SALDIRGANLIK VE DUYGUSAL GELİŞİMLE İLİŞKİSİ*

2
362

Bu düşünceler sıkıntı vericidir çünkü geçerli toplumsal kabulün ardında gizlenen çözülmelere dikkati çekerler; saldırganlığı konu alan bir çalışmanın dışında bırakılamazlar. Ayrıca, fiili saldırganlığın incelenmesi, saldırganlığın altında yatan niyetin kökenleri irdeleyen bir çalışma ile temellendirilmelidir.

Kişiliğin bütünleşmesinden önce saldırganlık vardır . Bebek rahim içinde tekme atar; buradan, dışarı çıkmak için tekme attığı sonucunu çıkartamayız. Birkaç haftalık bebek kollarını oynatır; buradan, vurmak istediği sonucunu çıkartamayız. Bebek dişetleriyle meme ucunu çiğner; buradan, yıkmak veya can acıtmak amacı güttünü çıkartamayız. Başlangıçta saldırganlık etkinlikle neredeyse aynı anlama gelir; kısmi-işlevle ilişkilidir.

Çocuk bir kişi haline geldikçe, bu kısmi işlevler onun tarafından saldırganlık biçiminde düzenlenir. Hasta bir kişi, kastını aşan etkinlikler ve saldırganlıklarda bulunabilir. Kişiliğin bütünleşmesi belli bir gün, belli bir saatte oluvermez. Gelip gider, hatta bütünleşme iyice gerçekleştiğinde bile, çevreyle ilişkili beklenmedik talihsiz durumlar sonucunda kaybedilebilir. Bununla birlikte, sağlıkta, eninde sonunda niyetli davranışa ulaşılır. Davranış niyetli olduğu ölçüde, saldırganlık kastidir. Burada hemen saldırganlığın ana kaynağı dürtüsel deneyim gündeme gelir. Saldırganlık sevginin ilkel ifade biçiminin bir parçasıdır. Ele alınan ilk aşk dürtüleri (impulsion) olduğuna göre, oral terimlerle betimlenmesi uygun olur.

Oral erotizm saldırgan bileşenleri kendinde toplar ve sağlıkta, fiili saldırganlıkların -yani kişinin niyetli olarak ortaya koyduğu ve etrafındakiler tarafından da saldırganlık olarak hissedilen saldırganlıkların- büyük kısmının temeli oral aşka dayanır.

Her deneyim hem fizikseldir hem değildir. Düşünceler bedensel işlevlere eşlik edip onları zenginleştirir, bedensel işleyiş de düşünce oluşumuna (ideation) eşlik edip gerçekleşmesini sağlar. Ayrıca düşünce ve anılar toplamı ile ilgili olarak şunu söylemek gerekir: Bunlar, bilince ulaşabilenler, sadece bazı şartlarda bilince ulaşabilenler ve tahammül edilemeyen duygulanım yüzünden bilinçdışına bastırılan ve ulaşılamayanlar olmak üzere yavaş yavaş birbirinden ayrılır.

Fiili (actual) saldırganlık teması ile saldırgan dürtü temasını birbirine kattığımın farkındayım. Ancak biri olmadan ötekinin ele alınamayacağına inanıyorum. Soyutlanmış bir olgu olarak ele alınırsa, hiçbir saldırganlık edimi tam anlamıyla anlaşılamaz ve bir çocuğun herhangi bir edimi incelenirken aşağıdakiler göz önünde bulundurulmalıdır:

Kendisine bakım veren erişkinlerden oluşan çevre içerisindeki çocuk.

Kronolojik ve duygusal yaşına göre olgun çocuk.

Yaşına göre olgun olsa da, içinde birincil evreye dek uzanan bütün olgunlaşmamışlık derecelerini barındıran çocuk.

Olgunlaşmamış seviyelerde saplanmaları bulunan hasta bir kişi olarak çocuk.

Nispeten örgütlenmemiş bir duygusal seviyede olan ve halen kolayca gerileyip kendiliginden gerileme durumundan çıkabilen çocuk.

Çeşitli Evrelerde Saldırganlık

Bireyin yaşamının başlangıcından başlayabilseydik iyi olurdu ancak bu evreye ait kesin olarak bilemediğimiz şeyler çok fazladır. Kapsamlı bir çalışmadan beklentimiz, saldırganlığı benlik gelişiminin çeşitli evrelerinde boy gösterdiği biçimiyle betimlesidir:

İlk evre…….. Bütünleşme öncesi

Kaygı gütmeyen amaç

Ara evre……. Bütünleşme

Kaygı güden amaç

Suçluluk

Bütünsel kişilik evresi…… Kişiler arası ilişkiler

Üçgen ilişki durumları vb.

Çatışma –bilinçli ve bilinçdışı

Ben burada esas olarak bu temalardan ikincisi olan ara evrenin gelişimini ele almak istiyorum .

Kaygı öncesi evre

Çocuğun kişi olarak var olduğu ve bir amaç taşıdığı, fakat bunun sonuçlarını dert etmediği kuramsal bir kaygısızlık veya insafsızlık evresi betimlemek gerekir. Çocuk henüz bu aşamada, uyarılma esnasında tahrip ettiği şey ile uyarılmalar arasındaki sakinleşme zamanlarında değer verdiğinin aynı şey olduğunu idrak edemez. Çocuğun uyarılma halindeki sevgisi anne bedenine hayali saldırıyı da içerir. Burada saldırı sevginin bir parçasıdır .

Bunun bir kısmının, kişiliğin sakin ve uyarılmış yönleri arasıdaki bir çözülme biçiminde ortaya çıktığı görülebilir, bu durumda, genelde iyi ve tatlı olan çocuk ‘tabiatına aykırı davranarak´, kendini tam sorumlu hissetmeksizin, sevdiği kişilere saldırganlıkta bulunur.

Bu duygusal gelişim evresinde saldırganlık kaybedilirse, sevme yetisi, yani nesnelerle ilişki kurma yetisi de bir ölçüde kaybedilir.

