Yaşlılık Halleri

0
729

Yaşlanma insanoğlu için kaçınılmaz birsüreç. Yaşlılık kapıya dayandığında kimi vakar ile boyun eğip karşılar,kimi ise bir söyleyip beş kahkaha atarak kendince yıllara meydanokuduğunu sanır. Örümcek ağına kapılmış kelebek gibi kurtulma ümidiyleçırpınır durur. Oysa kendisi de çok iyi bilmektedir ki bu çabalarboşunadır.

Çocukların sıkça sorduğu bir bilmece vardır: “Önce dört ayaklı, sona iki ayaklı, en sonunda üç ayaklı olan canlı nedir?” Bu kolay bilmecenin cevabı “insan”dır. Emekleyen bebek dört ayaklı, genç insan iki ayaklı ve elinde bastonu ile ayakta durabilen yaşlı insan ise üç ayaklı tanımlanır.

Bilmecenin şakası bir tarafa, gerçekten de yaşlı insanın bedenen ve ruhen ayakta durabilmesi için maddi ve manevi desteğe ihtiyacı vardır. Maddi destek bir derece kolay. Asıl olan, yaşlılara son demlerinde manevi desteklerimizle yardımcı olabilmek. Peki ama nasıl?

Allah ömür verirse bir gün bizim de kapımızı çalacak olan yaşlılık dönemi hakkında bilinçli olursak, manevi sorumluluğumuzu layıkıyla yerine getirebiliriz.

Ömrün hazan mevsimi

Doğumla birlikte insanoğluna bahşedilen sıhhat, algılama gücü, tepki verme, davranış kapasitesi, hafıza gibi beşeri vasıflar yaşlandıkça veda etmeye başlar. Bünye en sıhhi gıdalardan eskisi gibi yararlanamaz. Hastalıklar gelir, kalıcı olur. Duygulanma bozuklukları ortaya çıkar, direnç azalır. Kırklı yaşlardan sonra karşılaşılan olaylara daha duygusal değerlemeler yapılır ve depresif eğilimler baş gösterir. Yaş ilerledikçe vücut azaları işlevlerini güçlükle yapar hale gelir.

Beyin de şüphesiz bu yıpranmadan payını almaktadır; sağlıklı düşünemez, uygun tepkiler gösteremez, kendi organlarına hükmünü geçiremez. Altmışlı yaşlara gelindiğinde ‘ne yesem yavan geliyor, ağzımın hiç tadı yok’ durumu hasıl olmuştur. Bu yakınma doğrudur, çünkü artık dilin tat alma işlevi bu yaşlarda yarı yarıya azalmaktadır. Eller titremeye, gözler az görmeye başlar. Neredeyse tüm yaşlıların dualarında elden-ayaktan düşmeden, çoluğa-çocuğa yük olmadan ruhunu teslim edebilme temennisi yer alır. İlâhi hükme boyun eğilir.

Geçmiş zamanların yansıması

Eski kuşakların yeni nesillerden çok daha sağlıklı olduğunu müşahede ederek yaşadığımız çağa sitemkâr oluruz. Etrafımızda ender de olsa rastladığımız asırlık delikanlıların ya da Osmanlı hatunlarının hallerine gıpta ederek uzun ve sağlıklı yaşamanın sırlarına dair ipuçları almaya yelteniriz.

Elbette yaşlılık herkesi aynı yönlerden ve eşit oranda yıpratmıyor. Bazısının gözü önünü göremez olduğu halde, hafıza kayıtları “bilgisayar gibi” yerinde duruyor. Bazısının keskin kulakları fısıltıları bile işitiyor, ancak sorsanız evladını tanıyamaz, az önce ne yediğini hatırlayamaz.

Şayet bireyin bebeklik, çocukluk, gençlik ve yetişkinlik çağlarına ilişkin gelişim görevleri eksik kalmış, olgunlaşmasını tamamlayamamış ve psiko-sosyal işlevlerini yerine getirememişse, yaşlılık dönemi daha zedeleyici geçecek demektir. Bu elverişsiz altyapı, zamanında ve yeterince karşılanmamış maddi ve manevi ihtiyaçların oluşturduğu baskı ve gerilim, yaşlılık çağında bir takım düşünce ve muhakeme bozukluklarına, anormal davranışlara neden teşkil edecektir.

İyi bir aile ortamı, tatminkâr bir evlilik süreci gibi sosyal koşullar bireyin yaşlanma sürecindeki olumsuzlukları en aza indirecektir.

Bu arada beslenme tarzı, yaşam çevresi ve kalıtsal faktörleri de şüphesiz göz ardı etmemek gerekir. Çünkü vücut kimyası ile insan davranışı ve psikolojisi arasındaki organik bağ, kayda değer bir sağlık etmeni olarak kabul görmektedir. Nitekim bazı Batı toplumlarında sıkça görülen Alzaimer, Parkinson gibi organik kökenli nevrotik hastalıkların nedenleri bu tür faktörlere dayandırılmakta, özellikle alkol kullanımı ile ilişkisine dikkat çekilmektedir.

