Sakıp Sabancı’nın bana söyledikleri aklımdan çıkmadı

0
544

Bir yılbaşı günü arkadaşlarını topluyor, kanepesinden çaydanlığına kadar hepsinin üzerine bir fiyat etiketi yapıştırıyor. “İsteyen istediğini alsın, ben gidiyorum,” diyor. Gemileri öyle yakıyor ki, fena halde âşık olduğu kız arkadaşını bile bırakıyor. Kendini New York uçağına atıyor. Uçak boş; bir ara ona doğru yürüyen bir sima ile göz göze gelip, selam veriyor. Yaşlı bey soruyor “Nereden tanışıyoruz delikanlı?” diye. “Beni tanımazsınız ama ben sizi fark ettim ve selam verdim,” diyor. Sohbet ediyorlar. Neden New York’a gittiğini, neden gemileri yaktığını anlatıyor. Adam onu daha yakından tanımak istiyor, “Yaptığın işleri görebilir miyim?” diye soruyor. Emrah Yücel çantasından bir dosya çıkarıyor. Kendisine uzatıyor, o dosyayı alıp gidiyor adam… Uçak, New York üzerinde alçalırken tekrar yanına geliyor. “Yaptığın işleri beğendim ama bir şeye de çok üzüldüm,”diyor. “Sen bu ülkede büyümüş bir ağaçsın, köklerin bu ülkeden beslenmiş ama meyvelerini vermeye oraya gidiyorsun.” “O adam rahmetli Sakıp Sabancı’ydı. Bu sözü 17 yıl boyunca, dramatik bir dipnot olarak hep aklımda kaldı,” diyor Emrah Yücel. Belki de bu yüzden meyvelerini Türkiye için vermeye çoktan başlamış. Onu ‘afişlerin efendisi’ olarak tanıyoruz ama o aslında çok yönlü bir ‘görsel iletişim düşünürü’. Sosyal medyada strateji üreten, Türkiye’nin dünyadaki marka değerini yükseltmek için çalışan, Hollywood filmlerinin Türkiye’de çekilmesi için lobi yapan bir ekibin orkestra şefi… Bugün Los Angeles’in merkezindeki şirketinde iş görüşmesine gelen Türk gençlerine soruyor: “Hayalin ne?” Aralarından “Emrah Yücel olmak istiyorum,” diyenler de çıkıyormuş, o zaman yine soruyor: “Peki gemileri yakmaya hazır mısın?”

