Ünlü Filozoflar ve Felsefi Görüşleri

1
2325

“Doğru ve genel geçer bilgi elde edilebilir. Böyle bir bilginin kaynağı akıldır, düşünmedir.” tezini savunun görüşe, akılcılık (rasyonalizm) adı verilir. Bu görüşe göre, akıl yoluyla belirlenmiş zorunlu, kesin, genel geçer bilgi örneği matematik ve mantıktır.

SOKRATES (M.Ö. 469-399)

İlk rasyonalist düşünürdür. Sahip olduğu görüşlere ilişkin hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun görüşleri öğrencisi olan Platon’un kitaplarından öğrenilmiştir. Sokrates’e göre bilgilerimiz doğuştandır. Bunu kanıtlamak için hiç matematik bilgisi olmayan bir köleye, yönelttiği sorularla bir geometri öğretemez, ancak onda doğuştan bulunan bilgi ve düşüncelerini uyandırabilir.

Onun bu yöntemine diyalektik (soru-cevap) sanatı denir. Bu yöntem üç aşamadan oluşur: Soru sorma, ironi (alay etme), mayotik (doğurtma).

Sokrates bu yöntemle kavrama ulaşmayı amaçlar. Kavram ile yargılara sağlam bir temel bulacağına inanmıştır. Sokrates’in üzerinde durduğu başlıca konu ahlâk olmuştur. Erdemli olmanın (ahlâklılık) mutlu olmaya vardıracağını, bu nedenle erdemin bilgi olduğunu dile getirmiştir.

PLATON (Eflatun M.Ö. 427-347)

Sokrates’in öğrencisidir. Rasyonalist anlayışı daha sistematik bir yapıya dönüştürmüştür. Platon’a göre iki evren vardır: Biri duyumlanabilen varlık evreni, diğeri akıl ve düşünme yoluyla kavranabilen idealar evrenidir. Asıl gerçeklik idealar evrenidir.

Duyular yoluyla kavranabilen evren, idealar evreninin bir görüntüsü, kopyasıdır. İnsan, gerçek bilgiye, idealar evrenini kavrayarak, yani düşünerek varabilir. Duyumlanan evrenin bilgisi yanıltıcıdır ve görelidir. Bu düşünceleriyle Platon, rasyonalizmi idealizmle özdeşleştirmiştir.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)

Platon’un idealizmini eleştirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür. Aristoteles, aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık, doğruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak değerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi, aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.

Aristotelese göre iki tür bilgi vardır: Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi; kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi, tek tek var olanlardan kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.

Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl, ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.

FARABİ (870-950)

Farabi, İslam Felsefesi’nin kurucusudur. Aristoteles’in felsefesini benimsemiştir. Kuran ile Aristoteles felsefesini uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle Farabi’ye ikinci öğretmen (muallim-i sani) denmiştir.

Farabi’ye göre en gerçek, en yüce varlık Tanrı’dır. Tanrı, var olmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını kendinden alan bir özelliğe sahiptir. Diğer varlıklar ise kendi başlarına var olamaz.

Farabi’ye göre Tanrı, hem öz hem de varoluştur. Yaratılanlar, Tanrı’ya en yakın varlıklar olan “akıllar” halinde Tanrı’dan çıkarak, var olurlar. Bu var oluş bir sıra düzenine göre olur. Tanrı’dan çıkan “akıl”lar arasında en önemlisi hep etkin akıldır. Bu akıl, mutlak bilgi ile aynıdır. İlk bilgiler bu etkin akıldan çıkmıştır.

Duyumlara ve mantıksal çıkarımlara dayalı bilgilerin doğruluğundan emin olunamaz. Doğrulukları deneyle kanıtlanmış bilgiler tümel bilgilerdir. Bu bilgiler,doğruluğu aynı zamanda akla dayalı olan gerçek bilgilerdir.

DESCARTES (1596-1650)

Yeniçağ’da rasyonalizmin temsilcisi, Fransız filozofudur. Matematikçidir. Matematikte “Analitik Geometri”nin kurucusudur. Descartes’e göre matematiğin metodunda analiz ve sentez vardır. Bu yol, gerçeği elde etmede kullanılacak en doğru yoldur.

Descartes, insan zihninde doğuştan var olduğunu kabul ettiği gerçeklerden başlanarak ve matematiğin metodu kullanılarak apaçık bilgilere varılabileceğini iddia etmiştir.

Descartes, doğrulara, gerçek bilgilere varmada “şüphe” metodunu kullanmıştır. Kullandığı şüphe, bir amaç değil bir araç şüphesidir. Descartes’e göre şüphe etmek düşünmektir. Şüphe eden kişi düşünüyor demektir. Şüphe eden kişi, şüphe eden benliğinden, yani bilincinden ve bilincinin varlığından şüphe edemez. İşte bu Descartes’e göre ilk elde edilen gerçekliktir. Daha sonra bu yöntemle Tanrı’nın ve varlıkların şüphe edilemeyecek gerçeklikler olduğunu kanıtlar. Kanıtlamalarını hep akıl yoluyla yapar.