Kaygı Evresi

Şimdi Melanie Klein´ın duygusal gelişimde ‘depresif konum´ olarak betimlediği evre geliyor. Kendi amacıma uygun olarak bu evreye Kaygı Evresi adını vereceğim. Kişinin benlik bütünlüğü anne figürünün kişiselliğini idrak edecek kadar gelişmiştir ve bunun son derece önemli bir sonucu olarak, dürtüsel deneyiminin (fiziksel olsun, düşünceleştirmeye dair (ideational) olsun) sonuçlarıyla ilgili kaygısı vardır.

Kaygı evresi beraberinde suçluluk duyma yetisini getirir. Bundan böyle saldırganlığın bir kısmı, klinik olarak keder veya suçluluk duygusuyla veya sözgelimi kusma gibi, fiziksel bir muadili ile kendini gösterir. Suçluluk, bebeğin uyarılmış ilişkide sevilen kişiye zarar verdiğini hissetmesiyle bağlantılıdır. Sağlık durumunda bebek suçluluğu taşıyabilir ve böylece (zaman faktörünü de içeren) kişisel ve canlı bir annenin yardımıyla, kendi verme, inşa etme ve onarma dürtüsünü keşfetmesi mümkün olur. Bu yolla saldırganlığın büyük kısmı toplumsal işlevlere dönüşüp kendini bu şekilde gösterir. Çaresizlik anlarında (sözgelimi bir hediyeyi kabul edecek veya onarma çabalarına tanıklık edecek kimse bulunmadığında) bu dönüşüm sekteye uğrar ve saldırganlık tekrar boy gösterir. Toplumsal etkinliğin doyurucu olması için, saldırganlıkla ilişkili kişisel bir suçluluk duygusu üzerinde temellendirilmiş olması gerekir.

Öfke

Şimdi sıra yoksunluğun yol açtığı öfkeye geldi. Her deneyimde bir dereceye kadar kaçınılmaz olan yoksunluk, bir dikotomiye yol açar: 1) yoksunluk hissi veren nesnelere karşı masum saldırgan dürtüler, 2) iyi nesnelere karşı suçluluk üreten saldırgan dürtüler. Yoksunluk suçluluktan kaçış sağlar ve bir savunma mekanizması doğurur: sevgi ile nefretin ayrı yollara yönelmesi. Nesnelerin bu şekilde iyi ve kötü olarak bölünmesi gerçekleşirse suçluluk duygusu yatışır; buna karşılık sevgi, değerli saldırganlık bileşeninden bir miktarını kaybeder, nefret ise daha bozguncu (disruptive) niteliğe bürünür.

İç Dünyanın Büyümesi

Bundan sonra bebeğin psikolojisi daha karmaşık bir hal alır. Bebek artık sadece kendi dürtülerinin annesi üzerindeki etkisiyle meşgul değildir, deneyimlerinin sonuçlarını kendiliği içinde de kaydeder. Dürtülerin doyuma ulaşması ona kendini iyi hissettirir ve girdi ve çıktıları sadece fiziksel anlamda değil psikolojik anlamda da algılar. İçi iyi olduğunu hissettiği şeyle dolar, bu da onun hem kendine olan hem de yaşamdan bekleyebileceğini hissettiği şeye olan güvenini tesis eder ve sürdürür. Aynı zamanda öfkeli saldırılarını da hesaba katmak zorundadır, bu saldırılar sonucunda kötü, habis veya zulmedici şeyle dolduğunu hisseder. Bu kötü şeyler veya güçler, onun hissiyatına göre kendi içinde olduğundan, onun kendisine ve yaşama karşı güveninin temelini teşkil eden iyinin karşısında içerden bir tehdit oluşturur.

Böylece ömür boyu sürecek olan iç dünyasını idare etme işine girişir, ancak bu işe koyulabilmesi için kendi bedenine iyice yerleşmeli, kendi içi ile dışarsı, gerçekte olan ile hayalinde olan arasındaki farkı koyabilmelidir. Dış dünyayı idare edebilmesi iç dünyasını idare edebilmesine bağlıdır.

Son derece karmaşık bir dizi savunma mekanizması geliştirir. Duygusal gelişimin bu evresine ulaşmış çocuktaki saldırganlığı anlayabilmek için mutlaka bunların incelenmesi gerekir. Burada ancak insan psikolojisinin bu konuyla ilişkili kısmına ait mekanizmalardan bazılarını sayabilirim.

İlk olarak içedönüklüğün tersine dönmesinden bahsedeceğim, çünkü fiili saldırganlığın önemli ve sıradan bir kaynağıdır bu.

Sağlıkta çocuğun ilgisi hem dış gerçekliğe hem de iç dünyaya yöneliktir ve bu ikisi arasında köprüler vardır (rüyalar, oyunlar vb). Sağlıksız durumda çocuk iç dünyasını öyle düzenleyebilir ki, iyi içerde yoğunlaşır, kötü ise yansıtılır. Artık çocuk iç dünyasında yaşamaktadır. İçedönük olarak nitelenebilir (veya patolojik olarak içedönük).

Patolojik içedönüklüğün iyileşmesi yeniden, böyle bir çocuk için zulmedici figürlerle dolu bir dış dünyaya dönmek anlamına gelir; bu noktada çocuk iyileşme sürecinde muntazaman saldırganlaşır . Saldırgan davranışın önemli bir kaynağıdır bu. Kendisinden sorumlu olan kişiler, içedönüklüğü iyileşmekte olan çocuğun bu savunma saldırısıyla iyi başa çıkamadığı takdirde çocuk tekrar kolayca içedönüklüğe kayar. Hastalık dışında, bir dereceye kadar her küçük çocuğun yaşamında buna rastlanır, kesinlikle salt kuramsal bir kavram değildir. Uzun süre kişisel bir işte uğraşan kişi hassaslaşır.

