılanması, o günlerin basınında yazılıp çizilenler, Kürk Mantolu Madonna’nın yazarını âdeta silip süpürüyor. Sabahattin Ali’nin eserleri birer ikişer tükeniyor ama, göze alıp yeniden yayımlayacak yayıncı yok.

Türkiye’nin çok uzun yıllar acısını çektiği ‘düşünceye saldırganlık’ cinneti, Sabahattin Ali’nin eserini de vuruyor ve bu büyük yazar handiyse unutuluyor! Uzun yıllar, Sabahattin Ali’nin kitapları ancak gizlice bulunur. ve gizlice okunurdu. Değil ‘satış listeleri’, eski kitap satan mekânlarda bile Sabahattin Ali’ye rastlanılmazdı.

Hangi yetmiş yılın çok satar listeleri?

1960’ların sonunda, nihayet Varlık Yayınları, Yaşar Nabi Nayır, Sabahattin Ali’nin Bütün Eserleri’ni yayımlamayı göze alabildi. Bir cesaret sorunuydu.

Bununla birlikte, son cilt, ilk yayımlanışı 1947 tarihine rastlayan Sırça Köşk, 1960’ların iyice sonunda bile, yeni basımda ‘eksik’ yayımlanacaktı. Millî Şef döneminin öfkesine yol açan ‘öykü’, evet bir öykü, kitapta yer almıyordu.

Hangi yetmiş yıl? Hangi yetmiş yılın çok satar listeleri?

Kaldı ki, Doğan Kitap için, 2000’lerde bir dizi hazırlamıştım. Öneri Doğan Kitap’tan geliyordu. Bu dizide geçmiş günlerin popüler romanlarını 2000’lerin okuruyla buluşturacaktık; başta Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Esat Mahmut Karakurt, Etem İzzet Benice… Esat Mahmut’un vârislerine ulaşamadık. Ötekilere, bir de Fikret Arıt’ı ekleyebildik.

O zamanlar andığım yazarların -uzun yıllar içindeki- ‘satış’larını saptamaya çalışmıştık. Uzun yıllar içinde, toplasanız, beş altı yüz bine -kabataslak- ancak ulaşılıyordu.

Kerime Nadir’lerin arka kapağına “yüz binlerce okura romanlar yazmış” gibisinden bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum…

Dönelim çocukluk, ergenlik çağıma. O zamanlar İstanbul’un azbuçuk roman okuyan her evinde popüler romanlardan bir ikisine rastlanılırdı. Kapaklarında dalgalı saçlı güzel gençkızla mert bakışlı delikanlının boy gösterdiği kitaplar. Çoğunun üzerinde renkli harflerle Kerime Nadir imzası okunur.

Tümü, semtin varlıklı sayılabilecek bir görünüm sunduğu evlerde. Sözgelimi ya da benim hatırladıklarım, Moda’da, Şifa’da, Cihangir’de, Teşvikiye’de, Şişli’de. Araya Türk sineması girmeseydi bu romanlar kalabalık kitlelerle buluşabilir miydi, yanıtlamak zor. Diyeceğim, koşullar bugünkünden çok farklıydı.

Okuduğum ilk Kerime Nadir romanı hangisiydi? Roman okunan evleri sarıp sarmalamış Kerime Nadir romanları, demin söylediğim gibi, edebiyat çevrelerinde, sanat çevrelerinde pek öyle sevgiyle anılmıyor, edebiyatın değerleri arasında hiç sayılmıyordu. Bu yüzden olacak, yeniyetmeliğime o kadar gönül pusları katmış bu romanları ben de apar topar yadsıyacak, ilk okuduğum Kerime Nadir romanını da çarçabuk unutacaktım. Hangisi? Hıçkırık mı, Samanyolu mu?

Kerime Nadir’in eseriyle barışmam için yıllar gerekliymiş. Yıllar geçince, aşk ve karasevda romanlarını özledikçe, bu eserlerin edebiyatın dışına atılmış olmasına bir anlamda karşı koyacaktım.