LEİBNİZ (1646-1716)

Leibniz bir Alman düşünürüdür. Aynı zamanda bir mantıkçı ve matematikçidir. Ona göre insan bilgisi iki yolla elde edilir: Duyularla ve akıl yoluyla elde edilen bilgiler. Duyu bilgisi, yanıltıcı ve güvenilir olmayan bilgidir. Matematik bilgisi buna örnektir.

Leibniz’e göre her şey Tanrı’dan türemiştir. Tanrı sonsuzdur. İnsan aklı Tanrı bilgisine “çelişmezlik” ilkesi ile varır. Bu tür bilgiler, ezeli ve ebedi hakikatleridir. Bunun yanında olgulara dayalı bilgiler de vardır. Bu bilgiler “yeter sebep” ilkesine dayanırlar. Bu görüşleriyle Leibniz, rasyonalizm ile empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.

HEGEL (1770-1831)

Hegel’e göre akıl değişmez, mutlak, en güvenilir bilgi kaynağıdır. Akıl, insan düşünmesini ve bilinçsiz doğayı idare eden bir kanundur. Düşünmek, araştırılan ve bilgisi elde edilmek istenen “nesnenin özünü bilmek” etkinliğidir.

Her nesnede görüntüsünün ardında bir de öz vardır. Düşünmek, nesnenin ardındaki bu özü kavramaktır. Hegel’e göre akla uygun olan gerçektir. Akıl, mutlak varlığın ve doğadaki değişmenin bilgisini apaçık olarak vermektedir.

  • zihni sinir

    Not: Bu ileti, sizin gibi tam 100 bin kişiye ulaşmaktadır. Amaç; yeni oluşmakta olan “tiyatral şiiri” tanıtmak ve halkla buluşmaktır. diğer
    şiir ve makaleleri okumak ve bu konudaki düşüncelerinizi paylaşmak için ( http://www.onur-sezgin.de.tl ) adlı wep sitesini ziyaret edebilirsiniz…saygılarımızla… bu iletiden bir daha almak istemiyorsanız iletiyi olduğu gibi geri gönderebilirsiniz..
    prof.dr.zihni sinir ( sahipsiz şairleri koruma ve geliştirme derneği as başkanı )

    Onur Sezgin’in Karalama Defterinden
    Tiyatral Kesitler:

    Göremiyorum ki bu devirde
    Hak edecek birini
    Yazmak için şu yeni dizelerime
    Varsa söyleyin!
    …(?)
    Ben de bildiğimi okuyacağım öyleyse
    Hoşunuza gitse de, gitmese de
    Birçoğu balıklama dalar
    Bulduğu bir hikâyenin tam içine
    Sonra anlatır bize – gıdım gıdım, kelime kelime –
    Gidilen yol budur ya, bir başkadır benimki
    Acınacak bir durum sayarım, özenti cümleleri,
    Boşa kelime sarf etmeyi, hele bir de evirip çevirmeyi
    Onun için düzeyli bir cümleyle başlamalıyım
    Kıvamına gelsin diye beni uğraştıran… … …

    … ……. ….Yayımcıların çoğunun ama hepsinin değil; ortak özelliği, başarısızlıktır… Bir yazar olarak başarısızlığa uğramışlardır… Onların masalarının başında oturmayı, yazma mutluluğuna tercih ettiklerini sanmayın… Yazmaya çalışmış ancak becerememiş insanlardır… Meselenin garip yanı, bu iş için en uygunsuz olan onlar; neyin yayınlanıp neyin yayınlanamayacağına karar verirler… Hiçbir yenilik getiremeyeceklerini, içlerinde o Tanrısal ateşin yanmadığını birçok kez kanıtlayan bu insanlar, yeni oluşumları ve dehaları eleştirip çamur atmaktan da geri kalmazlar… Kaliteli editörler ve eleştirmenler, elbette vardır… Ama ne yazık ki, bir elin parmakları kadar azdır. ……. ………. ……….. ……

    Bağışlayın böyle her şeyi didik didik edişimi
    En azından bu denli inceleyişimi
    Oysa öyküme erdemli bir girişle başlamayı
    İlke edinirdim ben
    Yemek öncesinde yapılan bir şükran duası gibi

    Başlıyorum işte şimdi
    Şu ana kadar olanlar bir “giriş” di
    Asıl menüden önce gelen aperatifler gibi
    Şarkıma girmeden önce
    Sazıma akort verme çabasıydı benimki

    2.perde – 4.kısım
    İkisi de pişmandı yaptıklarına şimdi…
    derken …

    Tarihin üzerine damgasını vurmaya çekindiği
    Korkusuz bir sayfa açıldı…
    Sonra…

    Sessizlik çöktü birden, sanki ikisi de uykuda
    Daldılar bir ara, aynı rüyayı gören iki sevgili gibi
    Ve bir mucize oldu, dokunaklı bir müzik çaldı
    Rüzgârlı havada yere düşen yapraklar gibi kapandı gözleri