Unutmayalım ki, çocukken insanların öznel ile nesnel arasındaki ayrımı yavaş yavaş yapmaya başladığı gözlemlenir. Çocuğun iç dünyasındaki deneyimleri yansıtmasıyla kolayca, hezeyanlı deliliğe benzer bir durum ortaya çıkar. İki-üç yaşındaki sağlıklı çocuk bile genelde gece uyanır ve kendini onunla paylaşabileceğimiz dış dünyada değil, (bizim bakış açımızdan) kendi iç dünyasında hisseder. Küçük çocuklar gündüz oyun oynarken hezeyana girerler, bizim dünyamızda gibi görünseler de esas olarak kendi iç dünyalarında yaşarlar. Bunun sağlıksız olması şart değildir fakat böyle bir çocuğu idare ederken, sadece paylaşılan dış dünyaya uygulanabilecek olan mantıkla karşılaşmayı bekleyemeyiz. Erişkinlerin büyük kısmı bile hiçbir zaman güvenilir bir nesnellik yetisine ulaşamaz, öte yandan en güvenilir şekilde nesnel olanlar da çoğu zaman kendi iç dünyalarının zenginliğiyle nispeten teması kesilmiş kişilerdir.

Saldırgan davranışı çocuğun kendi iç dünyasını idare ediş biçimine göre açıklamaya üç örnek daha vereceğim.

Çocuğun hayalinde (fantasy) iç dünya öncelikle karında veya ikincil olarak kafa veya bedenin başka belirli bir bölgesinde konumlanır.

Belli bir kişilik örgütlenmesi derecesine erişmiş bir çocuk öyle bir deneyimle karşılaşır ki, bununla özdeşleşme yoluyla başa çıkmak onun gücünü aşar. Örneğin başka bir sorunla tamamen meşgul olduğu bir sırada anababası önünde kavga eder. Deneyimle başa çıkabilmek için, tamamını kendi içine alarak idare etme yoluna gider. Denebilir ki, anababanın kavga anında dondurulmuş bir hali onun içinde yaşamaktadır ve bundan böyle belli bir miktar enerji içselleştirilmiş kötü ilişkinin denetlenmesi için buraya yönlendirilir. Klinik olarak yorgun olur veya çökkünleşir veyahut da fiziksel hastalığa yakalanır. Bazı anlarda içselleştirilmiş kötü ilişki ağır basar, o zaman çocuk içine kavga eden anababanın ‘şeytanı girmiş´ gibi davranır. Çocuğun zorlantılı şekilde saldırganlaştığını, kötü, yaramaz, deli gibi (deluded) olduğunu görürüz .

Ya da kavga eden anababayı içselleştiren çocuk dönem dönem etrafındaki insanlar arasında kavga çıkartır, böylece dışardaki gerçek kötülüğü içerideki ‘kötü´ şeyin bir yansıması olarak kullanır. Böyle bir durumda hakikaten kavga eden ses ve insan varsanılarının olduğu delilik anları kolayca görülebilir.

Çocuğun iç dünyasını idare etmesinde ve oradaki selim olduğu düşünülen şeyi koruma çabasında bazı anlar vardır ki, habis etkinin bir parçasını dışarı atabilse çocuk herşeyin iyi oacağını hisseder. (Günah keçisi fikrinin muadili.)

Klinik olarak kötülüğün dışarı fırlatılması dramatize edilebilir (tekmeleme, gaz çıkarma, tükürme vb). Ya da çocuk kazaya yatkınlaşır veya intihara teşebbüs eder – içindeki kötüyü yok etmek amacıyla; bütünsel intihar düşlemi, muhakkak çocuğun kötü öğeyi yok edip hayatta kaldığı durumu içermektedir, fakat hayatta kalamayabilir.

Çocuğun karnında (veya kafasında vb) hissettiği içsel dünyaya ait görüngülerin idare edilmesi zaman zaman o kadar büyük bir güçlük arzeder ki çocuk top yekün bir denetim getirir – bunun klinik sonucu depresif duygudurumudur. Bu da tahammül edilmez bir içsel ölülüğe yol açar. Tamamlayıcısı olan manik durumun ortaya çıkması beklenmelidir. Bu durumda iç dünyanın canlılığı ağır basarak çocuğu etkinleştirir, görünürde dışsal bir öfke uyaranı olmadığı halde çocuk klinik olarak şiddetli saldırganlık gösterebilir. Bu manik evreler manik savunma olarak adlandırılan durumla aynı değildir, manik savunmada içsel ölülük yapay bir etkinlikle yadsınır (depresyona karşı manik savunma olarak adlandırılan etkinlik, Klein). Manik savunmanın klinik sonucu saldırgan bir patlama değil, genel endişeli bir huzursuzluktur (restlessness), hipomanidir; dağınıklık, pasaklılık (messinesse) ves aşırı hassasiyetle kendini gösteren hafif bir saldırganlık görülür, yapıcı azme rastlanmaz.

Sağlıkta kişi, saklamaya değer bulduğu şeyi tehdit eder gibi görünen dış güçlere saldırmak için kullanmak üzere kötülüğü içerde saklayabilir. O zaman saldırganlık toplumsal değer kazanır.

Bunun değeri (manik veya hezeyanlı saldırganlığa kıyasla) nesnelliğin korunmuş olmasından kaynaklanır ve düşmanla karşılaşmada harcanan çabadan tasarruf edilebilir. O zaman düşmana saldırmak için onu sevmek gerekmez.

Özet

Yukarıda belirttiklerim esas olarak saldırganlık ile duygusal gelişimin ara evresi diye adlandırdığım durum arasındaki ilişkiyi betimlemektedir. Bu evre, kişilerarası ilişkileri ve Oidipus kompleksinin üçgen durumlarıyla bütünsel kişilik evresinden önce gelir; insafsızlık evresinin erken aşamaları ile niyetlilik öncesi ve kişilik bütünleşmesi öncesi çağı takip eder.

Bütünsel kişilik evresi olarak adlandırdığım evreye ait saldırganlık, Freud´un kabul gören yapıtı dolayısıyla bugünkü kuşağa zaten tanıdık gelmektedir.

Saldırganlığın önemli kaynakları insan gelişiminin çok erken evrelerine dayanır; bunlardan bazılarını gelen bölümde ele alacağız.

