Ünlü çocuğu olmak zor iki gözüm!

3
1946
Konserlerde, iş seyahatlerinde, siyasi toplantılarda, hapislerde, sürgünlerde olan babalarının ya da annelerinin yollarını gözlediler.

Fedakârlığın belki de en zorunu yaparak, onları toplumla paylaştılar. ‘Eksik zamanlar’ yaşamak kaderleri oldu, ailelerine en ihtiyaç duydukları dönemlerde. 16 yıl süren küskünlüğün acısını son bir yılda çıkardı, bazısı. Sürgünden bir daha hiç dönmeyecek babasının mirasını sahiplendi, bir diğeri. Başkası ise çocuk yaşında kaybettiği babasının acısını içinde tutup ona ağlayan yaşlı teyzeyi avuttu. Kimisi, annesinin nasıl linç edildiğine tanık oldu. Hapishanedeki babasının yolunu gözlerken, çocuk yaşında öfkeyle tanıştı, bazıları. Onlar, bitmeyecek bir feda-kârlığın öznesi oldular. Kaybettiklerini ya da uzak kaldılarını hep özlediler. Kırık bir hikâyenin en ortasında hep çocuk kaldılar! Bizim gözümüzde hiç büyümediler! Ama ne zaman onlara kulak verdik, anladık. Ödedikleri bedelleri öğrenince sözlerimizi geri alıyoruz: Onlar, erken büyümek zorunda olanlarmış.

Bize eziyet edenlere acıdım

Meryem Kavakçı’nın annesi, 28 Şubat sürecinde başörtüsüyle Meclis’e girdiği için toplumsal lince maruz kalmasının yanında, 5 yıl siyasetten men edildi. Baskılar nedeniyle ABD’ye gitti. Youtube’u açıp Merve Kavakçı’nın ve kızlarının, okula giderlerken nasıl taciz edildiğini izleyebilirsiniz, mesela… O çocuklardan biri olan Meryem Kavakçı, bugün 22 yaşında. ABD’nin önemli hastanelerinden biri olan Southwestern’de staj yapıyor. Henüz 7 yaşındayken, kendisini linç ortamında bulan Meryem, o günleri şöyle hatırlıyor: “Resimlerimizi çekmek için birbirleriyle yarışan, yalan yanlış haberler yazanlar, gece vakti kapımızı çalan, eve giriş çıkışlarımızda bizi rahatsız edenlerin de kendi hayat gaileleri ile meşgul insanlar olduğunu düşündüm. Onlara karşı acıdım. Geçimlerini başkalarına zarar vererek kazanıyorlardı.”

Annesi, her zaman bir numaralı rol modeli olmuş Meryem’in. Kendisi için ne anlam ifade etttiğini şöyle anlatıyor: “Annemi tanımayanlar, onun sadece meşhur siyasi kimliğini bilir. Benim için kendi ayakları üzerinde durabilen, başarılı bir siyasetçi ve dünyanın en iyi annesidir.”

Hapiste olması daha ağır geldi

Vedat Türkali, edebiyat, sinema, tiyatro ve siyaset dünyasının önemli isimlerinden biri. Oğlu Barış Pirhasan ve kızı Deniz Türkali, sinema ve tiyatroda önemli işlere imza atıyorlar. Torunu Zeynep Casalini ise müzikte haklı bir hayran kitlesine ulaştı. Üç kuşağın ortasında duran Deniz Türkali, ünlü bir babası olmasının yaşattığı zorluğun ötesine geçen şeyler olduğunu söylüyor: “Türkiye Komünist Partisi’yle siyaset yaptığı 1951’den 1958’e kadar içerideydi. Hapse girdiğinde 7 yaşındaydım. Bu durum, babamın ünlü olmasından daha zor ve etkileyiciydi.”

O travmatik dönemin geleceğine de etki ettiğini söylüyor Deniz Türkali: “Tam çocukluk dönemine denk düştüğü için mazlumun yanında olma içgüdüme çok şey kattı. Hayatla baş etmeye çalışan bir kadınım. Bunun nedeni de aileden direnişçi olmak.” “Kendimi bildim bileli oyuncu, balerin olacaktım.” diyen Deniz Türkali’ye babası büyük destek vermiş. Bugün de oyunculuğunu beğendiğini söylüyor. İstisnalar yok değil: “Şehir Tiyatrosu’nda, babamın yazdığı Dallar Yeşil Olmalı oyununda oynadım. Oradaki oyunumu çok beğenmemişti.”