    Yeniden var olmaktı bu,
    Zamanı durdurmak ya da geçmişe dönmek
    Sanki, alınyazısıyla çatışmaya girmesine benziyordu iki insanın
    Duyular olmadan hissetmek, görmek kapalı gözlerle…

    Kısa bir öpüşmeydi bu, yıldırım gibi çarpan
    Hani o ilk öpüşmeler vardır ya, bütün benliğimizi sarsan
    Damarlarımızdaki kan ki, hızlı bir metro gibi akan
    Kalpler sanki vızıldayan arılar;
    Dudaklarsa balın toplandığı çiçeklerdi

    Sanki, hayat yoktu evrende onlardan başka
    Ve sanki hiç son bulmayacak gibiydi ömürleri
    Herkesten uzakta o sessiz mekânda
    Karanlığın getirdiği korkulardan uzak
    Birbirinin oldular bütünüyle

    Aşk Tanrısı Eros bile onları böyle görse
    Sihirli oklarını atmaya gerek duymazdı
    Durmadan akıp giden Zaman ise,
    Aşka düşman olsa bile –
    İmrenerek seyretti onları, şöyle bir esip geçerken

    Ne kavurucu sıcakları ne de dondurucu soğukları istiyordu onlar
    Yalnızca ilkbaharı yaşıyorlardı
    Ayrı kalmadıkça hiç yorulmazlardı
    Yeri değiştirilmiş bir saksı,
    Doğal ortamından uzaklaştırılmış bir canlı,
    Ya da dalından yeni kopmuş bir çiçek gibi
    Ki, bunlar bile kuruyup yok olamazdı
    Ayrıldıklarında onlar kadar

    Aşkın gücü bulutlardan inmiş,
    Mutluluksa onların tek çeyizi
    Üstelik daha önce yaşayamadıkları
    Öyle tatlı saniyeler yaşadılar ki
    Zaman değişerek geçse de, değişmemiş buldu onları
    Böylesi anları yaşamamış,
    Belki de hiç duymamış olanlara saçma gelen
    Şarkılı bir masal gibi…

    Ama bir keder vardı Boş’un yüreğinde
    Gözleri özür diler gibiydi
    Anlatması güç duygular içinde
    İşte o an Med, dudaklarına dokundu Boş’un
    Öptü ve susturdu onu bu şekilde

    Sonra meydan okudu kötü kehânete,
    Yanlarından kovdu onu
    ¬¬¬¬Kötülüğün uğradığı bir dünyada yaşamaya elverişli değillerdi
    Issız adalarda yaşamalıydı onlar
    Görünmeden şarkılar söyleyen cırcır böcekleri gibi…

    Yazık ki buradayız işte
    Aslında olayların oyuncağıdır insan,
    Olayları yazıyor gibi görünse de
    Geldik, gidiyoruz işte bir mermiyle uzaklara

    İyi ama kanımız aksın diye mi geldik bu dünyaya
    Yok edebilir mi bedenimizi?
    Kendi ellerimizle yarattığımız bir madde

    Her şey yaşar da, hava, su, ateş,
    Ya biz; ölür müyüz?
    O her şeyi anlayan beynimizle

    Onur sezgin

    Hey, siz!
    Gelecek zamanın okuyucuları!
    Görünce bir gün bu öfkeli satırları
    Anlayın ki, eskiden…
    Evet. Çok eskiden
    Aşk; acı çekerken de tatlı
    Ve sonu ümitle beklenen bir oyun sanılırdı
    Onur Sezgin 28.12.2008

    Bir düşünce var içimde
    Küçük küçük birikmiş
    Ne buraya
    Ne de bu zamana
    Ait olmadığım duygusu
    Öyle sevimsiz hayaller görüyorum ki!
    Zorbalık ve umutsuzluk hayalleri!
    Ve düşlerimde kendimi savunuyorum
    Adaletsiz bir mahkeme önünde
    Onur Sezgin 24.7.2009

    “2.perde 1. kısım “ 2009 Türkiyesi ”

    Bir rüyadayım
    Adalet ve hukukun çığlığı
    Caddeden caddeye
    Kocamış çetelerin kefenini örmekte
    Mayın tarlasında yürürcesine hem de
    Ölümün ve utancın dikenlerini eze eze
    Onur Sezgin 24.7.2009

    1.Perde 2.kısım “Anılar – ilk buluşmamız”

    Güneş başını dağlara yasladı
    Bir adımda geldi aydınlık
    Sanki onca güzel insan yoktu çevrede
    Ve biz; yapayalnız

    Görünce seni öyle karşımda
    Duygularımı anlatmamın bir yolu olsa
    O zaman, kalp çarpıntılarım;
    Lüle taşından yontulmuş
    Deniz kabuğu olan kulaklarında
    Eminim yankılanırdı hızla

    Dudakların kırmızıydı, bakışların özgür
    Tatlı bir gülümsemeyle gelip,
    Kalbimi paramparça yaptın
    Bir sevgi pınarı aktı o an içimden
    Farkına varmadan kutsadım bütün insanları
    Onur Sezgin 28.7.2009