II

SALDIRGANLIĞIN ÇOK ERKEN KÖKENLERİ

Sorduğumuz soru en basit biçimiyle şudur: Saldırganlık sonuç olarak yoksunluğun yarattığı öfkeden mi kaynaklanır, yoksa kendine ait bir kökeni mi vardır?

Cevabı ister istemez gayet karmaşıktır, ya da günlük analiz uygulamamızı oluşturan muazzam klinik olgular yığını bile isteye kestirip atmak zorunda kalırız. Fakat böyle yapacak olursak, aslında kasten göz ardı ettiğimiz şeyin farkında olmadığımız zannedilebilir.

Uygulamada id´in tam doyumu diye bir şey olamayacağına göre, ilkel aşk dürtüsünde her zaman için tepkisel bir saldırganlık saptanabileceğini söyleyebiliriz. O zaman daha ince bir araştırmaya gerek var mıdır? Bence var, yoksa karışıklık çıkıyor. Özellikle de, ilkel aşk dürtüsünün benlik büyümesinin daha yeni başladığı bir evrede yürürlükte olduğu, örneğin bütünleşmenin henüz yerleşik bir olgu haline gelmediği düşünülürse… Sorumluluk alma yetisinin henüz gelişmediği bir sırada etkin ilkel bir aşk vardır. Bu çağda daha insafsızlık bile yoktur; merhamet- öncesi çağdır bu ve yıkıcılık id dürtüsünün bir parçası ise de, bu yıkıcılık ancak id doyumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Yıkıcılık ancak öfkenin ve dolayısıyla da misilleme korkusunun varolabilmesi için yeterli benlik bütünleşmesi ve benlik örgütlenmesi gerçekleştiği takdirde bir benlik sorumluluğu haline gelir. Bununla birlikte erken öfke ve korkuya da rastlanabilir, bu benlik gelişmelerinin saptanması mümkün ise de, bunlardan önce kişide öfkeden bahsedilmesi akla yatkın değildir.

Nefret nispeten daha karmaşıktır ve bu ilk evrelerde varolduğu söylenemez. Dolayısıyla saldırganlığı tepkisel saldırganlıktan tamamen ayrı incelememiz gerekir. Tepkisel saldırganlık, id dürtüsü gerçeklik ilkesi yüzünden amacına ulaşamadığı için, dürtünün kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkar.

O halde dürtü merhamet-öncesi çağda yaşandığı için çocuğun amacı her ne kadar yıkmak değilse de, ilkel aşk (id) dürtüsünün yıkıcı bir nitelik taşıdığını söylemek yerinde olur.

Bu varsayımdan çıkarak, ilkel aşk (id) dürtüsündeki yıkıcı öğenin kökenini irdelemek mümkündür.

Meseleleri basitleştirmek için, değişken bir etken olan doğum travmasını dışarda bırakıp, normal veya travmatik olmayan doğumu esas alabiliriz. Normalden kastım çocuğun doğumu kendi çabasının bir sonucu gibi hissetmiş olmasıdır. Gecikme veya erkene alma gibi durumlar söz konusu değildir (bkz. s180 [kitaptaki Doğum Anıları, Doğum Travması ve Endişe makalesine gönderiyor] ç.n.)

Erken id deneyimleri bebek için yeni bir öğeyi, dürtü buhranlarını işin içine katar; bu buhranların bir hazırlık dönemi, bir doruğu ve belli miktar doyumu izleyen dönemi vardır. Bu evrelerin her biri çocuğa kendine özgü sorunlar yaşatır.

Amacımız ilk id deneyimlerindeki (tesadüfen yıkıcı olan) saldırganlık öğesinin tarih öncesini incelemek. Elimizde, en azından fetüs hareketlerinin başladığı en erken dönemlere uzanan bazı öğeler -hareket yetisi (motility)- var. Duyular alanında buna tekabül eden bir öğeyi de eklemeliyiz kuşkusuz. Rahim-içi yaşama dek uzanan ve bütün bebeklik (ve tüm yaşam) boyunca süregiden hareket yetisi, id deneyiminin kendisinde varolan etkinlikle bağlanabilir (fusion) mi? Bu etkinlik id öğesi olarak mı sınıflandırılmalıdır, yoksa benlik öğesi olarak mı? Yoksa benlik ile idin farklılaşmadığı bir evre olduğunu kabul edip (Hartmann, 1952), hareket yetisini benlik-id farklılaşmasından önce görülmesi temelinde sınıflandırmaya çalışmaktan vazgeçmek daha mı iyi olur?

Her bebek ilkel hareket yetisinin mümkün olduğu kadar çoğunu id deneyimlerine dökmek zorundadır. Kuşkusuz burada şu gerçek devreye girer: Gerçekliğin getirdiği yoksunluklara çocuğun ihtiyacı vardır -çünkü id doyumu tam olsaydı ve hiçbir engelle karşılaşmasaydı bebeğin kökensel hareket yetisi doyuma ulaşamadan kalırdı (Riviere, 1936).

Her bebeğin kendine ait id deneyimi örüntüsünde, id deneyiminin yüzde x kadarını ilkel hareket yetisi oluşturur. Dolayısıyla yüzde (100-x) başka şekillerde kullanılmak üzere ayrılır –çeşitli bireylerin saldırganlık ile ilgili deneyimleri arasında büyük farklılıklar olmasının nedenlerinden biri budur. Ayrıca bir mazoşizm türünün kökeni de budur (bkz ilerde).

Bu hareket yetisi etrafında gelişen örüntüleri incelemek faydalı olur (Marty ve Fain, 1955).

Bu örüntülerden birinde, hareket yetisinden dolayı çevre sürekli olarak tekrar tekrar keşfedilir. Birincil nasisizm çerçevesi içinde her deneyim, yeni bireyin merkezden gelişmekte olduğunu vurgular; çevreyle temas bireyin bir deneyimidir (önce farklılaşmamış benlik-id evresinde). İkinci örüntüde çevre fetüse (veya bebeğe) baskı yapar (impinge) ve bireysel deneyimler yerine baskıya tepkiler ortaya çıkar. Bu durumda bireysel olarak varolabilmenin tek yolu dinlenmeye çekilmektir. O zaman hareket yetisi sadece baskıya tepki olarak yaşanır.

