Sezgisel akıl

0
909


Doğanın tehlikelerinden ve belirsizliklerinden sakınmaya çalışan insan, günümüzde doğadan uzakta kalmanın tehlikeleriyle baş başa. İnsan zihninin ve düşüncesinin doğa ve kalıtım ile beslenen yanı dışında, doğal yaşamın hareketliliğinin vücudumuzun sağlığı için gerekliliğini unutmuş gözüküyoruz. Sanayi devriminden bu yana hiç olmadığı kadar artan yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, bel fıtığı, kireçlenmeler, taban düşüklüğü, disk kaymaları sorunun en görünen kısmı. Birçok psikolojik rahatsızlığın kaynağının da hareketsizlik, stres ve güvensizlik olduğunu biliyoruz.
Post-modernizmin en büyük sorunu olan bıkkınlık ve seçeneksizlik, hayatımızı ve geleceğimizi sarmış bu eksikliğin bir sonucu sadece. İnsanlar kendi gerçekliklerinden ve doğalarından uzaklaştıkça yaşamın renkleri sönükleşiyor ve tatları eksilmeye başlıyor. İnsan vücudunu şekillendiren öncelikle kendi zihni olduğu için, vücudumuzda meydana getirdiğimiz her olumlu değişiklik zihnimizdeki takıntılarımızdan da kurtulmamızı sağlıyor. Vücut dili hakkımızdaki her şeyi anlattığı için, o dili iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Bilim, çok karmaşık olan insan beyninin çalışması ve zihin ve beden uyumuyla ilgili konularda ancak teoriler geliştirebiliyor. Bu konuda kendinize yardım edebilecek, kendi ruhunuzu ve sağlığınızı takip edip, koruyabilecek sadece sizsiniz.

İnsan, ancak çocukluğunda, oyunlar yardımıyla bedeniyle ilişki kurabiliyor. Yürümeye ilk başladığında omuriliğini ve sırtını doğru kullanabilen bir çocuk, yaşı büyüdükçe okul hayatının, aile hayatının, şehir hayatının baskıları nedeniyle dikliğini kaybediyor. Duruşun bozulması, duygu dünyasında güvenin eksilmesini de beraberinde getiriyor.

Açıkça söylemek gerekirse, yirmili yaşlarımıza gelmeden bedenimizde ve ruhumuzda yaşlanma sürecinin başlamasına izin veriyoruz. Vücuttaki ölü noktaların taşınması var oluşumuzda büyük bir çelişki yaratıyor. Hareketin ve bilincin sürekli yenileme gücünden kendimizi mahrum bırakıyoruz. Bedenimizi oluşturan yüzlerce iç ve dış kas sistemi olmasına rağmen, biz alışkanlıklarımızın izin verdiği ölçüde bedenimizi çok eksik ve zayıf kullanıyoruz.

Onun üzerinde hiç düşünmemiş ve bir şeyler öğrenmeye çalışmamış olmamız, bizi güçsüzlüklerle, zaaflarla, yetersizliklerle ve nihayet hastalıklarla yaşamaya mahkum bırakıyor. Sadece vücut doğrumuzu kaybederek ve sırtımızı yanlış kullanarak, bazı iç organlarımızın işlevini rahatlıkla yerine getirememesine neden oluyor ve bunun sonucunda birçok iç hastalığa dahi davetiye çıkarıyoruz.

İnsanın sezgileriyle, hisleriyle yaşamdan aldığı tat, doğadan kopuk yaşamasıyla kendi doğasını yitirmesine ve bu özelliklerinin kaybolmasına neden oluyor. Sadece doğa ile değil, diğer insanlarla da kurduğumuz ilişkiler de güven ve samimiyet temelinden yoksun gelişiyor. Meditatif dans derslerinde insanların birbirlerine dokunmaktan tereddüt edişlerine önce kendilerinin çok şaşırmasının nedeni, asrımızı saran bu yabancılaşma duygusu. Halbuki insan ancak bu duygularını kırdıktan sonra insan olmanın anlamı ve insan aklının paylaşım karşısında aldığı hazdan yararlanabiliyor. Grup enerjisi, doğru kullanıldığında, nasıl güçlerimizi katlayabileceğimizi ve hedeflerimize nasıl kolayca ulaşabileceğimizi bize öğretiyor.

