Uçan Yıllar

0
139

Merhabalar,

Yıllar, günler, aylar, saatler, nasıl geçtiğini bile anlamadan akıp gidiyor. İnsanın ömrü ortalama altmış yıl zaten. Bunun en azından on yılı kendini bile bilemeden çocuklukla, geri kalanın yarıya yakını uykuda, bir kısmı da yemek yerken ya da bunun gibi zorunlu ihtiyaçlarla geçiyor. Belki bir 10 yılı gerçek anlamda arkamızdan iyi iz bırakacak işlerle geçiyorsa ne ala demeli. Bugün tüm bunları düşünürken kendi kendime “acaba sevdiklerimize ve kendimize yeterince zaman ayırabiliyor muyuz?” diye sordum. Yoksa vaktimizin tamamını çalışarak mı geçiriyoruz.

Türkiye´den Amerika´ya gelirken farklı duygularla geliniyor. Ekonomik zorluğun daha az olacağı ve kısa süreli çalışmanın yeterli olacağı düşünülüyor. Ama zaman geçtikçe görülüyor ki burada durum daha vahim. Kimi on saat kimi daha fazla son derece stresli ortamlarda çalışıp eve adeta ruhsuz cesetler gibi dönüyor. Kafalarda çeşit çeşit düşünceler. Durum böyle olunca da hayat sadece çalışmak, uyumak ve yemek içmekten ibaret bir döngü haline geliyor. Bu durum sosyal hayatımıza da yansımış durumda. Arada sırada bir fırsatını bulup iki üç arkadaş bir araya gelebilmişsek konular hep dönüp dolaşıp ekonomik sıkıntılara geliyor. Evet “para” insanın hayatında önemli bir unsur. Ama dizginler kimin elinde. Kim kimi idare ediyor. Eğer evde ve dışarıda başka bir şey düşünülemiyor ve konuşulamıyorsa, ekonomik problemler ve iş hayatımız aile hayatımızı artık direk etkilemeye başlamışsa şöyle bir düşünüp kendimizi teraziye almamızın zamanı gelmiş demektir.

İşten eve gelindiğinde bize arkadaşları ile yaptıklarını anlatmak isteyen çocuğumuza hangimiz on dakika katlanıyoruz? Hangimiz eşimizle eğlenceli koyu bir sohbete dalıyoruz? Kaçımız çocuğumuza kitap okuyup onunla birlikte resimler çizebiliyoruz? Kaçımız çocuklarımızı karşımıza alıp onlara değer yargılarından, sevgiden, saygıdan, kendi kültürümüzden, inancımızdan söz ediyor? Anne, baba ve aile büyüklerimizi yeterince arayıp soruyor gönüllerini alabiliyor muyuz? Onlara kendilerini ne kadar sevdiğimizi söylemeye zaman var mı? Giden yıllar ve günleri bir yana bırakalım, saniyeleri bile geri getirmeye kudretimiz yok. Bu gidişle bu günlere nasıl geldiğimizi anlamadığımız gibi ömrümüzün de nasıl geçtiğini anlayamadan bir bakacağız kendilerini ne kadar sevdiğimizi bile söyleyemeden en sevdiğimiz insanlar elimizden uçup gitmiş. İşin kötüsü belki ileride aynı çukura çocuklarımız da düşecek ve bu kısır döngü böyle sürüp gidecek.

Amerika´da yaşlılar genellikle yalnızdır. “Christmas” ve “Thanksgiving”ler hariç insanlar pek anne ve babaları ile görüşmezler. Marketlerde son derece yaşlı insanları alışverişlerini kendileri yapmaya çalışırken görebilirsiniz. Ya da kendi gibi yaşlı birkaç arkadaşı ile aynı bölgede ev tutmaya çalışırlar ki birbirlerine destek olsunlar. Tabi bu durum kendiliğinden oluşmadı. Burada 16 azami 18 yaşına gelen gençler ailesinden ayrılıp kendi düzenini kurmaya çalışır. Ya da aileleri onları öyle yönlendirir. Kucaklaşma pek yoktur. El öpmenin anlamını hiç bilmezler. İşin kötüsü bu durumdan rahatsız da değiller. Çünkü neyi kaybettiklerinin farkında değiller. Belki zaman zaman çocuklarını karşılarına alıp hayat dersi verirler ama ne kadarı doğrudur acaba.