Aşırı uçta yer alan üçüncü bir örüntüde bu o kadar abartılmış durumdadır ki, bireysel deneyim için bir dinlenme yeri bile yoktur, bunun sonucu, birincil narsisistik durumda bireyleşememek olur. O zaman ‘birey´ çekirdekten çok kabuğun ve baskı yapan çevrenin bir uzantısı olarak gelişir. Çekirdekten geriye kalan şey dipte saklanmıştır; en derinlere giden analizde bile zor bulunur. Böylece birey bulunamamakla varolur. Hakiki kendilik saklanmıştır ve biz de klinik olarak, işlevi bu hakiki kendiliği saklı tutmak olan karmaşık sahte kendilikle uğraşırız. Sahte kendilik elverişli bir şekilde topluma-uyumlu olabilir, ancak hakiki kendiliğin olmayışı istikrarsızlık yaratır, toplum sahte kendiliğe hakiki kendilikmiş gibi kanmadıkça bu istikrarsızlık daha da belirginleşir. Hasta bir boşunalık duygusundan şikayet eder.

Birinci örüntü sağlıklı dediğimiz durumdur. Oluşabilmesi için yeterince iyi anneliğe ve sevginin fiziksel biçimde (ilk başta olabildiği tek biçimiyle) ifade edilmesine ihtiyaç vardır. Anne bebeği (rahminde veya kollarında) tutar ve sevgi (özdeşleşme) aracılığıyla benlik ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlayacağını bilir. Bu koşullar altında, ve ancak bu koşullar altında, birey varolmaya başlayabilir ve varolmakla da id deneyimlerini yaşamaya başlayabilir (YOKSA- ve id deneyimlerini yaşayacak şekilde varolmaya başlayabilir –Mİ?). Azami hareket yetisinin id deneyimlerine katılması için herşey hazırdır. Hareket yetisi potansiyelinin yüzde x ´i erotik potansiyelle bağlanmış durumdadır ( x nicelik olarak daha fazladır). Ancak bu durumda bile hareket yetisi potansiyelinin yüzde (100- x ) kadarı bağlanma örüntüsünün dışında, salt hareket yetisinin kullanımına kalır.

Bağlanmanın karşı koyma eylemi dışında (yoksunluğa tepki dışında) bir deneyime imkân tanıdığı unutulmamalıdır. Erotik potansiyelle bağlanmış olan kısım, dürtünün doyuma ulaşması yoluyla doyurulur. Tersine, hareket yetisi potansiyelinin bağlanmamış yüzde (100- x ) kadarının bir karşıt bulması gerekir . Kabaca söylersek, itecek bir şeye ihtiyacı vardır, yoksa yaşantıya dökülemeden kalır ve kişinin kendini iyi hissetmesine karşı tehdit oluşturur. Halbuki, tanımı gereği sağlıklı birey etrafta uygun karşıtlar aramaktan zevk alır.

İkinci ve üçüncü örüntülerde hareket yetisi potansiyeli sadece çevre baskısıyla deneyim konusu haline gelir. Sağlığın bozulduğu durumdur bu. Kişinin, az ya da çok, bir karşıtla karşılaşması gerekir ; ancak bu takdirde önemli hareket yetisi kaynağına başvurabilir. Çevre tutarlı biçimde baskı uyguladığı takdirde doyum elde edilir fakat:

Çevre baskısı sürekli olmalıdır.

Çevre baskısının kendine özgü bir örüntüsü olmalıdır, yoksa kişi kendisi bir örüntü geliştiremediği için kargaşalık hüküm sürer.

Bu bağımlılık demektir, birey kendini bu bağımlılıktan kurtaramayabilir.

Geri çekilme, örüntünün temel özelliklerinden biri haline gelir. (Hakiki kendiliğin saklandığı aşırı derecesi haricinde; o zaman ilkel savunma olarak geri çekilme bile işe yaramaz.)

İkinci ve üçüncü örüntüler işin içinde olduğunda, sağlığa yer yoktur ve ana örüntüyü ilk betimlediğim örüntüye çevirmediği müddetçe hiçbir tedavi işe yaramaz. Bununla birlikte, ikinci ve üçüncü örüntüler doğrultusunda gelişmiş hastalar analize gelir ve ilk bakışta, hastanın hakikaten varolduğuna dair hatalı bir varsayımdan hareket eden analistin çalışmasından gayet iyi faydalanacakmış gibi görünürler.

Bu noktada nevrotik hastadaki dirençlerin olumlu değeri hakkında özel bir yorum getirmek istiyorum. Analiz edilebilir direnç iyi prognoz oluşturur. Dirençlerin olmayışı, tanıda betimlediğim türden erken örüntülerdeki bir bozukluğa işaret eder.

Bu düşünceler bizi şu sonuca götürür: Sözkonusu sınıflandırma yöntemine göre normal olanlar dışındaki kişilerde, erotik potansiyelin hareket yetisi potansiyeliyle daha ileri derecede bağlanması analizle mümkün değildir. İlk örüntünün yerleşmediği durumda ancak ikincil bir yoldan, saldırgan öğelerin ‘erotikleştirilmesi´yle bağlanma mümkün olur. Burada zorlantılı sadist eğilimlerin köklerinden birini görürüz, bu eğilimler mazoşizme dönüşebilir. Kişi ancak yıkıcı ve insafsız olduğu zaman kendini hakiki hisseder. Kendi başına saf hareket yetisinden başka bir şey olmayan saldırganlık ile bağlanacak erotik bir bileşen bulup, diğer bir bireyle bu şekilde etkileşime girerek, bu yolla ilişki kurmaya çalışır. Burada erotik potansiyel hareket yetisiyle bağlanır, halbuki sağlıkta hareket yetisinin erotik potansiyelle bağlandığını söylemek daha doğru olur.