İnsan beyninin bir yanı doğa ve duygu ile beslenirken, diğer yanı sol beyin, zincirleme öğrenme becerilerinin kaynağını oluşturuyor. Mutluluğumuz ve sağlığımız için bu iki yanımızın bütün ve dengeli bir şekilde çalışması çok önemli. Batının aklın gelişimiyle iç fikirlerinden ve hislerinden kopuklaşması, Doğunun ise sol beynini geliştirememiş olması gezegenimizin dengesizliğini açıklıyor. Biz ise doğu ve batının tam ortasındayız; henüz bizim için geç kalınmış değil. Meditatif dans adını Mevlevilerin dansından alıyor. Uzak doğu inanışlarını ya da batı mitlerini değil, kendi tarihsel gerçekliğimizi bize yansıtıyor. Sol beyin için Batı düşüncesinin çıkış ve patlama noktası Aydınlanma çağının ürünü olan Klasik Baleyi ve Modern Dansı, Sezgisel aklımız için ise doğa ile birlikteliğimizde en derin gerçekliği yakalayan yogayı ve meditasyonu temel alıyor. Vücudun akışkanlığı ve hareketin gücü ile iki oluşumu sentezliyor ve bedenimize insanlık tarihinin tüm duygularını ve yeteneklerini iade ediyor.

Böylelikle düzgün nefes almayı ve bedenimizi bilinçli kullanmayı öğrenip bunu normal yaşantımıza da taşıyoruz. Ayrıca akıl ve vücut koordinasyonu ve konsantrasyon yeteneklerimizi de artırarak sol beynimizi disipline ediyoruz. Biz iki bin yıllık bir hareketi vücudumuzda gerçekleştirdiğimizde onun duygusuna da ulaştığımızı görüyor ve doğa karşısındaki insanın saf ve arı hislerine ulaştığımıza inanıyoruz.

Bütün bunlar henüz keşfedemediğimiz bilinçaltımızın uçsuz bucaksız dünyasına en sıcak mesajı yolluyor. Bir insan olarak var oluşumuza ve geleceğimize değer verdiğimizi ve onlar üstünde düşündüğümüzü kendimize anlatıyoruz. Vücudumuzun karmaşık yapısıyla uğraşırken zihnimizin durulduğuna ve dengelendiğine, yaratıcı düşünme gücümüzün arttığına şahit oluyoruz. Dışardan değişimi izleyenler, nedeni belirsiz bir neşe, saf bir enerji ve güvenli ve zarif bir duruş gözlemliyorlar.

SEZGİSEL AKIL -İKİLİKLER

Maddeci felsefe ve neden-sonuç yani determinizm yasaları insan düşüncesinin yakın çağlarında güvendiği ve inanışlarını ve yaşamını şekillendirdiği yegane dayanakları olmuştur. İnsan aklını neden sonuç yasalarına göre işlettikçe, bir neden görmeden sonucu kabullenmez. Aslında neden- sonucun kendisi varlık ve yokluk çelişkisini yadsır. Bu yüzden zincirin ilk halkasına döndüğümüzde ve bir öncesini göremediğimizde aklımız o kadar karışır ki, bütün zinciri yok farz edecek bir karamsarlığa kapılırız. Bu sorun aklımızın bir kısmının sürekli içinde olduğu bir çelişkiyle birlikte bizimledir. Gözlerimizi açıp kapadığımız o mili metrik anlar boyunca içimizdeki soru yanıp söner. Varlık mı boşluk mu?

Bu ikilik çevremize ve düşünme biçimimize de sinmiştir. Gece ve gündüz, akıl ve duygu, doğu ve batı, kadın ve erkek, karanlık ya da renk..

Algıların yetersizliği ve bütünün vaadi
Aslında sorun evren ya da doğa değil, insanın onun ne kadarını anlayabileceği ve kavrayabileceğidir. Bu da bizi öncelikle insanın algıları ve beyninin çalışma tarzına götürüyor.

Büyük bir şehirde yaşıyoruz, bu şehir büyük bir ülkede bulunur, ülkemiz büyük bir kıta olan Asya’dadır. Dünya Mars’tan daha büyüktür. İçinde yaşadığımız güneş sistemi galaksimizi oluşturan milyonlarca sistemden biridir. Galaksimiz güneş gibi iki yüz milyardan fazla yıldızı kapsayacak kadar büyüktür ve uzayda sadece gezegenler, yıldızlar ve galaksiler değil gökadalar, gezegenimsi bulutlar, karanlık madde, süper kümeler ve kara delikler bulunur. Evrende yüz milyar kadar gökada ve her gökadada yüz milyardan fazla yıldız sistemi bulunması söz konusudur. Biz bu boyutların her birine yalnızca büyük veya daha büyük olarak anlam yükleyebiliyoruz, gerçek büyüklüğü aklımızın tasavvur edebilmesi şu an için imkansız görünüyor. Bu muazzam büyüklüklere karşı tek tesellimiz evreni oluşturan maddelerle, bizi oluşturan maddelerin temel parçacıklarının aynı olmasıdır. Öyle görünüyor ki evreni oluşturan ilmekler ve bizi oluşturanlar aynı. Yani evrenle temelden tanışığız.

