Vardım,Varım,Var

0
180

Kalabalık konferans salonunda, mesleğinin doruğunda bir avukat, o gün mezun olacak hukuk öğrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor. Herkes meslekten söz edeceğini zannederken o, hayatı anlatıyor:

“- Hepiniz kişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız” diyor bilge hukukçu …

“ama unutmayın ki, ölüm döşeğindeki birinin ‘ Keşke işime biraz daha zaman ayırabilseydim’ dediği duyulmamıştır. Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayana kadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir. Çocuklarımıza hikaye okuma, yakalamaca oynama ve birlikte dans etme fırsatını Allah ancak belli bir ölçüde bahşeder bize. Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin.”

Bu öyküyü Rob Parsons’un “60 Dakikalığına Baba” adlı kitabında okudum.

Birkaç yıl önce parlak bir iş teklifi almıştım. Mesleki kariyerimin doruk noktası olabilirdi, lâkin her gün saat 20.00′de işten çıkabilecektim. Teklifi duyduğum anda o saatin, kızımın banyo saati olduğu geçti aklımdan.

Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutlu edemeyeceğini düşündüm ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim. Bir bahaneyle reddettim. Yine de, geçen birkaç yıl içinde saat saat başkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, kızıma pek az pay düştü.

Yapılacak işlerim, yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı. Onunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip, büyümesini izleyemedim. Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara eşlik edip, bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı… Bir cümle ben söyleyip, bir cümle ona söyleterek hiç yoktan bir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım; hazırdan yemek daha kolay geldi.

Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri dönem, onlarla en az ilgilenebileceğimiz dönem aynı zamanda. Bizim vaktimiz bollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor.

Ben aslında onun için çalışıyorum, sıkça sarıldığımız bir bahanedir ama ona hiç bir zaman “Daha çok parası olan bir baba mı istersin, daha çok seninle olan bir baba mı?” diye sormamışızdır.

Sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda bir “Günaydın babacığım” sesi ile uyanmanın. “Hadi sarılıp yatalım babacığım” çağrısıyla başlayan gecelerde, o sihirli “Seni Seviyorum”u kulağıma fısıldadıktan sonra yanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilince göz kapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım.

Mavinin neden mavi olduğunu, kışın havaların neden soğuduğunu, kuşların nasıl uçtuğunu en baştan öğrenmenin…

Rakiplerim sayılan Casper’dan, Power Rangers’tan, Ricky Martin’den daha ilginç olmaya çalışmanın… Ve konuşmaya başladığından beridir beni takip ederek, hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayan bu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe yükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım.

Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş, pişiklerini kremlemiş olmanın; bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın, dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım.

Sonunda beklenen gün geldi. Belki onun karaladığı bir resim, ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle, bisikletinin selesine arkadan yapışacağım günler başlıyor şimdi… O, selenin emin ellerde olduğunu bilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir süre sonra farkettirmeden çekeceğim ellerimi… Bisiklet, artık yetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve o, uçup giderken, ben biçare; ardından bakakalacağım.

70 yaşındaki babam geçen gün: “Torunumu ilkokula götürene kadar sıkacağım dişimi.” dedi. İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin ama gerçek… Torunla dede arasında bir tahteravalli gibi uzanıyor yaşam. Birini aşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta. Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde.

O yüzden, bugün babanızı yanınıza, kızınızı kucağınıza alıp Freiligraht’ın şiirindeki dizesini gururla haykırabilirsiniz:

“Vardım… Varım… Var…”

Can DÜNDAR / Anne ve Babalara