Bu romanlar üzerine bir şeyler de yazdım. Geçmişte yerdiğimi unutmuş; şimdi sosyolojik değerleri üzerinde duruyordum. Öyle ya, roman okuma sevgisinin bunca sönük olduğu bir ortamda, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Esat Mahmut gibi romancılar, yıllar yılı, roman okuru yetiştirmişlerdi. Server Bedi’yi, kimi romanlarıyla Refik Halit’i de unutmamak gerekir.

Çok satma reçeteleri henüz saptanamamıştı

1980’lerde şöyle yazmışım:

“Böyle düşününce popüler romanlar olanca kartpostal şiirsellikleriyle geri geldi. Bazıları için çok gözyaşı dökmüştüm, bazılarından yıldızlı yaz geceleri ve o gecelerde umutsuz bir aşk için çalınmış keman kalmış belleğimde, Çölde Bir İstanbul Kızı’nın egzotik tasvirlerini, çölü, kızgın güneşi nasıl unutabilirim?”

Handiyse yirmi yıl, 1980’lerden 2000’lere bu soy romanları önemsediğim için epey hırpalandım. Eski, kötü romanları hortlattığım bile ileri sürüldü.

Oysa bu romanlar, edebiyat tarihlerimizin hışmına uğramış bu yazarlar günümüzün çok satar anlayışının çok dışındaydılar. Dil, anlatım, kurgu, ileti; hepsinde özen sözkonusuydu. Çok satma reçeteleri henüz saptanamamıştı. Romancılar şunu yaptım bunu yaptım diye böbürlenmiyorlardı. Kerime Nadir anılarında kendi romanları için “iddiasız esercikler”di der.

Edebiyat tarihlerimiz onları benimsemedi, değerlendirmedi, dahası, edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirmeyi bile gereksinmedi. Refik Halid Karay gibi eşsiz bir anlatım ustasını küçümseyen yorumlar hep o yıllarda…

Bugünün gözü dönük satış yarışında bütün ölçütler altüst oldu. O kadar ki, işte Sabahattin Ali ve Kürk Mantolu Madonna örneği. Yetmiş yıldır listelerde olduğuna göre, Sabahattin Ali, hiç değilse ‘bir’ romanında satış başarısına ulaşmış gösteriliyor; Kürk Mantolu Madonna’ya gelince, yetmiş yılla meydan okumuş bir satış romanı!

Demek geriye tek denektaşı kaldı: Satış…

Kürk Mantolu Madonna edebiyatımızın en güzel romanları arasındadır. 1960’ların sonunda okudum, sonra defalarca yeniden okudum. Birçok kişiye okumaları için rica ettim. Yazık ki, pek az kişi okudu. Gerçi okuyanlar eseri sevdiler ama, okumayı yarım bırakanlar da bu romanın pek “sıkıcı” olduğunu ileri sürdüler.

Sıkıcı buluyorlardı, çünkü kolayın kolayı okumalara alışmışlardı. Yalnız Sabahattin Ali değil, Reşat Nuri de sıkıcıydı, Refik Halid de. Son yirmi yılın dökümünde sıkıcı olmayan kalmamış gibiydi, tabiî yeni moda yazarlar dışında.

Kürk Mantolu Madonna’nın okunması çok sevindirici. Ama hep Huzur örneğini düşünüyorum; Huzur da çok okunuyor ya da okunduğu ileri sürülüyor. Huzur’u okuyan, özümseyen kaç okur olabilir? İstanbul’un silueti böylesine değişirken bu okurlar neredeydi?

Aynı şekilde, “Raif Efendi”nin müthiş hikâyesi, o keder, hem bireysel hem toplumsal, o yalnızlık bugüne nasıl yansıyor?

Bilmiyorum, anlayamıyorum, yanıtlayamıyorum.

Kaynak: Zaman / Selim İleri