Sapkınlıklarda herhalde iki tür mazoşizm ayırt edilebilir. Biri kaba bir hareket ihtiyacının erotizasyonu olan sadizmden kaynaklanır, diğeri ise etkin hareket dürtüsünün edilgin kısmının doğrudan erotizasyonudur. İlk eşin mazoşist ya da sadist olmasına göre, gelişim bu yollardan birini ya da ötekini tutabilir. Hareket öğelerinin erotik yaşama bağlanması nispeten eksik kaldığından, erotik yaşam kaynaklı ilişkiler zayıftır, bu yüzden de eşleşmenin yarattığı ilişki daha değerli olur.

Sahicilik hissi esas olarak hareket yetisi (ve ona tekabül eden duyu) köklerinden gelir ve hareket öğesinin zayıf olduğu erotik deneyimler gerçeklik veya varolma hissini güçlendirmez. Aslında bu tür erotik deneyimler tam da onda varolmama hissi yarattıkları için kişi bunlardan kaçınabilir; burada erken dönem örüntüleri ilk betimlediğim çeşitlemeye uymayan kişilerden bahsediyorum.

Buradan, benlik örgütlenmesi olgunlaşmamış dahi olsa, ilk beslenmeden önce pek çok şeyin olup bittiği sonucunu çıkarıyoruz. Hareket yetisi deneyimlerinin toplamı bireyin varolmaya başlama becerisine katkıda bulunur; ilk özdeşleşmeden sonra da kabuğu bırakıp çekirdek haline gelmesine katkıda bulunur. Yeterince iyi çevre bunu mümkün kılar. Çevre ancak yeterince iyi ise insan bebeğinin erken dönem psikolojisinden bahsetmenin bir anlamı olabilir, çünkü, çevre yeterince iyi olmadığı takdirde insan farklılaşıp, normal psikoloji terimleri dahilinde tartışabileceğimiz bir özne haline gelmez . Ancak, bireyin varolduğu noktada, artık farklılaşmış olan benlik ile idin ilişkiyi sürdürmesinin ve gerçeklik ilkesinin etkisinden kaynaklanan güçlüklere rağmen ilişkide kalmasının başlıca yolu, birincil hareket yetisi potansiyelinin büyük kısmının erotik potansiyelle bağlanmasıyla kendini gösterir.

Buradan, nesnelerin dış niteliği sorununa ilişkin başka düşünceler çıkar. Bu konu üçüncü bölümde ele alınmıştır.

III

NESNELERİN DIŞ NİTELİĞİ

Psikanalizde, birinin analizinde uzun yol katedilmişse, analist duygusal gelişimin ilk görüngüleriyle ilgili ayrıcalıklı bir görüş sahibi olur.

Klinik çalışmadan çıkarttığım şu düşünce geçenlerde dikkatimi çekti: Hasta dürtüsel yaşamın saldırgan kökenini keşfetmeye giriştiğinde, analist için bu süreç şu ya da bu şekilde, erotik kökeni keşfetmesinden daha yorucu olmaktadır.

Burada beni ilgilendiren malzemenin, kafamızda ‘bağların çözülmesi´ (de-fusion) terimiyle bağlantılandırılan malzeme olduğu hemen görülecektir. Sağlıkta saldırgan ve erotik bileşenlerin bağlandığını varsayarız, ancak bağlanma öncesi döneme ve bağlanma işine her zaman için özel bir anlam yüklemeyiz. Bağlanmanın zaten gerçekleşeceğine fazla güveniyor olabiliriz, o zaman bir vaka üzerinden düşünmeyi bırakınca, boş tartışmalar içine giebiliriz.

Bağlanmanın ciddi bir iş olduğu, sağlıkta bile tamamlanmadığı ve büyük miktarlardaki bağlanmamış saldırganlığın, sık sık analizdeki kişinin psikopatolojisinde komplikasyona yol açtığı kabul edilmelidir.

Analizde -eğer hakiki bir analizse- saldırgan ve erotik bileşenlerin ayrı dışavurumlarıyla uğraşmalı ve aktarımda bunları bağlamayı başaramayan hasta adına her birini ayrı taşımalıyız. Bağlama noktasında başarısızlıktan kaynaklanan ciddi rahatsızlıklarda, hastanın analistle ilişkisi kah saldırgan kah erotik niteliktedir. Ben de işte bu bağlamda, bu kısmi ilişkinin ikinci değil de birinci türünün analisti yorduğunu öne sürmekteyim.

Bu gözlemden hemen çıkarılacak sonuç, Ben ile Ben-Olmayan ´ın oluştuğu erken evrelerde, saldırganlık bileşeninin daha kesin şekilde, bireyi Ben-Olmayan ´a veya dışarda hissedilen bir nesneye ihtiyaç duymaya yönelttiğidir. Erotik deneyimler, nesne öznel olarak tasavvur edilir veya kişisel olarak yaratılırken, ya da kişi daha önceki bir tarihin narsisist birincil özdeşleşme durumuna yakın olduğu sırada yaşantılanabilir (?).

Erotik deneyimler, içgüdüsel erotik dürtüyü rahatlatan herhangi bir şey aracılığıyla gerçekleştirebilir; böylece ön-zevk, genel ve bölgesel uyarımda geriliminin yükselmesi, doruğa çıkma ve sönme (veya onun dengi olan durum) meydana gelir; bunu arzunun olmadığı bir dönem izler (arzuyla yaratılan öznel nesnenin geçici olarak yokedilmesinden dolayı, kendi başına bu da endişe yaratabilir). Oysa saldırgan dürtüler bir karşı koyma olmadığı sürece hiçbir doyurucu deneyim sağlamaz. Karşı koymanın çevreden, Ben ´den giderek ayırt edilen Ben-Olmayan ´dan gelmesi gerekir. Erotik deneyim kaslarda ve çabaya katılan diğer dokularda vardır, fakat bu erotizm türü, belirli erojen bölgelerle bağlantılı içgüdüsel erotizmden farklıdır.