Yalnızlık korkusu, ilgi arayışları

Yaşlılık belirtilerinin psiko-patolojik yani ruhsal açıdan normal kabul edilemeyen görünümlerine bakıldığında, ilk sıralarda hezeyanların ve yarına ait bilinmezliğin, yalnızlık korkularının yer aldığı görülür. Eşlerden birinin ölümü de, her ne kadar hayatta iken “geber de kurtulayım” noktasında bile olsa, bir yaşlının psikolojisini çökerten, depresyona iten temel sebeplerin başında gelir. Ağlama nöbetleri, ölmeyi bekleme, ani felçler, giden eşin ardından geriye kalanlardır.

Kadın yaşlılarda sıkça görülebilen ruhanî varlıklar tarafından korkutulma hezeyanlarının geri planında yalnızlık korkularının varlığı kolayca algılanabilir. Sonrasında sık sık yapay olarak hastalanıp, etrafın dikkatini üzerinde toplamaya çabalar ve her an kötü bir şey olabilir paniği ile yalnız bırakılmaması mesajını verir. Bazıları da kendi dünyalarına kapanmayı tercih ederler, kendileriyle yakınlık kurulmasına müsaade etmezler. Bir kısmı da yaşlı bakım evlerinde huzur arayışlarıyla vadelerini tamam ederler.

Cimrilik ve mal biriktirme, her iki cinste de görülebilen tipik davranışlardır. Bu rahatsızlığa düçar olanlar, en yakınlarının bile kendilerine menfaat için ilgi gösterdiklerine hükmederler. Kendilerine yapılan parayla alakalı şakaları ciddiye alıp tepki gösterirler. Onları bir çocuk gibi hoş görmek de bize düşer.

Çöp toplama ve bununla bağlantılı olarak ihtiyacı olmadığı halde dilenme de yaşlılıkta ortaya çıkabilen arızî davranışlardandır. Böyle hastalar, ömürlerinin bedenen sağlıklı olduğu son dönemlerini çöplüklerde yoğun mesai yaparak geçirirler. Çok çeşitli atık eşyalara ilgi duyanlar olduğu gibi, belirli bir tür tercihi olanlar da vardır. Topladıkları eşyaları satıp para kazanmak veya kullanarak değerlendirmek gibi bir niyetleri yoktur, zaten ihtiyaçları da yoktur. Sadece bir koleksiyoncu gibi topladıklarını biriktirirler. Yoksunluk güdülerini ve mahrumiyet hislerini gidermeye çabalarlar.

Bazı psikologlar bu tür toplama ve dilenme davranışlarının kaynağını erken çocukluk yıllarında yeterince karşılanmayan sevgi ihtiyacına indirgemektedirler. Yaşlılık, bireyin ikinci kez sevgisiz ve ilgisiz kaldığı bir çağ olursa, böylesi anormal davranışların ortaya çıkışı için uygun bir zemin oluşur. Birey tekrar çocukluğundaki mutsuzluğuna gömülür. Kaygıları artar, bunu telafi için de sevgi ve ilgi dilenciliğine çıkar. Gerçekte onun bakanı da vardır, parası da ama yine de avuç açıp dilenirler. Televizyonda topladıkları paraları harcamayıp biriktiren, miadı dolmuş banknot zengini tipleri görmüşsünüzdür. İşte onlar bu grup içinde değerlendirilir.

Yapacak ne kaldı?

Yaşam çevresine bağlı olarak varlığını hissettiren işi bitmişlik ve çöküntü psikolojisi üzerinde de dikkatle durmak gerekir. Pek çok kişi işine ve işyerine bir takım psikolojik vasıflar atfederek duygusal bağlar geliştirirler. İşyeri arkadaşlarının da bizim geleneksel kültürümüzde apayrı bir yeri vardır. İşte kentli insan için emeklilik bunların tümünü bir anda kaybetmek anlamına gelir.

Benliğini işe yaramazlık duygusu saran kişiler, çoğunlukla yaşlılığa geçişten kaynaklandığı zan-nedilen bir çöküntüye uğrarlar. Oysa aynı duygunun benzerini genç insanlar da işlerinden ayrıldıklarında hissedebilirler. Ancak onların gelecek için umutları, projeleri, beklentileri vardır.

Emeklilik dönemi, birkaç yıl farklılık olmakla birlikte hem kadın hem erkek için ‘yaş dönümü’ne rastlar. Cinsiyete ilişkin bir takım hormonal değişimlerin, performans kayıplarının ve bedensel yakınmaların yoğun olarak hissedildiği bu dönemler (ki, kadınlarda menopoz, erkeklerde andropoz çağı olarak adlandırılır) emeklilik psikolojisiyle birleştiğinde en hafif haliyle depresyona neden olur. Eşlerin birbirine destek olması şöyle dursun, herkes kendi derdinde olduğu için karşı taraftan anlayış bekler. Umduğunu bulamayınca sorunlar daha da artar.