Amerikan basınında, New York Times‘ta, Türkiye’yi anlatan tam sayfa ilanlar çıkıyor. Bunları sizin tasarladığınızı, hatta hangi gün çıkacağına kadar tüm stratejiyi sizin belirlediğinizi öğrendim. Bu büyük bir sorumluluk değil mi?
– Türkiye’nin ABD’deki tanıtımını bir senedir yapıyoruz; sadece Amerika’da değil, Rusya, Ukrayna’da da. Verdiğimiz ilanlarda, özellikle belirli dönemleri seçmeye çalışıyoruz. Kültürel mirasımızın hem tarihsel boyutuyla hem de modernlik boyutuyla yönetilmesi çok önemli. Modern boyutun yönetilmesinde de politik durumları dikkate almak şart! Mesela Atatürk döneminde adı konmuş olan Çocuk Bayramı, bugün dünyada UNESCO tarafından kabul edildi. Bu Türkiye’nin uluslararası arenada kabul edilmiş bir değeri ve marka olarak öne çıkması lazım. 23 Nisan gününü seçtik. LA Times gazetesini ilanla giydirdik. ‘Celebrating Children Day’ adı altında, çocukların olduğu ilanlar yayımladık. Ertesi gün 24 Nisan, sözde Ermeni soykırımını anma günü ve Los Angeles bu konu üzerine konuşulup yazılan önemli bir kent. Herkes çocukların olduğu ilanları konuştu, bir sürü radyo ve TV’de 24 Nisan’da, diğer mesele yerine bu ilanlar hakkında yorumlar yapıldı. Türkiye’nin tanıtımını üstlenirken, reklam kampanyalarının, tanıtım ilanlarının hangi tarihte çıkacağını, nerede çıkacağını, nasıl çıkacağını, arka plandaki politik mesajı planlamalısın. Onunla da yetmiyor, bir taraftan da nabız tutmalısın. Bir de bunun müşteri tarafı var. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, kültürel açıdan ilginç gözlemleri olan biri. Doğru noktalara parmak basan duygusal bir tarafı var. Niğde’de Gümüşler Manastırı’na gidiyor ve şaşırıyor: ‘Buradaki İsa ile Meryem Ana gülümsüyor,’ diyor. Çünkü Hıristiyanlık ikonografisinde gülümseyen İsa çok az. Hep çektiği acılar vurgulanmış. Bakanı, bunu medyaya anlatırken gördüm. Hemen o bölgeye fotoğrafçı gönderip fotoğraflarını çektirdik. Amerika’daki ilanlarda, hızlı ve çarpıcı bir şekilde kullandık. Böyle bir dönemde bu mesajı vermek insanların kalplerini yumuşatıyor. Türkiye’nin marka değerini yükseltiyor, Türkiye sempatisini insanların beyinlerinin ötesinde, kalplerine kaydediyor.
– Amerikalıların Türkiye marka algısı nedir?
Türkiye olarak dünyada marka algısında feci bir yerdeyiz. Turizmde destinasyon olarak yedinci sıradayız. Turizmden para kazanan ülkeler sıralamasında dokuzuncu sıradayız. Buraya kadar rakamlar fena değil. Peki ülkelerin marka sıralamasına bakalım… Maalesef 35. sıraya düşüyoruz. Mesela Amerika’da son dönemde en çok satan şair kim biliyor musunuz? Mevlana. İnanılmaz bir değer, bir marka olmalı Mevlana bizim için. Peki Mevlana, Amerika’da Türk olarak mı biliniyor? Hayır, İranlı olarak biliniyor. Humeyni devriminden kaçıp Amerika’ya yerleşen İranlılar bu algıyı yerleştirdi. Mevlana’nın mezarının Türkiye’de olduğunu, felsefesini bizim ülkemizde oluşturduğunu anlatmamız lazım. Orhan Pamuk da bence Mevlana kadar önemli bir figür. Severiz, sevmeyiz o ayrı. Bir milletvekilinin dokunulmazlığı varsa, Orhan Pamuk’un sonuna kadar olmalı. Orhan Pamuk gibi, Türkiye için önemli marka değeri olan insanları tartışmamamız, politikalar üstü bir noktada tutmamız lazım. Mesela dört senedir Rusya’da Türkiye’nin tanıtımını yaparken, ilk kez bu yıl Amerika’da Türkiye’nin tanıtımını yapmaya başladık ve yüzde 35’lik turist artışı elde ettik.
– Reklam kampanyasının sonucu mu Amerika’dan Türkiye’ye gelenlerin oranındaki artış?
– Bu benim aldığım pek çok ödülden çok daha değerli. Bir strateji uyguladık ve ölçülebilir şekilde sonuç aldık. Bu, afiş tasarımının ötesinde bir boyut. Afiş tasarımı bizim çekirdek becerimiz ama topyekun iletişim tasarımı, ustalık alanımız. Söyleminden görseline kadar küresel bir vizyon ve dil kurmak, bu mesajları taşıyacak içerikleri üretmek yaptığım işin çerçevesi.
– Hollywood’a açılmak isteyen Türk oyuncuların Los Angeles’taki ilk durağısınız. Hollywood’a açılmak isteyen birçok sanatçı başarısız oldu. Sizce nerede yanlış yapıyorlar?
– Oraya gelip, bir haftada iki menajerle görüşerek bu işler olmaz. Gelip kalanlar da aile bağları nedeniyle bir süre sonra geri dönüyor. Aile bağları bir yandan bizi sokağa düşmekten koruyor ama bazen de başka bir ülkede ilerlemeyi engelliyor. Mesela Meltem Cumbul çok yakın arkadaşım. Amerika’da bir buçuk yıl kaldı. O kültürü de yaşadı. Bu bir maraton, uzun zaman istiyor. Dünyanın her yerinden yetenekli insanlar Los Angeles’a akıyor. Dolayısıyla sadece yetenek, öne çıkmak için yetmiyor. Meltem bir buçuk yıl sonra Türkiye’ye döndü. Herkesin bir fedakarlık limiti var. Kalsaydı, Lost gibi çok iyi dizilerde görebileceğimi düşünüyordum.

BURUN TASARLAMAMI İSTEYEN OLDU!


– Mümin Sekman sizin için ‘Emrah Yücel; Türk zekası, Avrupa entelektüelliği ve Amerikan pazarlama stratejilerini özgün bir bileşimini bünyesinde barındırdığı için bu kadar başarılı olabildi,’ diyor.

– Mümin Sekman bazen sizi kendinizden daha iyi tarif edebiliyor. Hatta bazen Mümin’den bir çip yapılsa, insanların beynine konsa, herkes onun gibi analiz yapabilse diyorum. ‘Intel-inside’ derler ya bu çiplerden takılan insanların üzerinde ‘Sekman-inside’ yazsak süper olur.

– Asla benimle çalışamaz dediğiniz insan tipi?
– Kafasının gizli bölmesinde planlar olan, içten hesaplı insanlarla iş yapmam. Buna karşın hayata hümanist bakanlardanım. Başlangıçta herkese güvenir ve 100 puandan başlatırım.

