Ana Sayfa Blog

    5S Metodu İle Daha Kaliteli Hayat

    0
    https://www.ensiklopediya.az/tr/daha-kaliteli-bir-hayat-icin-5-maddede-japonlarin-5s-metodu

    Daha Kaliteli Bir Hayat İçin 5 Maddede Japonların 5S Metodu

    5S metodu hayatınızı ya da işinizi daha kaliteli hale getirmek için size 5 ana prensip sunar. Prensiplerin hepsi düzen ve temizliğe vurgu yapar. Son dönemde daha popüler hale gelen bu teknik birçok şirket tarafından verimliği arttırmak için kullanılmaktadır.

    Bu tekniği kullanan şirketlerden biri de Toyota’dır. Teknik 1960’larda iş yerinin daha düzenli, temiz ve aktif hale gelmesi amacıyla denenmiştir.5S metodu, Japonların tembelliğe karşı geliştirdiği başka bir yöntem olan Kaizen tekniği ile sıklıkla kullanılmaktadır. Kaizen tekniğiyle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyorsanız ilgili içeriğe göz atabilirsiniz.


    1) Seiri – Sınıflandır

    Hayatınızda yer kaplamasına rağmen çok da ihtiyacınız olmayan eşyaları ayırın. Bunu tespit etmenin en kolay yolu eşyaları en son ne zaman kullandığınızı göz önünde bulundurmaktır. Bir eşyayı bir yıla yakın süredir hiç kullanmamışsanız bundan sonra da kullanmayacağınızı rahatça varsayabiliriz.


    2) Seiton – Düzenle

    Eşyalarınızı belirlediğiniz önem sırasına göre uygun yerlere yerleştirin. Buradaki amaç eşyalarınızı ararken kaybettiğiniz zaman ve enerjiyi minimum tutarak pratiklik ve verimliliğinizi arttırmak.


    3)  Seiso – Temizle

    Çalışma ve yaşam alanınızı olabildiğince temiz tutun. Bu temizlik ve düzen çalışma isteğinizi arttırıp daha verimli olmanızı sağlayacak. Ayrıca dağınıklıktan kaynaklanan istenmeyen kazalar da önlenecek.


    4) Seiketsu – Süreklilik

    Yaptığımız değişiklikleri devamlı hale getirmeliyiz. Hedefimiz yakaladığımız standartın gerisinde kalmamak olmalı. Örneğin iş yerinde herkesin görevi ve görevlerin bitiş tarihi önceden belirlenmeli ve elden geldiğince bunun dışına çıkılmamalı.


    5) Shitsuke – Disiplin

    Devamlılığı sağlamanın en önemli yolu disiplindir. Bu yüzden iş yerinde hedeflerimizi ne kadar gerçekleştirdiğimizle ilgili denetimler yapılmalıdır. Zamanla çalışanlar özdenetimi bir alışkanlık haline getirecektir. Süreci kolaylaştırmak için ise bu kurallara uymaktaki amacım ne sorusuna tatmin edici bir cevap vermeniz gerekiyor.

    “Ataleti Yenmek” Kitabından Alıntılar

    0

    Mümin Sekman’ın kaleme aldı “Ataleti Yenmek” kitabından okurların en çok paylaştığı 10 alıntıyı sizin için derledik.

    1.

    Kendimizle konuşmamız çok önemlidir çünkü iç konuşmalarımız ne hissedeceğimizi, ne hissettiğimiz ne yapacağımızı, ne yaptığımız ise hayatta ne olacağımızı belirler.

    sy.123

    2.

    Çalışkanlık kelimesi 11 harften oluşur ve bu 11 harfin 10’u “alışkanlık”tır.

    sy.145

    3.

    Atalete Yöneten Bazı İnanç ve Düşünceler
    1. Değişmezlik İnancı: “Böyle gelmiş böyle gider.”
    2.Gereksizlik İnancı: ” Yapsam da ne değişecek ki”
    3. Erteleme İnancı: “Bunu daha sonra yapabilirim.”
    4. Anlamsızlık İnancı: “Bunu yapmayı istemek çok saçma”
    5. Kontrolsüzlük İnancı: “Bunu yapabilmek insanın elinde değil”
    6. Yetersizlik İnancı: “Ben bunu yapmak için henüz yeterli değilim.
    7. Mükemmelliyetçilik İnancı: “En iyisini yapıncaya kadar hiçbir şey yapmamalıyım.”

    sy.93

    4.

    Büyük şehirde yaşayan insanın beyni – sürekli klip yayınlayan müzik kanalları gibi – hareketli ve renkli ama kopuk ve sığ görüntülerle doluyordu.

    sy.25

    5.

    “Kurnaz insanlar okumayı küçümser. Basit insanlar ona hayran olur. Akıllı insanlar ise ondan faydalanır.” diyen Bacon, nasıl okumak gerektiğini şöyle anlatıyor: “Yalanlamak ve reddetmek için okuma. İnanmak ve herşeyi kabul etmek için de okuma. Konuşmak ve nutuk çekmek içinde okuma. Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku.

    sy.138

    6.

    Kendinize sürekli neyi yapamayacağınızı anlatmayı bırakın, neyi nasıl yapabileceğinize de kafa yorun. Kafanızı neyi kanıtlamaya zorlarsanız, onu size kanıtlar. Başarısız biri olduğunuza ve hiçbir şey yapamayacağınıza (ya da yapmak istemediğinize) konsantre olursanız, beyniniz bunları doğrulayan verileri aklınıza getirecektir. Kendinizin ana muhalefet partisi olmayı bırakın, zaten dış dünyada yeterince engelleyici bulunuyor!

    sy.161

    7.

    Beyninizi pozitif bilgilerle besleyin. Okuduğunuzda size güç ve enerji veren kitapları ”denk geldikçe” değil sistematik olarak okuyun. Çünkü her gün beyninize milyonlarca negatif veri giriyor, beyninizi kirletiyor. Beyninizi pozitif şeylerle beslemezseniz o negatif veriler size egemen olacak, pozitif düşünme refleksleriniz kaybolacaktır.

    sy.80

    8.

