Stockholm Sendromunu Nedir? Kimlerde Görülür?

0
408

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun MYK toplantısında AK Partiye oy veren seçmene yönelik; rehinenin, rehin alana duygusal bağımlılığı anlamına gelen “Stockholm Sendromu” söyleminde bulunması, yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Stockholm Sendromunu nedir?

Rehinelerin, kendilerini rehin alanların duygularını anlama noktasına gelmelerine Stockholm sendromu deniyor. Rehine, kendisini rehin alan kişiyle geçirdiği süre içinde onunla konuşarak öyle bir hale geliyor ki, sonunda ona yardımcı olmaya başlıyor.

Bu ruh halini tanımlayan Stockholm sendromu, otuz yıl önce Stockholm’de bir banka soygunu girişimi sırasında yaşandı; ondan sonra da dünyaya mal oldu. Otuzuncu yıldönümü nedeniyle Stockholm sendromunun filmi de yapıldı.

Stockholm Sendromunun Tarihçesi?

Olay 23 Ağustos 1973 günü Jan Erik Olsson’un Stockholm’un Normalmstorg semtinde bir banka şubesine girmesiyle başladı. Saat 10:03’te banka şubesine giren soyguncu, silahını çekip elindeki patlayıcıları da havaya kaldırarak “Hepiniz yere yatın parti başlıyor” diye bağırdı ve tavana da birkaç el ateş etti. Müşterilerin ve bu arada bazı memurların dışarıya kaçmasına göz yuman sıyguncu üç banka memuresini esir aldı.

Polis, banka şubesine üç dakika sonra ulaştı ve içeriye giren ilk polis, soyguncunun ateşiyle yaralandı. Polis, soyguncuyla bir saat sonra iletişim kurdu. Jan Erik Olsson, yarısı İsveç Kronu, yarısı da döviz olmak üzere 3 milyon kron tutarında para ile, kapının önüne bir sürat arabası getirilmesini talep etti. Soyguncu bu şartlarının yanı sıra, cezaevindeki arkadaşı Clark Olofsson’un da bankaya getirilmesini istedi. Paraları teslim aldıktan sonra rehineleri yanına alarak, kapı önüne getirileck sürat arabasıyla banka şubesinden ayrılacaklarını söyledi.

Polis öğleden sonra, soyguncunun cezaevindeki arkadaşını bankaya getirdi. İçerisiyle bağlantı, cezaevinden getirilen Clark Olofsson aracılığıyla yürütülmeye başlandı. Akşam ise, kapının önüne bir Mustang park edildi. Talep edilen 1,5 milyon İsveç kronu da soygunculara teslim edildi. Soyguncular da rehinelerden ikisini bırakmayı önerdiler. Ama polis kuşatmayı kaldırmadı.
      
BAŞBAKAN OLOF PALME’YE TELEFON

Soyguncular ve rehineler geceyi bankada geçirdi. Ertesi günü polis rehinelerle konuşmak istedi. Jan Erik Olsson, rehineleri teker teker gösterdi. Cezaevinden gelen soyguncu öğleden sonra polisle temasa geçerek, arkadaşının bankayı havaya uçurmak istediğini bildirdi. Gece içerden patlama sesi duyuldu. Kasaların patlayıcılarla açıldığı öğrenildi. Jan Erik Olsson, gece Başbakan Olof Palme’yi telefonla arayarak, olay yerinden serbestçe kaçabilmeleri için polis kuşatmasının kaldırılması yolunda polise emir vermesini istedi. Rehine kadın memurlardan biri de Palme ile konuşarak, soyguncunun talebinin yerine getirilmesi için yalvardı. Palme de kadına bu konuda yardımcı olmayacağını, soyguncu kabul ederse, rehineleri serbest bırakması karşılığında kendisini rehin olarak teslim edebileceğini söyledi. Olof Palme’den istediğini koparamayan soyguncu, Dagens Nyheter gazetesini arayarak onlarla da konuştu.

Polis kordonunun dışında gazeteciler kritik bir durumu atlamamak için sürekli nöbet tutarken, halk da olay yerine yığıldı ve geceyi orada geçirmeye başladı. Radyo ve televizyonlar, her gelişmeyi anında aktarırken, olay başka ülkelerde de yankı yarattı.
      
HALK POLİSİ AGRESİFLİKLE SUÇLADI

24 ağustos günü Dagens Nyheter’deki söyleşiyi okuyan halk polise kızmaya başladı. Rehinelerle kaçsalar bile soyguncuların onları öldürmeyeceğine inanan halk polisin, kaçma şanslarını ortadan kaldırarak rehinelerin yaşamlarını tehlikeye attığını düşünmeye başladı. Polis ise banka şubesinin arka bölümündeki soyguncuları ve rehineleri üzerlerinden kilitledi. Kilitlenen bölümün tavanından delik açıldı ve yemek sevkiyatı oradan yapıldı. Soyguncular açılan delikten uyuşturucu gaz püskürtüleceği endişesiyle rehineleri tehdit etmeye başladılar. Rehinelerden birinin boynuna sicim bağladılar ve polisin uyuşturucu gaz verimesi halinde boynuna sicim bağlanan rehinenin uyuşurken öleceğini bildirdiler. Gergin bekleyiş 28 ağustos akşamı 21:28’e kadar sürdü. Polis gerçekten içeriye gaz püskürttü, soyguncularda silahlarını atarak teslim oldular.