Kırsal kesim insanları ve kısmen de olsa serbest meslek sahipleri neredeyse ömürlerinin sonuna dek işi bitmişlik duygusunu erteleyebilirler. Hatta işlerinin başında can verirler. Onları hayata bağlayan meşguliyetleri vardır. Yaşlı bir köylü bilir ki, ineği ya da tavukları onun eline bakmaktadır. Bir esnaf bir gün kepenk açamasa ahali onu merak eder, arayıp sorar.

Oysa emekli olmuş bir şehirlinin yaşam alternatifi çoğunlukla güzel havalarda parklarda ‘serseri mayın’ gibi dolaşmak, elverişsiz havalarda ise kahvehanelerde, uzun taş oynama seanslarının müdavimi olmaktır. İşi alkole vuranlar ise iradelerini felç ederek kendini unutmaya çalışanlardır. Keyif aldıklarını zannederler, ancak aslında intihar etmeyi ister bir psikolojileri vardır.

İyi ki geleneklerimiz hâlâ yaşıyor

Bazı sağlık sorunlarına rağmen, yukarıda sözü edilen düşünce ve davranış bozukluklarına yakalanmadan ömürlerinin sonuna kadar insanlık için ulvî hizmetlerle baş tacı olan nice er kişiler var ki, siz onları da yakınen tanımaktasınız.

Vakti zamanında bir Anadolu kasabasında ailecek muhterem bir zatın hasta ziyaretinde bulunmuştuk. Yine oraya hasta ziyaretine gelmiş olan bir alim kişi oradakilere şöyle bir vaazda bulunmuştu:

“İnsanoğlu nasıl şu dünyada misafir ise, ona bahşedilen maddi ve cismani nimetler de misafirdir. İşte sağlık da bunlardan biridir. Cenab-ı Hak bu sebeple kulunu yetmişinden sonra çocuk hükmüne koyar. Yani onun zahmetler içinde yapmış olduğu ibadetlerine büyük sevaplar yazar. Yapamadıklarını, kusurlarını ise kaale almamasını yazıcı meleklerine tenbihler. Sekseninden sonra ise kulunu ‘sabi’ hükmüne koyar.” Ne ferah sözler!

Sevinilecek bir husus şudur ki, hâlâ geleneksel kültürümüzün bir tezahürü olarak yaşlılarımıza sahip çıkıyoruz. Yıllar önce bir komşum vardı. Evin babaanne ve dedesi, oğlu, gelini ve dört torunu ile birlikte oturuyorlardı. Apartmanda yaşlıların bakımının zor olduğu gerekçesiyle iki katlı, bodrumlu, müstakil bir eve kiracı olarak gelmişlerdi. Önce mahalle halkı olarak onları çok kınadık. Çünkü yaşlı dede ve nineyi küçük dar pencereleri olan, yere gömülü bir bodrum odasına yerleştirmişlerdi. Dede asasına dayana dayana beş vakit namaza yakındaki camiye gidip geliyor, biraz dışarılarda güneşlenip kalan zamanını ninenin yanına inerek geçiriyordu. Sonradan anlaşıldı ki, ninecik beyin yıpranmasına bağlı ağır bir ruhî hastalığa yakalanmıştı. Ne yediğini ne dediğini biliyor, eli bağlanmasa necasetleri duvara sürüyordu. Kocasının kim olduğunu çoktan unutmuş olmasına rağmen, dedecik büyük bir vefakârlıkla günün çoğunu onun yanında geçiriyor, zaman zaman da eşinin haline gözyaşı döküyordu. Hasta ninenin günlük bakımını bir kişi tek başına yapamıyordu. Evin beyi akşam evine geldiğinde hanımı ile beraber annesinin yanına iniyor, temizliğini birlikte yapıyor, yemeğini yediriyor ve sonra kendi çocukları ile ilgilenip yemeğini yiyor ve istirahatini ediyordu.

Günün birinde evden dedenin ağlama sesleri sokağa yayıldı. Hasta nine ölmüştü. Onlar o denli farklıydılar ki, onlara baş sağlığı dilerken nine için ‘Allah kurtardı’ diyenlere gönül koyuyorlardı. Onca zahmet ve eziyetine rağmen ninenin ölümü onları bir hayli üzmüştü. Artık eşsiz kalan dede eve girmek istemiyor, dalgın dalgın dolaşıyordu. Nitekim kısa bir süre sonra o da hayata veda etti.

Velhasıl, bir mahalle halkına nasıl eş, nasıl evlat, nasıl gelin olunacağını da hatırlatmış oldular.

Yaşlılık konusunda yazı yazan ve okuyan bizler ve sizler, elbette yaşlanacağız. Hazan mevsimine ulaşacağız. Bu yıları umutsuzluk kâbusuna dönüştürmeden hazırlığımızı şimdiden yapmalıyız. Unutmayalım, önceden ne ektiysek hasat mevsiminde onu biçeceğiz.

Birbirimiz için dua edelim ve yaşlılığın umulmadık afetlerinden Rabbimiz’e sığınalım. Etrafımızdaki yaşlılara karşı tavır-hareketlerimizde merhametli ve şefkatli olalım. Unutmayalım, merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

Semerkand Dergisi

Ayşe İZCİ • 86. Sayı