    Çevremizde olan olaylar, başımızın üstünde esen rüzgârlar gibidir. Aklımızın yelkenleri, olayları yorumlama şeklimizdir. Aynı nehirde, esen aynı rüzgâr ile, farklı gemiler, farklı yönlere gidebilmektedir. Farkı yaratan, rüzgârın hangi yönden estiğinden çok, yelkenlerimizi nasıl tuttugumuzdur.

    sy.78

    9.

    Becerilerini en üst seviyeye getirmeden bir şeyler yapmaya çalışmayanlar ,bu becerilerin sonuçlarından yararlanamadiklari için şevklerini de bir süre sonra yitirirler.

    sy.86

    10.

    İnsanların çoğu kendine değer vermediği için işini iyi yapmayan, işini düzgün yapmadığı için kendisine de değer verilmeyen insandır.

    sy.127

    KİTAP HAKKINDA:

    kişisel gelişim - K      SEL ATALET   YENMEK - “Ataleti Yenmek” Kitabından Alıntılar
    Bir şeyi yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.
    Onu niçin yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.
    İsterseniz nasıl yapacağınızı biliyorsunuz.
    Yapmamakla neler kaybettiğinizi ve
    yaparsanız neler kazanacağınızı biliyorsunuz.
    Ama yine de hiçbir şey yapmıyorsunuz.
    Sizi durduran nedir?
    Atalet!
    Atalet, isteksizlik ile yorgunluğun, tembellik ile depresyonun, yavaşlıkla yılgınlığın, hayal kırıklığı ile kayıtsızlığın, tükenmişlik ile tepkisizliğin ‘ortaya karışık’ halde bir inşanın ruhunu ele geçirmesidir.
    ‘Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etme’ ve ‘yumurta kapıya gelmeden harekete geçmeme” halleri tipik atalet göstergeleridir.
    Bu kitap, ataletli ruh halinden kurtulmak isteyenler içindir. Atalet halini analiz eden ve ataletle başa çıkma yollarını gösteren, Türkçede ilk ve tek kitaptır.
    “Tanrı bize iki yuvarlak organ verdi: biri oturmak, diğeri düşünmek için. Başarımız hangisini daha çok kullanacağımıza bağlı.'”
    -Ann Landers-
    Yazar: Mümin Sekman
    Yayın Yönetmeni: Mustafa Küpüşoğlu
    Yayınevi : Alfa Yayıncılık

    Zeka ve Zeka’nın Türleri

    0

    Bilişsel gelişim ve zeka birbirini destekleyen iki kavramdır. Bilişsel gelişim arttıkça zeka gelişecek, zekanın düzeyi ise yeni bilişsel gelişimlere yön verecektir. Bilişsel etkinlik arttırıldıkça zeka bundan olumlu yönde etkilenecektir.

    Çocuklar ne kadar çok uyarıcıyla karşı karşıya kalırsa bu onların yeni bilişsel şemalar oluşturmasını sağlayacak böylelikle de zeka gelişimi desteklenmiş olacaktır.

    Fakat çocukların aynı yaş düzeyinde aynı gelişim seviyesinde olmaları beklenmemelidir. Bireysel farklılıkları oluşturan genetik faktörler, aile, sosyoekonomik durum, beslenme vb. nedenlerle her çocuktaki gelişim ayrı ayrı incelenmeli, aynı yaş düzeyindeki çocuklar birbiriyle gelişimsel olarak kıyaslanmamalıdır. Örneğin bazı

    çocuklar yaşıtlarından daha erkenkonuşmaya başlamakta bazıları daha erken yürümekte veya matematiksel mantıksalişlemlerde yaşıtlarından daha ileri seviyede olmaktadır. Tüm bunlar kalıp davranışlar olarak görülmemeli ve her bireyden aynı performans beklenmemelidir.

    Çocuklardaki matematiksel, mantıksal, işlemsel ilerlemeler bu kavramların düzeysel değişiklikleri bizi zekâ kavramına götürür.

    Zekanın Tanımları

    Zekâ insan beyninin karmaşık çalışmalarını ortaya koyan bilinçli davranış örüntüleridir. Zihinsel fonksiyonlarımızın yürütücü mekanizması, bilinçli davranış ürünü olarak da tanımlanabilir. Zekâ denilince çabuk öğrenme, kolay kavrama, yaratıcılık, mantıksal çıkarımlar yapabilme, bilgileri ilişkilendirebilme gibi kavramlar karşımıza çıkmaktadır.

    Binet için zekâ iyi akıl yürütme, iyi hüküm verme, kendini aşma kapasitesi iken Welshler’e göre bireyin amaçlı davranma, mantıklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerinde etkili olma kapasitesinin tümü, Thorndike için ise zekâ birçok düşüncesel yeteneğin karışımıdır. Piagetise zekâyı çevreye uyum sağlayabilme yeteneği olarak tanımlamıştır.

    Zekayı Belirleyen Faktörler

    Bilim çevreleri her ne kadar zekânın kalıtsal mı çevresel mi olduğu konusundaki tartışmasını devam ettirmekte ise de günümüzde zekânın kalıtım ve çevrenin ortaklığında belirlendiği kabul görmektedir.

    Kalıtım, zekanın doğuştan gelen bir özellik olduğunu ve genetik faktörler tarafından belirlendiğini öne sürer. Gerçekten de kalıtım zekanın şekillenmesinde önemli bir paya sahiptir. Çocuk anne ve babanın zekâ potansiyeline benzer bir potansiyelle dünyaya gelir. Her ne kadar kalıtım önemli bir paya sahip olsa da tek başına yeterli değildir.

    Çevre, çocuk doğuştan getirdiği potansiyeli açığa çıkaracak ve zenginleştirecek ortamlara ihtiyaç duyar. Ne kadar zengin uyarıcılara maruz kalırsa bu zeka gelişimini destekleyecektir. Zekanın çevresel etkilerle artı eksi 10-15 puan fark edebileceği öne sürülmektedir. Özellikle zeka gelişiminin hızlı olduğu ilk çocukluk döneminde çocuğun zengin uyarıcılarla muhatap olması çok önemlidir.