Ancak bu tanışıklığımızı bilgiye çevirmemizin önündeki engel algılarımızın yetersiz oluşudur. 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Sinan Canan algı hakkında şöyle söylüyor. ‘Dünyanın algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu hatırlatmak istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre yani milimetrenin milyarda biri dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Her duyumuz için bu dar aralıklar geçerlidir. (Kilometrelerce uzanan dalga boylarından, milimetrenin milyarda biri!). Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Yani gerçek dünya ve evren şu anki kısır algılama araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer?’

İkilikler
-akıl ve duygu

-doğu ve batı

-erkek ve kadın

-sol beyin ve sağ beyin (zincirleme zeka ve sezgisel akıl)

Biz, batılı eğitim alan doğulular eğitim hayatımız boyunca bir şeyin, hem de çok önemli bir şeyin eksik olduğunu biliyorduk. Saf bilimcilerin reddettiği sezgilerin gücü bizler için çok önemliydi. Gerçekten de maddeyi parçacıklarına ayırmaya devam ederek, bilimciler aradıkları ‘her şeyin teorisini’ bulmak konusunda başarılı olamadılar. Maddeci felsefe insanlara aradıkları mutluluğu vermeye yeterli gelmedi. Bilimsel bilginin değerini herkes kabul ediyor ancak sırf bu bilgiyle yetinmek ve sezgileri ve duyguları susturmak insanın yetersiz algılarını daha bir köreltmeye ve evrenle bütünleşmişlik hissini yitirmesine doğru yol aldı. Ancak bir bilim adamı da neyi araştıracağını ve nasıl araştıracağını bulurken sezgilerinden yararlanmaktaydı. Üstelik onu araştıracağı konuya yönelten bazen bir filozofun, bazen bir teologun, bazen bir yazarın sezgisi olmuştu.

Bilimin modellemeye dayandığını, ‘neden’ sorusuyla başa çıkmanın zorluğundan ötürü ‘nasıl’ sorusuyla uğraştığını biliyoruz. Üstelik konu insan aklına veya insan vücuduna gelince işler iyice karışıyordu. Sinir sistemimizin kompleksliğinden ötürü bu konuda yorum yaparken hata yapmak kaçınılmaz oluyordu.

Beynimizin çalışma tarzıyla ilgili türlü teoriler mevcuttur. Sağ ve sol beyin ayrımını açıklayarak anlattığım konuyu netleştirmeye çalışacağım. Ve bunu diğer ikiliklerle de birleştireceğim. Daha sonra bilinmeyenlere doğru yola çıkarken yanımıza alabileceğimiz silahlarımızı gözden geçireceğiz. Sağ ve sol beyin, alt ve üst beyin gibi büyük genellemelere giderken hata payımız yükselecek ancak anlattığımız konunun önemi için ve bir yerden başlayabilmek için buna razı olacağız. Bu ikilikleri yaşantımızda tecrübe ettiğimiz için onları anlamamız kolay olacak.

Sağ beyin sezgisel aklı üretir. Sol beynin aksine parçadan bütüne gitmez, rasgele işler. Sağ beyin yaratıcıdır, duygulara değer verir. Parçadan çok bütüne odaklanır. Sol beyin ise zincirleme öğrenme becerilerini taşır. Determinizm yani neden-sonuç ilkesine göre çalışır.

Doğal yaşamdan uzaklaşarak, bedenimizi ihmal ederek, sezgilerimize güvenmeyerek sezgisel aklımızı ihmal ettik. ‘kullan ya da kaybet’ ilkesi vücudumuzdaki kaslar için olduğu kadar beynimiz ve onun yarı küreleri için de geçerlidir. Sağ beyni kaybetmek anlam ve gerçeklik hissini kaybetmek demektir. Kim bilir, belki sağ beyin bizi kuşatan dalga boylarındaki titreşimlere duyarlılığıyla bilgi toplamaktadır. Sümerli veya Mısırlı atalarımızın doğayı izleyerek ulaştıkları bilgilerin, çeşitli konularda –evren, tıp, mimari gibi – bizim bilimsel bilgiyle ulaştıklarımız kadar çok olmasının sırrı sağ beyinlerini kullanmalarıdır. Sağ beyin doğa ile beslenir ve hislere güvenir.