9 yaşındaydım, evden alıp götürdüler

Yazdıkları ve ilkeleriyle büyük beğeni kazanmış bir gazetecinin, Taha Akyol’un oğlu, Mustafa Akyol. O da babasının izinde gidenlerden. Üniversitede siyaset bilimi okuduktan sonra, Star ve Hürriyet Daily News gazetelerinde yazılar kaleme alıyor. Babası, onun kahramanı. Neden mi? “Mesleki hayatında yaşadığı zorluklara rağmen yılmaması, büyük bir başarı. Medyanın üst düzey insanları, beyaz Türk olarak bilinen CHP etrafından gelen insanlar. Babam ise Yozgat’ta büyümüş, orada okumuş. Sonradan merkez dünyaya ve medyaya adım atmış, orada bilgisi ve kültürüyle kendisini ispatlamış. Hiçbir zaman baskıya boğun eğmemiş.” Anahtar cümle, en sondaki.

Baskılara boyun eğmeyen, direnen ve bunun bedelini ödeyen babasını, çocuk yaşlarda gözlemlemiş Mustafa Akyol. Ailenin her ferdi gibi, o bedele ortak olmuş: “14 ay hapis yattı. 8-9 yaşımdaydım. Ben darbenin ne olduğunu anlamamıştım. Nüfus sayımı gibi bir şey sanmıştım. Babamı Mamak’ta gördüğümde anladım. Bavulunu alıp gitti, gözümün önünde. O zamandan beri askerî vesayetlere hissi bir reaksiyonum var.”

O günlerde yaşadıklarından kopup gelen bir anısı var ki, bugün bile hüzünle hatırlıyor: “Babam 12 Eylül darbesinde hapisteyken, annemin öğretmen maaşıyla geçiniyorduk. Ben de bisikletim olsun istiyordum. Ankara’daydık. Anneme sormuştum, ‘Alabilir miyiz?’ diye. Babama sormuş. ‘Muhakkak al.’ demiş. O zaman bana Pinokyo bisiklet almışlardı.” Mustafa Akyol, kendisini hayata ait kılan değerler yanıyla da babasını takip ediyor: “12 Eylül’de onu Mamak’ta ziyaret ettim. Cesaretini, o çocuk yaşta gördüm. 28 Şubat’ta bükülmedi. Güçten değil, haktan yana olduğunu gördüm. Temel ahlaki değerler, dürüstlük, aile, sadakat, özgürlük, hürriyet, istibdada karşı durmak, müstebit olmamak gibi birçok şeyi ondan öğrendim.”

Ayrı geçen zamanların acısını Büyükada’daki kulübede çıkardık

Sultan-ı Yegâh ve Elde Var Hüzün… 1980’lerin başlarında yayınlanan ve müzikal kalitesine bugün dahi yanaşılamayan bu iki albüm, o dönemlerde karı-koca olan Ergüder-Nur Yoldaş’ın eserleridir. Bu birliktelikten Evrim Yoldaş da doğar. 7 yaşına geldiğinde ise anne ve babası, şöhretli hayatlardan aşina olduğumuz, boşanma kararı alırlar: “Travmatik bir durumdu. Sosyal uyumsuzluk yaşıyorsunuz. Fakat hep düzgün bir çevre içindeydim. İlk iki, üç yıl babamla seyrek görüşüyordum. İşleri yoğundu, sağlık sorunları da vardı. Yine de bana karşı çok sorumluydu. O durumu örterdi. Ben de annemle turnelere gidiyordum. Beni hiçbir zaman şöhretin ağırlığı altında ezdirmediler. Ailemin mütevazı bir hayatı vardı. Sosyal sınıfı belliydi.”