    Birçok araştırma çocukluk döneminde anne babanın ilgisinin ve çocuğun maruz kaldığı olumlu uyaranların zekâ gelişimine olumlu etkilerinden söz etmektedir.

    Zekânın %75′lik kısmı çocukluk yıllarında gelişirken zekâ gelişim hızı ilerleyen yaşlarda azalmakta hatta ileriki yaşlarda gerilemeye başlamaktadır.

    Araştırma sonuçları sorumlu ve ilgili anne babaların çocuklarının daha zeki olduğunu, ilk doğan çocukların ailede görmüş oldukları yoğun ilgiden dolayı zekâ gelişim düzeylerinin arttığını ortaya koymuştur. Farklı çevresel koşullarda bulunan tek yumurta ikizlerinin zekâlarının da farklılık gösterdiği savunulmaktadır.

    Toplumdaki zekâ dağılımına göz atılacak olursa insanların sahip olduğu zekâ düzeylerinin ortalama 100 olmak üzere 90 ve 110 arasında değiştiği görülmektedir. Zeka düzeylerinin çan eğrisine uygun dağılım gösterdiği gözlenmekte ve bireylerin %50′sinin normal zekâya sahip olduğu görülmektedir.

    zekan zeka - zekan - Zeka ve Zeka’nın Türleri

    Zekâ Türleri

    1)Sözel zeka: Bu zekâya sahip çocuklarda dili etkili kullanma, okuma yazma, başkalarıyla konuşma yeteneği görülür. Dinleyerek öğrenirler, kelimeleri başarılı şekilde kullanırlar. İyi yazarlar, iyi anlatırlar, kelime oyunlarından ve kitap okumaktan zevk alırlar. Dil öğrenme kapasiteleri yüksektir.

    2)Matematiksel-mantıksal zeka: Sayıları kullanma, sonuç çıkarma yetenekleri yüksektir. Neden-sonuç ilişkileri kurmakta ve problem çözümlerinde başarılıdırlar. Eleştirel düşünme ve muhakeme yetenekleri gelişmiştir. Soyut şeylerden hoşlanırlar, tümevarım ve tümdengelim mantıklarını etkili biçimde kullanırlar. Neden ve nasıl sorularını çok sorarlar, sorgulama yapmayı önemserler.

    3)Müziksel-ritmik zeka: İşiterek öğrenirler. Seslere karşı hassastırlar. Şarkı söyleme, şarkı yapma, beste yapma konularında başarılıdırlar. Müziksel örüntüleri kolaylıkla kavrarlar. Sürekli şarkı mırıldanır, müziği hayatın her noktasına yayarlar.

    4)Görsel-uzamsal zeka: Görerek ve gözlemleyerek öğrenirler. Hayal güçleri gelişmiştir. Görsel destekleyicilerden, video, resim, fotoğraf gibi şeylerden hoşlanırlar. Grafik, harita, şekil yorumlama yetenekleri gelişmiştir. İmgeler ve canlandırmalar kullanırlar.

    5)Bedensel-kinestetik zeka: Duygularını vücutları aracılığıyla aktarma yetenekleri gelişmiştir. Fiziksel aktivitelerden hoşlanırlar. Sürekli hareket etmek isterler. Çevresini hareket ederek, dokunarak inceler. Zihin vücut koordinasyonları güçlüdür. Oturdukları yerde dâhi elleri kolları duramaz.

    6)Kişiler arası-sosyal zeka: Diğer bireylerdeki ruh halini, duygu ve düşünceleri kolaylıkla fark ederler. Çabuk arkadaş edinirler, başkalarıyla vakit geçirmekten hoşlanırlar. Empati yetenekleri gelişmiştir. Grup çalışmalarında başarılıdır. Grup içinde lider pozisyondadır, organizasyon yetenekleri gelişmiştir.

    7)Kişisel-içsel zeka: içe dönük ve düşüncelidir. Yalnızlıktan hoşlanırlar. Bireysel çalışmayı tercih ederler. Kendileri hakkında doğru algıları vardır. Hayalcidirler. Düşünme yetenekleri gelişmiştir. Güçlü ve zayıf yanlarını bilirler. Kişisel hedefler koyabilirler.

    8)Doğacı-varoluşçu zeka: Doğaya karşı duyarlıdır. Açık havada çalışmaktan hoşlanırlar. Doğa yürüyüşlerini severler. Canlılara, bitkilere ilgi duyarlar. Seyahat etmeyi ve belgesel izlemeyi severler.

    brazzers
    brazzers
    brazzers

    Yumruğunu Sık Hafızanı Güçlendir

    0

    Öğrenirken sağ, hatırlarken sol yumruk

    Bir araştırma, yumruk sıkma yoluyla hafızanın güçlendirilebileceğini ortaya koydu.

    Amerikalı psikologlar, sağ yumruğun 90 saniye süreyle sıkılmasının hafıza oluşumuna yardımcı olduğunu, aynı işlemin sol yumrukta yapılmasının ise hatırlamayı kolaylaştırdığını açıkladı.

    50 yetişkin ile yapılan deneyde, kişilerin bu yolla uzun bir kelime listesini hatırlamaya çalışırken daha iyi performans sergilediği görüldü.

    Araştırmacılar, yumruk sıkmanın beyinde hafıza ile ilgili bazı özel bölgeleri harekete geçirdiğine inanıyor.

    New Jersey’deki Montclair Üniversitesi’nden Ruth Propper’a göre bu araştırma, bazı basit vücut hareketlerinin beynin işleyişini geçici olarak değiştirip hafızayı geliştirebileceğini gösterdi.

    Dr Propper BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bir şey öğrenmeden hemen önce sağ yumruğun, hatırlamaya çalışırken de sol yumruğun sıkılması hafızayı geliştiriyor.” dedi.

    Deney

    • Sağ elini kullanan 50 öğrenciye ezberlemeleri için bir kelime listesi verildi.
    • Öğrenciler beş gruba ayrıldı.
    • Bir grup, ezbere başlamadan önce 90 saniye sağ yumruğunu, kelimeleri hatırlamadan önce de 90 saniye sol yumruğunu sıktı.
    • İkinci grup ise aynı deneyi sol yumruğu sıkarak yaptı.
    • Diğer iki grup ise ezberden önce istedikleri yumruklarını, hatırlamadan önce de diğer yumruklarını sıktı.
    • Son gruptakiler ise yumruk sıkmadı.