Sol beyin ise mantıkla ilerler. Kuralları insan aklının mekanizmasıdır. Kanıtlar arar, sıralamaya güvenir. Düzenli işler. Maddeye güvenir. Somut, elle tutulabilir gerçeğin peşindedir. Bilimin sesidir.

Sezgisel akıl dağınık çalışır, duygu yoğunluğu neredeyse oraya kanatlanır. Yaratıcı enerji ve heyecanı besler.

Bu ayrımı kesin olarak yapamayız. Nasıl ki kadında erkeğin özellikleri, erkekte kadının özellikleri bulunuyorsa, nasıl birbirine karışmışsa, bu da böyledir. Ancak bazen bu ikilik karşımıza net olarak çıkar ve kaynağını bilmediğimiz sürece baş edemeyeceğimiz bir çelişki yaratır. Kadın sağ beyin özelliğini simgeler, erkek sol beyin. Kadın bütünle ve duyguyla ilgilidir. Bütün için ise anlam ve uyum önemlidir. Erkek ise parça ile ilgilidir. Parça ise hareket ve güç peşindedir. Tabii ki parça ile bütün iç içedir, hatta bir yerden bakınca aynı şeydir.

Sağ ve sol beynin dengeli ve birlik içinde çalışması çok önemlidir. Aksi halde insan gücünün yarısını kullanmış, hayatın görebileceği az bir kısmının bile yarısını görmüş olur. İnsan hiçbir çıkarımını yadsıyamaz çünkü beyninin küçük bir bölümünü, algılarının ise çok azını kullanmaktadır. Elindeki bütün güçleri dengelemek ve artırmak zorundadır.

Küçük bir çocukken doğanın muazzam yapılarıyla ilk karşılaşmalarınızı hatırlayın; dağlar, denizler, günbatımı ya da hareketli gökyüzü tarafından içinizin nasıl kabardığını düşünün. Çocukken onları ilk gördüğünüzde aklınızdaki düşüncelerden devleşmeye başlayanları, bugün hayatınızın merkezine koyduğunuz odaklarınızı işaret etmektedir.

Tek başına sezgisel akıl dağılıp gider. Tek başına sol beyin ise birleştirdiği milyonlarca halkanın ucunda, işin başını sonunu, nedenini ve amacını unutur.

Sezgisel akıl çıkarımlarını yaşar, hisseder ancak tekrarlamak, kullanmak, ifade edebilmek konusunda zayıftır. Zincirleme zeka ise çıkarımlarını anlamlandıracak, yorumlayacak güveni bulamaz çünkü çok sayıda verisi, girdisi vardır ve emin olması zordur. Sanırım bu size doğunun ve batının durumunu hatırlatıyor. Gezegenimizin dengesizliği bir yarısının hislerinden ve doğasından, diğer yarısının ise insan aklının ulaşabileceklerinden mahrum kalmış olmasıdır. Batı, anlamını yitirmiş, heyecanını kaybetmiş, çıkış noktasını unutmuş durumda. Çağımızın en büyük sorunu yabancılaşma ve post modernizmin meşhur sıkıntısının ve bıkkınlığının nedeni budur.

Batı düşüncesinin doğduğu Aydınlanma Çağında insan keşfettiği aklının gücüyle ehlileştirilmiş, düzenli ve öngörülebilir doğanın hayalini kurdu. Neden sonuç yasalarıyla her şeyin ve kendi varlığının sırlarını çözebileceğine inanmıştı. O çağdan bu yana insanlık önemli yollar kat etti ancak insan algılarının ve beyninin kullanılabilir kapasitesini artırmak konusunda, evrenle ve doğayla bütünleşmişlik hissi ve yaşamın tadını alabilmek konusunda geriye gitti. Her bilgi yeni bilinmeyenler doğurdu ve bu koşunun düşünüldüğünden çok daha uzun süreceği anlaşıldı. Ancak insanın bir özelliği daha vardı. Bu zincirleme bilgi birikimine bağlı kalmadan geçmişten ve gelecekten noktalar işaret edebilen sezgisel aklı.. Var oluşu ve kendi anlamı konusunda bilimsel bilginin ötesinde cevaplar üreten hisleri.. Bu hisler ilhamını doğadan ve insanın kendi doğası olan vücudundan alıyordu. Tarihe ve bilimlerin gelişimine baktığımızda sezgisel aklın bir nokta gösterdiğini ve zincirleme zekanın o noktaya giden yolu inşa ettiğini görebiliriz.

medidatif