Hastalar (bağları az çok çözülmüş) saldırgan deneyimleri sahici gibi, (aynı şekilde bağları çözülmüş) erotik deneyimlerden çok daha sahici hissettiklerini söylerler. Her ikisi de hakikidir fakat saldırgan deneyimlerin verdiği sahicilik hissine daha çok değer yüklenir. Saldırganlığın bir deneyimin erotik bileşeniyle bağlanması o deneyime ilişkin sahicilik hissini artırır.

Saldırgan dürtülerin, dış dünyadan bir karşı koyma olmaksızın, bir dereceye kadar kendilerine karşıt bulabildikleri doğrudur; normal durumda bunun göstergesi omurganın doğumöncesi yaşamdan kalma balıksı hareketleridir, normal dışı durumda ise hasta çocukların yaptığı (faydasız) gelgit hareketidir (sallanma veya içerde süregiden görünmez sihirli bir gelgit hareketini ele veren gerilim). Öne sürdüğümüz bu düşüncelere rağmen, normal gelişimde dışardan gelen karşı koymanın, saldırgan dürtüleri geliştirdiği söylenemez mi acaba?

Normal doğumda karşılaşılan karşı koyma, yaşanan deneyime başın önde olduğu bir nitelik kazandırır. Doğumlar çoğunlukla normal olmayıp büyük komplikasyona yol açsa da, hatta bebek tersten gelse de, yine de büyük çaba göstermek ile karşı koyma-başın önde olması ilişkisi arasında kurulan bağlantıda genel bir geçerlilik var gibidir. Bu görüş beslenme gayreti içindeki bebekler üzerinde yapılacak gözlemlerde sınanabilir –benim kuramıma göre başlarına tepeden bir miktar bastırarak bebeklere yardımcı olunabilir.

Bu düşünce genellikle şöyle ifade edilir: ‘İhtiyaçlarına mükemmel uyum sağlamanın bebeğe faydası olmaz. Bebeğin arzularına en iyi şekilde uyan anne iyi anne değildir. Yoksunluk öfke doğurur ve bu da bebeğin deneyimini artırır.´ Hem doğru hem değil. İki etkeni gözardı ettiği için doğru değil- biri, teorik olarak başlangıçta bebeğin mükemmel bir uyuma ve daha sonra uyumun dikkatlice, yavaş yavaş bozulmasına ihtiyacı vardır; ikincisi, bu sözler deneyimin saldırgan ve erotik bileşenleri arasındaki bağlanmanın gerçekleşmediği durum üzerine düşünmeye imkân vermez, halbuki en azından kuramda, bağların çözük olduğu (veya henüz kurulmadığı) evreyi incelemek gerekir.

Bu sözleri aşağı yukarı burada alıntılandığı şekliyle dile getirenler saldırganlığın yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu (yani, erotik deneyim esnasında, dürtüsel gerilimin yükseldiği uyarılma evresindeki yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu) biraz fazla kolayca kabullenmektedirler. Bu tür evrelerde yoksunluğun öfke doğurduğu gayet açıktır, fakat bizim en erken duygu ve durumlara ilişkin kuramımıza göre, dürtüsel yoksunlukta öfkeyi mümkün kılan ve erotik deneyimi deneyim yapan benlik bütünleşmesinden önceki saldırganlığa hazırlıklı olmak gerekir.

Her bebeğin erojen bölgelerde bir içgüdü potansiyeline sahip olduğu, bunun biyolojik olduğu ve bu potansiyelin aşağı yukarı her bebekte aynı olduğu söylenebilir. Oysa tersine saldırganlık bileşeni son derece değişken olmalıdır ; biz beslenmenin gecikmesi yüzünden yoksunluk hisseden bebeğin öfkesini gözlemleyinceye kadar, bebeğin saldırganlık potansiyelini artıran veya azaltan çok şey olmuştur. Erotik potansiyele denk düşen saldırganlık anlamında bir yere varabilmek için, fetüsü durgunluğa değil harekete yönelten dürtülerine, dokuların canlılığına, kassal erotizmin ilk kanıtına uzanmamız gerekir. Bu noktada yaşam gücü gibi bir terime ihtiyacımız var.

Kuşkusuz her bir fetüsün yaşam gücü potansiyeli aşağı yukarı aynıdır, tıpkı her bebeğin erotik potansiyelinin olduğu gibi. Sorun şu ki, bebeğin taşıdığı saldırganlık potansiyelinin miktarı karşılaştığı karşı koymanın miktarına bağlıdır. Başka deyişle, karşı koyma, yaşam gücünün saldırganlık potansiyeline çevrilmesini etkiler. Ayrıca, karşı koymadaki aşırılık da komplikasyonlar yaratarak, saldırganlık potansiyeli olan bir bireyin bu potansiyeli erotik bileşenle bağlamasını imkânsız hale getirir.

Bu savı daha ileriye götürebilmemiz için, (doğum öncesi) bebeğin yaşam gücünün akıbetini ayrıntısıyla gözden geçirmemiz gerekir.

Sağlıkta, dürtüleri fetüsün çevreyi keşfetmesini sağlar, çevre hareketin karşılaştığı karşı koymadır ve hareket esnasında duyumsanır. Bunun sonucu Ben-Olmayan bir dünyanın ilk tanınması ve Ben ´in erken dönemde tesis edilmesidir (establish). (Uygulamada bunların aşama aşama gerçekleştiğini, tekrar tekrar gelip gittiğini, bulunup kaybedildiğini tahmin edersiniz.)

Sağlıksız durumda, bu çok erken evrede baskıyı uygulayan (impinge) çevredir ve yaşam gücü baskıya tepki olarak kullanılır –o zaman Ben ´in erken dönemde sağlam şekilde tesis edilmesinin tersi gerçekleşir. Aşırı uçta, tepkiler hariç dürtüler çok az deneyimlenir, Ben yertesis deilmemiştir. Bunun yerine, çevre baskısına karşı deneyimlenen tepkiye dayalı bir gelişim gözlemleriz; buradan sahte dediğimiz birey ortaya çıkar, sahte diyoruz çünkü kişisel dürtüselliği yoktur. Bu durumda saldırgan ve erotik bileşenler bağlanmaz, çünkü erotik deneyimler meydana geldiğinde Ben tesis edilmiş değildir. Aslında bebek erotik deneyim yönünde baştan çıkarıldığı için yaşar; fakat hiç sahici gibi gelmeyen erotik yaşamdan ayrı bir de sırf saldırgan olan, karşı koyma deneyimine bağımlı tepkisel bir yaşam vardır.