    Listeyi ezberlemeden önce sağ yumruğunu, hatırlamadan önce de sol yumruğunu sıkan grubun performansının diğer gruplardan daha iyi olduğu gözlendi.

    Bu grup, hiçbir yumruğunu sıkmayan gruptan da daha iyi performans sergiledi; ancak aradaki farkın istatistik bakımından kayda değer olmadığı belirtiliyor.

    Daha önceki araştırmalarda, sağ yumruğun sıkılması ile beynin sol yarısının, sol elin sıkılması ile de sağ yarısının harekete geçtiği gözlenmişti.

    Bu eylemin duygularla bağlantısı kurulmuş, örneğin sağ yumruğun mutluluk ve öfke ile, sol yumruğun ise üzüntü ve endişe ile bağlantısına dikkat çekilmişti.

    Hafıza ile ilgili süreçlerde beynin iki yarısının da kullanıldığı, sol yarısının hafıza kaydında, sağ yarısının ise hatırlamada etkili olduğu düşünülüyor.

    Yapılacak yeni araştırmalarla yumruk sıkmanın sözel ya da uzamsal, kelimelerin yanı sıra resim ve yerlerin de hatırlanması ile ilgili diğer zihinsel işlevleri de etkileyip etkilemediği incelenecek.

    Ancak araştırma sonuçlarını kesin bir dille ifade etmek için daha fazla konu üzerinde daha fazla çalışma yürütülmesi gerektiği belirtiliyor.

    Londra Üniversitesi Bilişsel Sinirbilim Enstitüsü’nden Profesör Neil Burgess, hafıza üzerindeki özel etkinin kesin olarak belirtilmesi için daha geniş bir araştırma gerektiğini, örneğin taram yoluyla beynin sol ve sağ yarısına kan akışının incelenmesi gerektiğini ifade etti.

    Araştırma PLOS ONE dergisinde yayımlandı. 

    İnsanları Tanıma Sanatı Üzerine

    0

    Sizce neden insanlari tanimak bir sanat olarak nitelendiriliyor?hayatimiz boyunca toplumla iç içe bir yasam sürdurmek zorundayiz.insan sosyal bir varlik oldugu icin bu durum bizim icin hem bir ihtiyac hemde yasamimizin devami için bir gereklilik arz eder.is yasamimizda,aile ve sosyal iliskilerimizde iyi ve uyumlu iletisim karma becerisi,bilgi ve külturu hayat basarimizin olmazsa olmaz bir parcasidir.Bu sonucun baslangic noktasi;insanin kendini ve baskalarini tanimasiyla baslar,bu durum hayatin icinde insan adina bir sanata dönüsür.

    Hepimiz olumsuz biten iliskilerimizden sonra sözunu ettigimiz iliskilerimizle ilgili”Onu hic taniyamamisim ,keske önceden tüm bunlari gorebilseydim”cümlelerini kurmusuzdur.

    Aslinda insani tanimak bir sürec ve icinde acilan pek cok gizli kapi barindiriyor.

    Peki sözunu ettigimiz ve sanat olarak nitelendirdigimiz “insanlari daha iyi nasil taniyabiliriz?

    Bu konuda yapilmis arastirmalara baktigimizda;insanlar bizimle tanismadan önce bile,görünüsümüze gore bizim hakkimizda yargida bulunabiliyor.Princeton üniversitesinde psikoloji profesörü Alexander Todorov’un dedigine göre

    “Bir insanin yüzüne saniyenin onda biri kadar kisa süre gördükten sonra bile o kisinin ne kadar sevilebilir,güvenilebilir veya becerikli oldugu konusunda karar verebiliyoruz.”

    Todorov,etkileyiciligin ilk izlenimin önune gectigini ifade ederken mutlu bir yüz ifadesinin etkileyicilik icin önemli bir unsur oldugunu vurguluyor.

    Bir diger göruste etkileyicilik kocu olarak uzun yillar calismis ve deneyimlerimden bahseden emekli FBI ajan psikologu schefer’dan

    Schemer’a göre etkileyicilik icin 4 temel kural var

    • Gülumsemek
    • Göz temasi ve duygu yansitma
    •  Ortak noktalar bulmak
    • Yakinlik kurmak

    1.)Gülumsemek

    Beynimiz sürekli olarak etrafi dost ve düsman icin tarama halindedir.Tehdit olmadigimizi göstermek icin 3 sinyal kullaniriz;kaslari hafifce yukari kaldirmak,basi hafifce oynatmak ve gülumsemek

    2.)Göz temasi ve duygu yansitma

    Karsimizdaki kisi konusurken soylediklerine ilgi göstermemiz gerekir.Bunun icin göz temasi kurarak ,kisinin duygularini yansitacak cümleler kurmak önemlidir.

    3.)Ortak noktalar bulmak

    Farkli göruslerde bile olsak karsimizdakiyle catismadan uzlasacak ortak konular bulup iletisimi sürdurmek iletisimimizi guclendirecek olandir.

    4.)Yakinlik kurmak

    Birbirimize kendi hayatimizdan örnekler vermek,yakin oldugumuzu ve samimiyetimizi hissettirebilmek bizi birbirimize yakinlastiracaktir.

    Yapilan calismalar aslinda iletisim becerilerimizi etkin kullanarak, cevremizdekileri anlayabiecegimizi gosteriyor,etkin iletisim bize insanlari Anlama ve yorumlama becerisi katiyor.

    Yunus Emre’nin bir sözü vardir “bir ben vardir bende,benden içeri”der bu söz bize aslinda kendimizi ne kadar tanidigimizi sorgulatiyor.Bir baska boyut:önce kendini tanimamiz gerektigini hatirlatiyor.