– Mesleki deformasyonunuz var mı?
– Başkaları için dert olmayan şeyler benim aklıma takılabilir. Kanepenin yanlış duran minderi, bir içkinin ayarı kaçmış içindeki karışımı gibi. Bir arkadaşım burnundan şikayetçiydi, ona burun tasarlamamı istedi (gülüyor). Doktor da aynı burnu ona yaptı… Çok güzel oldu (gülüyor). Tasarımla ilgili herhangi bir şey hakkında, ‘Ben olsaydım nasıl yapardım diye düşünmek,’ bir yandan akıl esneten bir egzersiz ama bazen beni çok yoruyor.

– 50 yaşında ne yapıyor olacaksınız?
– 30’lu yaşlarımda son derece kişisel hayallerim vardı. 40’lı yaşlarda kurumsal hedefler öne geçti. Sınırları çok iyi çizilmiş ve birbirine entegre birkaç şirket kurup, onları da olmaları gereken yere getirmeye çalıştık. Bu süreçte takım çalışmasını öğrendim. 50’li yaşlarımda artık kişisel ve kurumsal işlerin yanı sıra büyük sosyal sorumluluk projelerinde yer almak beni heyecanlandırıyor. Amerika’da kurduğum Turkish Film Council bunun bir örneği. Muhasebecim geçen gün aradı, ‘Emrah Bey hiçbir kazancınız olmadığı halde üç yılda 175.000 dolar harcamışsınız, bunu niye yapıyorsunuz?’dedi. Bu konseyde, Türkiye’nin yapımcılar tarafından tercih edilebilmesi için çaba gösteriyoruz. 16 kişilik danışman konseyimiz var. Bunlar Türk sinema endüstrisinin karar vericileri.

DOKTOR MEHMET ÖZ NEW YORK VALİSİ OLACAK

– ‘Afişlerin efendisi’ lakabından bıktığınız anlaşılıyor…
– Ben bir orkestra şefiyim. Bir kemancı olarak başlayıp, kemanı çok iyi çalıp, zaman içinde de orkestrasyon becerilerini geliştirerek, bir iletişim orkestrası şefi oldum. İsviçre çakısı gibi algılanıyorum (gülüyor). İsviçre çakısının birçok özelliği vardır ama çakı kısmı ile bilinir. Oysa tırnak törpüsü de, gazoz açacağı da vardır. Kimse İsviçre, gazoz açacağı diye düşünmez. Ben de ‘Hollywood filmlerinin afiş tasarımcısı’ olarak biliniyorum ama bunun çok ötesinde stratejik işler yapıyorum.

– 10 yıl önce Emrah Yücel’in beyni nasıl çalışıyordu, şimdi nasıl çalışıyor?
– Olgunlaştım… 44 yaşındayım ve genel fotoğrafı daha net görüyorum. Ama entelektüel üretim açısından bir erkeğin en verimli çağının aslında 60-65 olduğunu düşünüyorum. O yaşlarda işinin gurusu oluyorsun.

– Yurtdışından Türkiye’ye bakınca gördüğünüz fotoğraf nedir?
– Bizde çok ciddi bir Eurovizyon sendromu var. Batı karşısında o kadar çok şey kaybetmişiz ki, kaybetmek kanımıza girmiş ve bizde bir aşağılık duygusu oluşturmuş. Biz uluslararası platformda kendimizi ‘kaybedenler kulübü’nde görüyoruz. Bu sendromdan kurtulmamız lazım. Erdoğan’ın ‘one minute’ tavrı bir milattır bu sendromu üzerimizden atmada… Kendimizi nasıl algıladığımız, yabancıların bizi algılayışından daha sorunlu.

– 17 yıldır Los Angeles’ta yaşıyorsunuz. Amerikan vatandaşı oldunuz mu?
– Hayır, ben Amerikalı değilim. Yasal olarak da Amerikalı değilim. Amerikalı olmamayı tercih ettim. Hâlâ her yere vize alıyorum ve bundan da gurur duyuyorum. 2008’de Amerika’da zor bir yıl atlattık. Ciddi bir ekonomik kriz yaşarken hep şu istatistiki bilgiyi kendime hatırlatırım: 1 milyon ile 5 milyon dolar ciro yapan şirketlerin (bu iş dünyasında en alt ama en geniş dilimi ifade eder) yüzde 85’i göçmenler tarafından kurulmuş. Bugün bu rakamların üzerinde bir yerdeyim ama yine de bu rakamlar bana güç vermiştir. Amerika’da başarılı olmuş Türkler de bana hep güç vermiştir. Onlardan Mehmet Öz’ün gelecekte New York Valisi olacağına inanıyorum. Adım adım buna hazırlanıyor ve olacağından eminim. Mehmet Öz bugün Amerika’da bir efsane gibi.

Kaynak: Sabah – Tuluhan Tekelioğlu