Altı günlük gergin bekleyiş sırasında polisin tutumu halk arasında tepki yarattı. Polisi agresif bulan halk, soygunculara acımaya başladı. Pazarlık sırasında soyguncularla rehineler arasında iyi bir diyalog olduğu ve rehinelerin de polise kızdığı öğrenildi. Olay bu boyutuyla dünyanın ilgini çekerken, bu ruh hali ‘Stockholm sendromu’ diye anıldı ve zamanla benzeri durumlar için bu tanımlama kullanılmaya başlandı.
      
VİCDAN PUSULASI

Soygunculardan Jan Erik Olsson’a on yıl hapis cezası verildi. Sekiz yıl sonra cezaevinden çıkan soyguncu, bir daha yasadışı işlere karışmadı. Önce domuz yetiştiriciliği yaptı. Ardından da Tayland’a taşındı.

Otuz yıl sonra, olay tüm ayrıntılarıyla tekrar anılıyor. Gazeteler Jan Erik Olsson’u Tayland’da buldular. Banka soygunu girişiminden sonra sakin bir yaşam seçen Olsson’un bir dükkan işlettiği öğrenildi. Clark Olofsson ise sadece bir yıl ceza aldı ancak o günden sonra işlediği sayısız suç nedeniyle çok az dışarda kaldı. Şu anda da Kopenhag Cezaevi’nde uyuşturucu kaçakçılığından dolayı aldığı cezayı çekiyor.

Stockholm sendromu bir anlamda vicdan pusulasındaki ibrenin yöneldiği manyetik çekim merkezini de gösteriyor. O manyetik çekim merkezi de, insanların davranışlarındaki makul ölçüden başka bir şey değil. Polis de olsa, asker de olsa fark etmiyor. Banka soyguncuları, rehinelerin hayatı tehlikeye atılmadan yakalanmış olsalar ve aldıkları cezadan çok daha fazlasına çarptırılmış olsalar bile, belki insanlar “Oh olsun” diyeceklerdi. Ama polis, insan hayatını tehlikeye atan davranışıyla halkın tepkisini üzerine çekti. Bunun sonucunda da halk, giderek soygunculara sempati beslemeye başladı.
      
IRAK DA BİR ÖRNEK 

Suçluya da sempati beslenir mi demeyin. Bazen vicdanlarımız, suçlunun peşindekileri suçlu yerine koyuveriyor. Davranışların insani ölçüler dışına çıkmaya başlaması ve adalet duygusunun zedelenmesi, vicdanımızı yaralayıp empatimizi yönlendirebiliyor. 

Irak örneğine bakarak da, bu konuda kendimizi test edebiliriz… (Osman İkiz – NTV)

Prof. Nevzat Tarhan Kılıçdaroğlu’nun Stockholm Sendromu tanımını yorumladı

Konu sendrom olunca gözler de psikiyatri camiasına çevrildi. Bu teşhisi ancak uzmanların koyabileceğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kılıçdaroğlu’nun şaka yaptığını düşündüğünü söyledi. Tarhan, toplumun önemli bir kısmına bu teşhisi koymak için ise bilimsel tanımlamanın olması gerektiğini kaydetti. Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan TV NET Haber’de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun MYK’da AK Parti seçmenine yönelik bulunduğu “STOCKHOLM SENDROMU” söylemini değerlendirdi. Canlı telefon bağlantısında sorular üzerin Rektör Tarhan;

KLİNİK BİR DURUM!

“Bu sendrom, adli psikiyatri kitaplarında geçen bir durum. Savaşta, savaş esirleri ya da aile içi şiddete maruz kalan kişilerde karşı tarafa patolojik bağlanması söz konusu olur. Saldırganıyla özdeşim kurar bu kişiler. Böyle durumda rehin alan kişiye mağdur taraf çeşitli duygular besleyip, onunla özdeşim kurar ve kişide kişilik değişimi yaşanır. Bu sendrom klinik bir durum.

BU TEŞHİS İÇİN BİLİMSEL TANIMLAMA OLMALI

Bu söylemi abartılı buluyorum ve şaka yapıldığını düşünüyorum. Dikkat çekmek için söylenmiş bir şey. İnsanlık tarihinde toplumun önemli bir kesimini hasta olarak tanımlamak gerçekçi değil, sağlıklı olmayan davranış. Toplumun önemli bir kısmına bunu demek doğru değil. Bu söylemde bulunmak için bilimsel bir tanımlama olmalı. Beyinlerin yıkandığı bir ortamda bir insanın algısının değişebilmesi için işkence altında kalması gerekir bu durumlarda bu sendromdan bahsedilebilir. Muhakkak tek yönlü propaganda olması lazım. Buna benzer biri durum olması için toplumda çok sesliliğin olmaması gerekir. Kişi tek yönlü propagandaya maruz kalırsa Stockholm sendromu söz konusu olur.

BU SÖYLEM CEZA GEREKTİRİR

Bir insana klinik vaka demek tazminatın ötesinde ceza gerektirir. Yargıtay içtihatlarında hareket kabul görür bu davranış. Çok ciddi suçlayıcı sözler. Toplumun yarısı ruh hastası gibi bir durum ortaya çıkıyor. Siyasi olarak ciddi handikap.”