Ergüder Yoldaş’ın Büyükada’da yaşadığı münzevi hayata ortak olarak, hastalık nedeniyle kısmen kopmuş bir ilişkiyi onarmak ister Devrim Yoldaş, ilerleyen zamanda: “İzmir’den Büyükada’daki babamın yanına gittim. Heybeliada’da liseye yazıldım. Her gün 7 kilometre yol yürüyüp, iskeleden gemiyle Heybeliada’ya, okula gidiyordum. Çocukluğumda çok yoğun yaşayamadığımız için o 6 ayda baba-oğul bağlarımız kuvvetlendi. Müzikal olarak da… Özellikle Anadolu müziğinin yapısı üzerine…”

Büyük eserlere imza atan bir babanın oğlu olarak aynı yoldan gitmeye karar verir. Babası Büyükada’dan Çengelköy’e bir öğrencisinin evine taşınınca, o da İzmir’e döner. Oradan Hindistan’a giderek, yerel müzisyenlerle tanışır, müzikoloji eğitimi alır. Hem babası da 19 yaşında gittiği Afrika’da bir yıl kalmıştır. 1999’da kazandığı bursla İngiltere’de klasik gitar ve kompozisyon bölümü öğrencisi olur. Bugün babasıyla meslektaş olan Devrim Yoldaş, “Çıta çok yüksekti. Yanımda Einstein gibi bir adam vardı. O çıtaya sıçramaya çalıştığım sürece, bende de bir eser çıkacaktır.” diyor.

Geleceğimin en güzel yarısını verdim

Babasının ölümünün 10. yıldönümünde, babasının internet sitesine yazdığı yazıda ilk ve son kez konuşuyordu, genç kız. Bu topraklardan gitmesi için zorlanan babasının izlerini sahipleniyordu: “Kendimi bilmeye başladığımdan beri ailem bir savaşın içerisinde. Ben bir savaşın içindeyim ve o savaşın içinde atıldım büyüme macerasına. Bir sabah babam öldü ve annemle baş başa kaldım, yapayalnız. Bu yapayalnızlık içerisinde, bu kadar acıtılmamıza karşı duyarlılık beklentimi, ne yazık ki büyümeye çalışırken yitirdim.”

21 yaşındaki Melis Kaya, öldükten sonra bile babasının değerlerini kırıp dökmeye çalışan, yaşayan hayaletlere seslenirken, çocuk kalbiyle ödediği bedellerin dökümünü çıkarıyordu: “Babama ve aileme dair herhangi bir şeyin hesabını vermek zorunda değilim; çünkü ben 13 yaşında geleceğimin en güzel yarısını verdim, çünkü ben diploma törenlerimi, kazandığım ilk paranın heyecanını, ilk erkek arkadaşımı, doğmamış çocuklarımı, üreteceklerimi, mutluluğumun temellerini verdim… Hiçbiriniz bu hayata dair benim ve benim annemin ödediği bedelleri ödemiş olamazsınız; hiçbiriniz benim çektiğim acıları çekmiş, benim taşıdığım yükleri taşımış olamazsınız.” Yazısının sonunda ise başka çocuklar için dileği, buz yakıcılığındaydı: “Tüm çocuklara benim babam gibi bir babayla yaşanabilecek en az bir 13 yıl diliyorum; güzel insanlar olabilmeleri için.”

16 Kasım 2000’de Paris’te hayata veda eden Ahmet Kaya’nın kızı Melis’in yaşadıkları, ezber bozan duruşuyla da ‘nam salan’ bir sanatçının kızı olmanın da bedeliydi. Ahmet Kaya, şöhret statükoya dokunduğunda sonuçlarının ne kadar ağır olacağını gösteren önemli bir örnek olarak tarihe geçti.

16 yıl hiç konuşmadık

Şöhret sadece o sıfatı taşıyan kişi için değil, ailesi için de bir sınav. Uzun kopuşlarla savrulan bir aile, son anda kırılan dümenle, mutluluğun kıyılarına yanaşabiliyor. 1996’da yitirdiğimiz, kederli sesiyle Tanju Okan ve oğlu Tansu Okan gibi: “Babamla çok fazla bir arada olamadım. Annem ve babam ayrı olduğu için annemin yanında kalıyordum. Her ayrı çocuğun babasıyla ilişkisi gibiydi… İş yoğunluğundan dolayı şehir dışında olduğu için arada randevulaşır; ama yine buluşamazdık. Bana çok düşkündü. Ama sonra 16 yıl hiç konuşmadık. Tiyatroyla ilgileniyordum. ‘Sakın bu yola girme’ dedi. Bir de son eşiyle anlaşamıyorduk. Bodrum’da karşılaşıyorduk, birbirimize selam bile vermiyorduk.”