    Aslinda baska insanlari tanimak meseleyi cözmüyor,insanlari tanima sanati dedigimiz durum iletisim becerilerini en iyi sekilde kullanarak toplum icinde iyi bir izlenim birakmak icindir.Ancak önce kendimizi tanir ardindan iletisim becerilerimizi de etkin kullanirsak,hayatimiza yön verip cevremizi dogru insanlarla olustururuz.

    “insan insanin aynasidir.Kisi kendisi nasilsa,karsisindaki insani da öyle görür.”Hz.Muhammed(s.a.s)

    KAYNAKÇA
    https://www.bbc.com/turkce/vert-cap-42415296

    Uzaktan Eğitimde Dikkat Edilecekler

    0

    Günlük iş rutinlerimizin parçası haline gelen video konferanslarda göstermemiz gereken hassasiyetler ve görgü kuralları neler? Video konferansta neleri yapmaktan kaçınmalıyız? Video konferansın etik kurallarını sizin için derledik.

    Koronavirüs pandemisi sebebiyle değişen iş hayatı ile birlikte, günümüzde video konferans, modern iş dünyasının önemli bir bileşeni haline geldi ve uzak ekip üyelerinin bağlantılarını geliştirmeye yardımcı oldu. Ancak iş arkadaşlarınızla, patronlarınızla bir araya geldiğiniz bu toplantılarda karşınızdakilerin zamanını harcamak veya algı olarak negatif bir izlenim bırakmak istemiyorsanız yapmanız gereken belli başlı görgü kuralları bulunuyor.

    Bu etik kurallar size ve iş arkadaşlarınıza zaman kazandırdığı gibi verimli bir toplantı zamanı geçirmeye de destek olacaktır. Ek olarak bu bilgiler uzaktan görüşmelerde as ya da üs ilişkilerimizde doğabilecek sorun ve sıkıntıları da en aza indirebilmek için önemli detaylar içermektedir.

    Video konferanslarda uyulması gereken belirli görgü kurallarını sizin için derledik. Bu kurallara uymak karşımızdakilere saygı göstermek kadar kendi kimliğimizi doğru yansıtmak için de gerekli. İşte video konferanslarda dikkat etmemiz gereken 8 etik kural;

    Teknolojinizden Emin Olun

    Video konferans sisteminiz düzgün çalışmadığı zaman önemli toplantınıza geç kalmak istemezsiniz. İnternet hızınızı test ettikten sonra eğer toplantının yapılacağı görüşme aracını (tool) ilk kez kullanıyorsanız, toplantıdan birkaç dakika erken girip sesi açma, görüntüyü kapatma dosyaya da ekran paylaşma gibi detaylarını da keşfetmeniz kaliteli bir görüşme açısından doğru adımlar olacaktır.

    Video Konferansın Yapıldığı Fiziksel Koşullara Dikkat Edin

    Kötü aydınlatma koşullarının, gönderdiğiniz video kalitesi üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. İçinde bulunduğunuz odada yeterli ışık olduğundan emin olursanız, görüntünüz istediğiniz netlikte olacaktır. Aynı zamanda canlı yayınının yapıldığı arka planın düzgün olmasına dikkat etmelisiniz. (bir oda, dağınık bir yatak vs olmamalı)

    Uygun Giysiler Tercih Edin

    Tüm gün favori kıyafetimiz ile çalışmak cazip gelse de, katıldığınız video konferanslara profesyonel kıyafetler giymek daha uygun olacaktır. Süslü bir şey giymek zorunda değilsiniz, genellikle ofiste giydiğiniz bir t-shirt veya bluzu tercih edebilirsiniz.

    Kamerayı Doğru Bir Şekilde Konumlandırın

    Sıklıkla video konferans yaptığımız şu günlerde hepimiz insanların kamerayı çok yakın bir şekilde tuttuğuna şahit olmuşuzdur. Görüntülü konferanstayken kameranızı sizi daha rahat hissettirecek ve kameraya bakmanıza olanak sağlayacak bir şekilde yerleştirdiğinizden emin olun. Görüşmeye başlamadan önce kamera lensine göz hizasında oturun ve kendinizi orta kısmı gösterecek şekilde konumlandırmaya çalışın. Unutmamakta fayda var; çok yükseğe yerleştirmek veya kamerayı çok alçakta tutmak düzensiz ve garip açılara yol açabilir.

    Zamanında Toplantıda Olun

    Zamanında toplantıda olmak; yüz yüze herhangi bir toplantı veya katılımlarda da standart olmalıdır. Her ne kadar fiziksel toplantıda gizlice toplantıya dahil olmak mümkün olsa da, bir video konferansta her şey daha görünür bir haldedir.

    Konuşmadığınızda Mikrofonunuzu Kapatın

    Eğer online toplantıya katılacaksınız; söz hakkı sizde olmadığı anlarda mikrofonunu sessize almanız doğru bir davranış olacaktır. Çünkü; konuşmamanıza ve sessiz olduğunuzu düşünmenize rağmen mikrofonda öksürük, hapşırma veya yazma gibi küçük arka plan sesleri rahatlıkla duyulabilir. Bu sesler, diğer video konferans katılımcılarının dikkatini kolayca dağıtabilir ve hatta rahatsızlık yaratabilir. Çoğu video konferans yazılımı için, bir mikrofonu kapatmak düğmeye tıklamak kadar basittir.

    Katıldığınız Video Konferanstaki Kişilere Göre Hareket Edin

    Video toplantı sırasında sigara içmek ya da yemek yemek tamamen sizin diğer katılımcılarla ne kadar samimi olduğunuza bağlı. Eğer resmi ilişkiler içinde olduğunuz insanlarla görüşme yapıyorsanız bu konuya hassasiyet gösterin.

    Dikkatinizi Görüşmeye Verin

    Video konferanslar sırasında telefonunuzu kontrol etmeyi, veya sunumunuz üzerinde çalışmayı durdurmak faydalı olacaktır. Yapılan araştırmalar; insanların sadece% 3’ünün etkili bir şekilde çoklu görev yapabildiğini göstermektedir. Aynı zamanda görüntülü toplantı veya görüşme esnasında başka işle uğraşırken diğer katılımcılara karşı ”umursamaz” bir görüntü sergileyebilirsiniz.