Burada, bağlanmada belli bir yetersizlikle kendini gösteren genel durumu betimleyebilmek için iki aşırı ucu tartışmamız gerekti. Kişilik üç parçadan oluşur: Ben ve Ben-Olmayan ´ın açık şekilde tesis edildiği ve saldırgan ve erotik öğelerin belli ölçüde bağlandığı bir hakiki kendilik; erotik deneyimle kolayca baştan çıkarılabilen, fakat sonuçta gerçeklik duygusunun kaybedildiği bir kendilik; bütünüyle ve insafsızca saldırganlığa terkedilmiş bir kendilik. Bu saldırganlık yıkma hedefi etrafında bile örgütlenmemiştir, fakat kişi için değerlidir çünkü bir gerçeklik hissi ve bir ilişki hissi verir, fakat ancak etkin karşı koyma olduğu takdirde veya (ilerde) zulüm olduğu takdirde kendini gösterir. Motivasyonunu benliğin kendiliğindenliğinden alan kişisel dürtüden kaynaklanmaz.

Kişi, bağları çözülmüş saf saldırganlığı mazoşizme çevirerek saldırgan ve erotik bileşenlerin sahte bir şekilde bağlanmasını gerçekleştirebilir, ancak bunun olabilmesi için güvenilir bir zalim bulunmalıdır, bu da sadist aşık olur. Bu şekilde mazoşizm sadizmden önce gelebilir. Oysa duygusal olarak sağlıklı bir insanın gelişimini izlersek sadizmin mazoşizmden önce geldiğini görürüz. Sağlıkta sadizm bağlanmanın başarılı olduğunu gösterir, mazoşizmin doğrudan doğruya tepkisel saldırganlıktan geliştiği ve bağlanmanın olmadığı koşullarda böyle değildir.

Bu düşüncelerden başlıca şu sonucu çıkarabiliriz: Saldırganlık terimini bazen kendiliğindenlik anlamında kullandımız için karışıklık çıkmaktadır. Dürtüsel hareket uzanır, karşı koyma ile karşılaştığında saldırganlık haline gelir. Bu deneyimde gerçeklik vardır ve yeni doğmuş bebekte hazır bekleyen erotik deneyimleri bağlar. İddiam şu: Bebeğin sadece doyurucu bir nesneye değil, bir dış nesneye ihtiyaç duymasına neden olan şey bu dürtüsellik ve onun doğurduğu saldırganlıktır . Bnunla birlikte çoğu bebek çevre baskısına tepki olarak gelişmiş muazzam bir saldırganlık potansiyeline sahiptir, zulüm bu potansiyeli etkinleştirir: eğer böyle ise, bebek zulme kucak açar ve zulme tepki olarak kendini sahici hisseder. Fakat bu hatalı bir gelişme biçimi olur çünkü çocuk sürekli, zulme ihtiyaç duyar. Tepkisel potansiyelin miktarı, (hareket yetisi ile erotizmi belirleyen) biyolojik etkenlere bağlı değildir, erken çevre baskısının cilvelerine bağlıdır, dolayısıyla çoğu zaman annenin psikiyatrik anormalliklerine ve yine onun duygusal ortamına bağlıdır. Olgun, erişkin bireylerin cinsel ilişkisinde, özgül nesne ihtiyacının salt erotik doyumlarla bağlantılı olmadığı doğrudur belki de. Nesneyi seçen ve o an eşin varlığına, doyuma ve hayatta kalmaya duyulan ihtiyacı belirleyen şey, dürtüye bağlanmış olan saldırgan veya yıkıcı öğelerdir.

Anna Freud ile sempozyum, Kraliyet Tıp Cemiyeti, Psikiyatri Bölümü, 16 Ocak 1950. Anna Freud´un katkısı için bkz. Psychoanalytic Study of the Child ( Çocuğun Psikanaliz Açısından İncelenmesi ), cilt III-IV, s 37.

Şimdi olsa bu düşünceyi hareket yetisiyle (motility) ilişkilendirirdim (bkz. Marty ve Fain, 1955).

Bkz. Sechehaye´nin terimi: ‘Simgesel gerçekleşme´.

Bu metnin II. Bölüm´ünde benlik gelişiminin erken evrelerine ilişkin saldırganlık temasını irdelemeye çalışıyorum.

Buna ‘çiftdeğerlilik-öncesi´ adı verilmiştir fakat bu terim kısmi-nesne ile tam nesnenin – meme ile tutan ve bakım verene annenin- bütünleşmesi meselesini hesaba katmaz.

Şimdi olsa ‘iyi ve kötü´ yerine yüceltilmiş ve kötü´ demem gerekirdi (1957).

Bu durum Anna Freud´un ‘saldırganla özdeşleşme´ (1937) dediği şeyle ilişkilidir. Melani Klein´ın çalışması bizi içsel görüngülerin savunma amaçlı tümgüçlü denetimi kavramıyla tanıştırdı.

Özel bir gruba sunulmuş metin, Ocak 1955.

Özel bir gruba sunulmuş metin, Kasım 1954.

D.W.Winnicott
[1950-5]

* Through Paediatrics to Psycho-Analysis (Collected Papers)

( Pediyatriden Psikanalize [Toplu Yazılar]),1992, Brunner/Mazel Ed., New York

Çeviri: Nilüfer Güngörmüş-Erdem

I

SEMPOZYUMA KATKI

http://cgponlinerx.com/buy-prozac-fluoxetine-online
buy aciclovir tablets online uk

  • trughcarole

    güzel ve ilginç bir yazı. teşekkürlerr