Siroza yakalandıktan sonra ayaklarını kaybeden babasının son günlerinde, bu küslüğü daha fazla taşıyamayacağını fark eden Tansu Okan, “Hasta olduğunda ‘Oğul olarak görevim bu benim. Bir şey olabilir, kaybedersem üzülmeyeyim’ dedim. Hastaneye gittiğimde onu ne kadar çok sevdiğimi anladım.” diyerek anlatıyor, o günleri. 16 yıl küs kalan baba-oğul son bir seneyi birlikte geçirirler, acısını çıkarırcasına. Yaralar sarılırken, gizli kapılar da açılır: “Bir gün hastaneden eve götürürken, arabada bacağıma dokunup ‘Oğlum seninle gurur duyuyorum’ dedi. Bir de pek kimsenin bilmediği ‘Şuramda’ diye bir şarkısı vardır. Şarkının gerçek adı ‘Oğlum’muş. Gurur yapıp adını değiştirmiş.”

Tanju Okan’ın oğlu olmanın kendisini zorladığını söyleyen Tansu Okan, “İnsanın çevresinde gerçek dostlar olmuyor. Arkadaşlarım bile bir başkasıyla ‘Tanju Okan’ın oğlu’ diye tanıştırıyor. Siz ise babanızın ününü fark etmiyorsunuz. Yanındaki sanatçıları görünce şaşırıyordum, sadece.” diyor.

Kıskançlığımdan Adam Olacak Çocuk’u izlemiyordum

Doğukan Manço, ‘ünlülerin çocukları’ içinde en aşina olduklarımızdan… 1999’da vefat eden ve hepimizde iz bırakan Barış Manço’nun büyük oğlu, babasının kattığı sorumluluğu ‘hayattayken’ ve ‘ölümünden sonra’ diye ayırdığı gibi, kendisini de ikiye ayırıyor: Barış Manço’nun oğlu ve Doğukan Manço. İkisi arasındaki farkı anlatıyor: “Türkiye’ye mal olmuş bir insanı, mümkün olduğunca genç nesillere aktarabilmek görevim var. Bir yandan da kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. O Doğukan, her kul gibi hataları olan bir insan. Bir hata yaptığım zaman, laf ‘Barış Manço’nun oğluna’ gidecek diye birçok şeye cesaret edemiyordum. Müzikte ve televizyonda çalışacağım zaman kıyas edileceğim kişi babam olacak. Doğukan’ın özünden gelen yeteneği dilediğim gibi paylaşamıyordum. 13 senedir buna dikkat ettim.”

Üzerindeki toprağı atan, babasının 40 yıl önce kurduğu Manço Production’ı yeniden hayata geçiren Doğukan, babasının işi gereği yaşadıkları uzun ayrılıkların, ölüm düşüncesinin kabulünü de zorlaştırdığını belirtiyor: “Babamın birkaç aya gelmediğini görünce kabullenmeye başladım. Televizyonculuk döneminde de iki ayda iki-üç kere gördüğüm zamanlar oluyordu.”

Barış Manço’nun vefatının ardından ortaya çıkan fotoğrafı, “Onu o kadar paylaşmışız ki, kendi acımızı bir kenara koyup başkalarını avutmaya başladık. 3. günden itibaren yaşlı bir teyze sarıldığında, onu teselli etmeye başladık.” cümleleriyle özetliyor. Babayı ya da anneyi paylaşmak… Ünlülerin çocukları için bir anayasa hazırlansa, ilk maddesi muhtemelen bu olurdu. O paylaşma duygusunun nasıl başladığını şöyle anımsıyor Doğukan: “İnsanlar babama selam verince, ‘Çocuklar durmayın el sallayın. Benim gibi siz de o insanlar için önemlisiniz’ demişti bir keresinde. O zaman anladık ki babayı paylaşacağız.” Çocuk yaşlarda o kadar da kolay olmaz: “Batıkan ve ben farklı tepkiler verdik. Ben o dönemde, Adam Olacak Çocuk’u izlemezdim, kıskançlıktan. Batıkan da arkasına dönermiş. Batıkan o programa katıldı. Ben 7 yaşından büyük olduğum için katılamadım.”

Yine de şanslıdır, Doğukan. Babasının, kendi hayatındaki değerleri nasıl aktardığına şahittir: “Evde antika tablolarımız vardı. Dadılık yapan teyzeye tablolardan birini hediye etti. O teyze ‘Ben bunu ne yapayım?’ deyince, ‘Çocuğun bu tabloya bakınca, daha farklı büyüyecek’ cevabını verdi.”

Kaynak: Zaman – FATİH VURAL   –   26.02.2012