İnsanlar doyumsuzdur. Bunu hayatın her aşamasında görmek mümkün. Önce bir gömlek alsam ne kadar mutlu olurum diyen kişi daha sonra ona uygun pantolon ister. Pantolonla da iş bitmez bir de ayakkabı olsaydı keşke der. Sonra çorap, sonra şapka. Velhasıl arzu ve isteklerin sonu gelmez. Uğraşa didine, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan elde ettiğimiz servetler çeşitli sebeplerle elimizden gidebilir. Ama ruhumuz emaneti teslim etme zamanına kadar bizim kontrolümüzde. Onu yıkayıp temizleyip ortaya çıkartabilir en ümitsiz zamanlarımızı bile en mutlu anlara çevirebiliriz. Hadi deneyelim bakalım. İnsana en büyük hazzı kucağına alıp, alabilip, sevdiği, öpüp okşadığı evladı mı verir? Yoksa trilyonlarca serveti mi? Başkalarını bilemem ama ben evlatlarımla geçirdigim bir anı trilyonlara değişmem.

İnsanlar evlerinin ihtiyacı olan yiyecek ve giyeceği temin ettiğinde tüm vazifesini yapmış olduğunu düşünür. Ama ihtiyaçlar bundan ibaret değil. Hepimizin sevgiye, ilgiye, dostluğa ihtiyacı var. Hatta bu ihtiyaç yemek içmekten bile daha önemli. İnsan çok az yiyerek hastalanmadan yaşayabilir. İpekler atlaslar giymeden de yaşar. Ama sevgisizlikten ruh hastalıkları hastahaneleri adam alamayacak kadar dolu. Ruhsal problemleri olan insanların büyük çoğunluğunun hayatındaki en önemli eksik sevgisizlik ve yalnızlık duygusudur. Gençlerdeki uyuşturucu kullanma oranı da en çok sevgi ve ilgiden yoksun çocuklarda yüksek.

Daha önce de dediğimiz gibi hayat çok kısa. Zaman sudan bile hızlı akıyor artık. Adeta uçup gidiyor. Çok yakından tanıdığımız dünyanın sayılı milyarderleri aynı elbiseyi giyip çekip gitmedi mi? İçine girilen tahtanın kalitesi ise kimin umurunda. Acaba hangisi canını verirken “tüm servetini ver biz de sana hayatını geri verelim” teklifine “hayır” derdi. Meşhur bir söz vardır. “Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” der. Yarın her şeyi bırakıp gitmeyeceğimizin garantisini kim verebilir. Öyle ise aklımızı başımıza alıp aile ve çevremizle kucaklaşmanın zamanı değil mi? Hayatımızın en azından beşte birini sevdiklerimize ve duygularımıza ayıramaz mıyız? Bu kadar zor mu? Uyanmak için illa da sevdiklerimizi kaybetmemiz gerekmez sanırım. Düşüncelerimizi bu doğrultuda yoğunlaştırırsak göreceksiniz ki herşey başka bir renk almış. Toz pembe olmaz belki ama ona yakın renklere ulaşmak mümkün olabilir.

Çalışmayalım, para kazanmayı tamamı ile unutalım demiyorum. Ama bu duygunun ve ihtiyacın bizi yönetmesine fırsat vermeyelim. Hayat kısa. Dünyaya geliş amacımızda hangimiz daha çok servet sahibi olacak yarışı da olmasa gerek. Dünyadan ve onun zevklerinden fani kısmın hakettiği kadar faydalanalım. Geriye bıraktığımız eserlerse bizi bizden alıp götürmesin, yok etmesin. İnsanın en güzel eseri yetiştirdiği evladıdır. Toplumları oluştururlar. Dünyanın geleceği onlardır. Eğer onları sevgi ile itina ile yetiştirebilmişsek geriye çok güzel bir hazine bırakmışız demektir. Eğer çocuklarımız yetişkin hale geldiklerinde eşleri ve çocukları ile oturup anneleri ve babaları ile paylaştıkları güzel şeylerden söz edemiyorsa kazandığımız servetin hiç bir faydası olmamış demektir.

Velhasıl ömür sermayesini en uygun şekilde harcamak bizim elimizde. Zamanımızı sadece ekonomik durumumuza odaklamadan, gereken herşeye gerektiği kadar zaman ayırarak, dünya hayatımızı daha çekilebilir hale getirebiliriz. Arkamızda bıraktığımız insan topluluklarının da bir takim değer yargılarına sahip, daha duygulu ve mutlu olmasına katkı sağlayabilmişsek geriye iyi ve bitmez bir servet bırakmışız demektir. Bıraktığımız bu miras yeni başlayacak olan ebedi hayatımız için iyi bir başlangıç olabilir. Mutlu başlangıçlar dileği ile sevgi ile kalın.

Kaynak: mezun.com