    Kaynak: ikmagazin

    Sınav Ailesi Olmak / Dr. Cem Gençoğlu

    0

    Ülkemizde bir öğrencinin kariyerini belirleyen iki önemli sınavdan bahsedilir. Bunlar Liselere Giriş Sınavı (LGS) ve Yükseköğretim Kurumları Sınavıdır (YKS). Bu sınavların dışında da tabii ki başka sınavlar da var. Ancak bilinirliği en yüksek sınavlar bunlar. Bu iki sınavın bir insanın hayatında kapladığı toplam süreye baktığımızda ortalama altı saat olduğunu görürüz.

    Ebeveynler tarafından bu sınavların çocuğun hayatına etkisinin ise ömür boyu olduğu düşünülür. Bundan dolayıdır ki çocuğun hayatını kurtarıp geleceğini oluşturabilmesi için sınavlar en önemli araçlar olarak kabul edilir. Hatta zaman zaman araç olmaktan bile çıkarak amacın kendisi haline dönüşür. Ebeveynler kendilerine sınavların kısaltmalarıyla ilişkili isimler koyarlar. TEOG anneleri, LGS aileleri… Aile içerisinde kaçınılmaz olarak sınavı merkeze alan bir iletişim gelişir ve hep birlikte ‘sınav ailesi’ olurlar. Ebeveynlerin bu düşünceleri ister istemez çocuğun omuzlarında ağır bir yüke dönüşür ve kaygıya neden olur.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşılaştığında yaşadığı bedensel, zihinsel ve duygusal değişimler kendisini gösteren bir uyarılmış hali olarak tanımlanır. Esasında kaygı insanın hayatını devam ettirmesini, problemler karşısında çözümler üretmesini sağlayan en önemli temel duygudur. Üstelik insanı harekete geçiren enerji kaynağıdır. Elde edilen başarıların altında kaygı vardır. Kaygının verdiği enerji sayesinde insan bir hedefe odaklanmakta, planlamalar yapmakta, geçici hazlardan uzaklaşıp dikkatini ve zamanını belirlediği hedefler doğrultusunda çalışmaya ayırmaktadır. Ancak kaygı konusunda hiç kuşkusuz önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. Kaygının normal ve destekleyici bir duygu olabilmesi için dengeli bir düzeyde yaşanması gerekiyor. Yani yüksek kaygı ya da düşük kaygı bir enerji kaynağı olmaktan çıkarak bir başarıyı engelleyen ve taşınması zor bir yüke dönüşür. Kaygı dengesi sağlanamadığında hem çocuk için hem de ebeveynler için önemli sorunların kaynağı olur. Kaygı odaklı duygusal dengenin sağlanmasında ise çocuğun en önemli yardımcısı ebeveynler olacaktır. Peki ebeveynler çocuklarına nasıl yardımcı olabilir?

    1- Ebeveynler sınava yeni bir sözlükten bakmalı: Sınava hazırlık değil öğrenmeye hazırlık

    Bir sınav varsa kaçınılmaz biçimde bir hazırlık süreci de olacaktır. Ancak doğru olan sınav hazırlık süreci değil öğrenme sürecidir. Eğer bir çocuk sınava hazırlanıyorsa anlamayı bir kenara bırakarak sadece doğru cevabı bulmaya odaklanabilir. Ancak önemli olan sınava değil sürekli biçimde öğrenmeye hazırlanmaktır. Çünkü geleceğin dünyasından bireylerin başarılı ve mutlu olabilmesi için tanımlanan becerilerin merkezinde öğrenme ve yenilikçilik yatıyorBilginin bol olduğu ve olacağı gelecekte sürekli öğrenmek ve öğrendiklerinden yola çıkarak yeni fikirler ve eylemler ortaya koymak önemlidir. Bu nedenle ebeveynler tarafından çocukların öğrenme tutkuları desteklenmeli.

    2- Ebeveynler empati kurmalı: Kaygı merkezli düşüncelere göre iletişim kurmak

    Ebeveynler kaygının nasıl işlediğini bilmek istiyorsa, öncelikle çocukları anlamaya çalışmalı. Eğer bir çocuk yüksek kaygı yaşıyorsa zihninde olumsuz düşünceler var demektir. Bu düşüncelerden bazıları şunlar;
    – Başarısız olacağım.
    – Yeterince çalışmadım keşke daha fazla çalışsaydım.
    – Sınav tarihi ne çabuk geldi.
    – Sınavda her şeyi unutacağım.
    – Ailemi hayal kırıklığına uğratacağım.
    – Başarısız olursam hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
    – Geleceğimi bu sınav belirleyecek.

    Bu olumsuz düşüncelerle baş edebilmek çok da kolay bir süreç değil. Çünkü çocuk bu düşünceleri kişiliğinin bir parçası olarak düşünebilmektedir. Öyleyse öncelikle çocuğun bu düşüncelerinin normal olduğu bilinmeli bu ona ifade edilmeli. Ayrıca bu düşünceleri yaşayan tek kişinin kendisi olmadığını bilmek de çocuğun kaygı düzeyini düşürmede etkili olacaktır. Çocukla kurulacak iletişim dilinde kendini ifade etmesi sağlanmalı, yargılama, öğüt verme ve çocukların hoşlanmadıkları, çoğunlukla inandırıcı bulmadıkları destek sözlerinden kaçınılmalıdır. Bunun yerine çocukların duygularını ifade etmelerini, yaşadıkları kaygıdan bahsetmelerini sağlamak çok daha etkili olacaktır.

    3- Ebeveynler kendini tanımalı: Sınavın anlamını bulmak

    Sınav sürecinde ebeveynlerin en sık duyduğu ve belki sıkıldığı cümle “Çocuğunuzu anlayın”dır. Ancak öncelikle olması gereken ailenin kendisini anlamasıdır. Çocuğu anlamadan önce ve sınavın çocuk için ne demek olduğunu cevaplamadan önce her ebeveyn kendisine “Sınav benim için neyi ifade ediyor?” diye sorması gerekir. Bu soruya verilecek olan cevap, çocuğun kaygı düzeyini ve nihayetinde sınav ve hayat başarısını olumlu veya olumsuz etkiliyor. Çünkü çocuğun sınav kaygısının altında yatan en önemli duygusal yük “Ailemin yüzüne nasıl bakacağım?” düşüncesidir. Bu düşünceyi oluşturan ise ailenin sınava nasıl baktığı ve bundan çocuğun ne anladığıdır. Bu noktada aileler çocuklarına sınavın önemsizliği, önemli olanın çocuklarının sağlığı ve varlığı olduğuna dair cevaplar verebilirler. Ancak sınavın anlamı daha çok sözlü desteklerden ziyade tutumlarda kendini bulmaktadır. Deneme sınavlarının sonuçlarında, çocuklarla geçirilen zamanlarda sınava dair yaşanan diyaloglar, yeterince ders çalışılmadığı düşünülen zamanlarda verilen tepkiler ebeveynler için sınavın gerçek anlamını ifade ediyor.

    4- Ebeveynler gerçekçi olmalı: Beklentileri yönetmek

    Ebeveynlerin büyük bir bölümünün LGS gibi ulusal sınavlarda büyük beklentiler içinde oldukları hatta mükemmeliyetçi bir tavır sergiledikleri biliniyor. Her ebeveynin, çocuğunun sınavda başarılı olabilmesi konusunda bir beklenti içerisinde olması normal. Burada sınırı belirleyen bu beklentinin düzeyidir. Çocuğun yetenekleri üstünde bir beklenti, onun sınav sürecine herhangi bir katkı sunmayıp hatta başarısız olmasına neden olurken normal sınırlarda beklenti onları motive ediyor. Hatta çocuğun yetenekleri, kapasitesi oranında ailenin beklentileri çocuğun ailesinden ilgi gördüğünü düşünmesine, sınava daha umutlu bir şekilde girmesini desteliyor. Yüksek beklenti kadar beklentinin olmaması da çocukta umutsuzluğa, çaresizliğe ve yüksek kaygıya neden olur. Çünkü kendisine aile tarafından değer verilmediğini düşünen çocuk yalnızlığı ile baş başa kalır. Bu nedenle her ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu ona hissettirmek önemli.

    5- Ebeveynler görünenin ötesini anlamalı: Davranışlardan duygular anlaşılmaz

    Sınav sürecinde aileler çocuklarının ders çalışmadığından, sınava hazırlanmadığından, ekran karşısında boş zaman geçirdiğinden yakınabiliyor. Hatta çocuğunun çok neşeli olduğunu, hiç sınavı düşünmediğini, kaygı yaşamadığını söyleyebiliyorlar. Ebeveynlerin bu düşüncelerinin en önemli sebebi çocukların davranışlarından duygularını anlamaya çalışmaları yatıyor. Çocukların davranışlarında kaygı olmayabilir ama duygularında kaygı yaşanabiliyor. Bu nedenle çocukların duygularını davranışlarından çözümlemek yerine onları dinleyerek, onlarla zaman geçirerek ve eleştiri ve öneri içermeyen ve daha fazla dinlemenin olduğu konuşmalar yapmak en doğrusu yöntem olacaktır. Çocuğun endişeleri, korkuları, ne düşündüğü sorulabilir. Konuşmak çocuğun duygularına ulaşabilecek en hızlı yoldur. Burada önemli olan ise çocuğun endişelerinin ebeveynlerin endişeleri haline dönüşmemesidir. Çünkü ebeveynin sakin olması çocuğun kaygısını azaltmakta, sakin kalmasını desteklemektedir. Ebeveynler çocuklarının duygularını anladıkça, onun hayatına girer ve en büyük destekçisi olur.

    6- Ebeveynler destekleyici olmalı: Destek, duygular ve çabaların kabulüyle mümkün

    Ebeveynlere göre çocuğu yeterli çalışmamış olabilir, sınava tam olarak hazırlanmamış olabilir. Ancak onun gözlerinden onun hayatına baktığınızda durumun düşündüğünüz gibi olmadığını göreceksiniz. Ayrıca ebeveynlerin olumsuz düşünceleri çocuk tarafından sınav anına taşınarak gerçek performansını gösterememesine neden olacaktır. Evet, çocuk sizin düşüncelerinizin etkisiyle endişelenebilir, soruları doğru okuyamayabilir, düşünceleri bloke olabilir, doğru görüp yanlış cevaplayabilir. Sakin olun, duygularını anlayın, kabul edin. Ayrıca çabalarını övün. “Hiç çalışmadın geleceğini mahvediyorsun” cümlesi yerine “Senin için zor bir yıl oldu ama elinden geleni yaptın” cümlesi daha destekleyicidir. Kabul görmek, insan için bereketli bir toprak gibidir. Üzerinde bir ömür boyu başarı ve mutluluk meyveleri yetiştirilebilir.

    7- Ebeveynler tek sorunun sınav olmadığını bilmeli: Ergenlik dönemi de sınava dâhil

    LGS’ye giren bir çocuk ergenlik döneminin başlarındadır. Bu nedenle yetişkin olmakla çocuk kalmak arasında çatışmalar yaşar. Çocuk aynı zamanda psikolojik, fizyolojik ve sosyal anlamda bir değişim içindedir. Bu değişim çocuğun duygularında ve düşüncelerinde de değişimlere yol açar. Meydana gelen değişimler ise çocukta kaygı düzeyini arttırır. Ergenlikten kaynaklı değişimin verdiği sorunlarla uğraşan çocuk bir de sınava yüklenen yanlış anlamların verdiği baskıyla da mücadele etmek zorunda kalır. Sadece sınava dayalı bir hayat, sınavın yönettiği ailelere neden olurken asıl olması gereken sınav sürecini yöneten aile olabilmektir. Birisinde kaygı düzeyi artarken diğerinde öğrenme ve öğrenmeye dayalı sınav hazırlık süreci vardır.

    8- Ebeveynler çocukluğu unutmamalı: Profesyonel sporcu değil, çocuk

    Sınav hazırlık sürecinde ebeveynler çocuklarından zaman zaman profesyonel sporcu performansı bekleyebiliyor. Bir sporcu, heyecanı yüksek müsabakalarda duygularına hâkim olabilir ve yaşadıkları kaygıyı normal hale getirebilir. Çocuklar ise zaten büyümelerinin verdiği duygusal bir boğuşma içinde oldukları için ek duygusal yüklerle aynı düzeyde baş edemeyebilir. Hatta yaşadıkları yüksek kaygı onların net düşünmesini güçleştirir, endişe düzeylerini arttırır. Yüksek kaygı yaşayan çocuklar düşük kaygı yaşayan çocuklara göre ne kadar çaba ve zaman harcadıklarına bakılmaksızın daha düşük performans gösterir. Belki de en önemlisi çocukların var olan yetenekleri kaygı yüzünden bulanıklaşabilir. Ailenin ve çocuğun yaşadığı kaygı çocukta var olan yeteneklerin fark edilmesini engeller. Bu da hiç kuşkusuz zaman zaman çocukların bugünü için geleceklerini köreltmeye sebebiyet verebiliyor. İçlerinde var olan ve açılacağı anı bekleyen güzelliklerin üzerinin örtülmesine neden olabiliyor.

    9- Ebeveynler kehanette bulunmamalı: Eğitimde her zaman ‘bugün’ ‘yarının’ göstergesi değil

    Çocukların yaşadığı kaygı bizlere sadece sınavla ilgili görünse bile aslında ‘başarı’yla ilgilidir. Ebeveynler LGS’yi bir sınava hazırlık olarak,  bir sınav olarak değil hayatın tüm alanlarındaki başarıların belirleyicisi olarak görmektedir. Çocuk sınavla öğrenci alan bir okula yerleşememiş olsa bile başarılı bir mühendis, başarılı bir öğretmen, başarılı bir teknisyen, başarılı bir hemşire, başarılı bir meslek elemanı olabilir. Çocukların mutluluğu sadece sınavda elde edeceği başarıyla ölçülemeyecek kadar önemlidir. Hiçbir sınav onların gelecekte nasıl bir başarı göstereceğini, nasıl bir hayat yaşayacağını, nasıl bir birey olacağını ölçemez.

    10- Ebeveynler mutluluk anlayışını değiştirmeli: Mutluluk; paylaşmak, dostluk ve sevgidir…

    Sınavlarda başarılı olmak birilerinin önüne geçmek hayattaki tek mutluluk kaynağı olabilir mi? Tabii ki hayır. Ancak çocukların zihin dünyasında bu düşünce her geçen gün daha fazla kabul görür hale geliyor. Çocukların mutlu olmak için sadece başarıya değil arkadaşlığa, paylaşıma, sevgiye ihtiyacı vardır. Ebeveynler mutluluğun tek nedeni olarak sınava o kadar odaklanmıştır ki; bu düşünce çocuğu mutlu etmekten çıkmış, baskı ve kaygı oluşturur hale gelmiştir. İyiliğin, sevginin, saygının, şefkatin mutluluk kaynakları olduğunu unutmadan çocuklarımızı geleceğin mutlu ve psikolojik olarak güçlü bireyleri yapmak için çabalamalıyız.

    11- Ebeveynler kendini suçlamamalı: Anne babalık içten ve gerçekçi olmakla mümkün

    Ebeveynler sınav sürecinde kendilerine karşı acımasız olabiliyor. Bu nedenle kendileriyle konuşurken olumlu cümleler kurmalılar. Kendi kendileriyle konuşurken şu cümlelerden uzak durmalılar; “Çocuğumu yanlış yetiştiriyorum.”, “Elimden geleni yapıyorum ama olmuyor.”, “Ben iyi bir anne, iyi bir baba değilim.” Ebeveynlerin yaşadığı yüksek kaygı çocukların da kaygı yüklenmesine ve mutsuz aile olmanıza neden olacaktır. Ebeveynler öncelikle kendilerine karşı hakkaniyetli olmalı, sınav sürecinde olumsuz düşüncelerle önce kendilerini sonra bunun yansıması çocuklarını olumsuz etkilememeli.

    Gördüğünüz üzere bu yazıda sadece ebeveynlerin yükümlülüklerinden bahsettik. Artık sürecin sonuna geldik. Bulunduğumuz an itibarıyla ebeveynlerin yapması gerekenler öğrencilerin sorumluluklarından daha önemlidir. Unutulmamalı ki; sınav sürecini yönetmek, aile için çocuğunun gireceği sınavdan daha büyük bir sınav.

    DR. CEM GENÇOĞLU KİMDİR?
    1977 yılında Ordu/Korgan’da doğdu. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık alanında lisans, yüksek lisans ve doktora dereceleri aldı. Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı okullarda psikolojik danışmanlık ve yöneticilik yaptı. 2012 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak atandı. Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği ve Rektör Danışmanlığı gibi idari görevlerde bulundu. YÖK, ÖSYM ve TÜBİTAK’ta çeşitli komisyonlarda görev aldı. 2014 yılında yarı zamanlı olarak MEB Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Güney Avrupa Girişimcilik Eğitimi Merkezinde (SEECEL), Avrupa Konseyi Eğitimde Etik Şeffaflık ve Dürüstlük Platformu (ETINED), OECD Erken Çocukluk Eğitimi Network Komitesi (ECEC), Avrupa Eğitim Politikası Danışmanlar Ağı (EPAN), UNESCO Türkiye genel kurul üyeliği gibi uluslararası görevlerde bulundu. 2016 yılında Temel Eğitim Genel Müdürlüğü’ne atanan Gençoğlu akademik hayatına Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak devam ediyor.

    Beckenbauer diye bir adam.

    0

    Beckenbauer diye bir adam. Alman futbolunun yetmişli yıllardaki yakışıklı, başarılara doymayan, kazanmadık kupa bırakmamış futbolun profösörü bir adam…

    Erken evlenmiş,üç çocuğu olmuştur. Oğlu Stefan’da başarılı bir futbolcudur, goller atmaktadır ancak babası kupalar kaldırmaktan stada gelip oğlunun maçını izleyememekte, onu alkışlayamamaktadır. Herkesin babası stat da olur ama Stefanın babası yoktur.

    Futbolu bırakınca Beckenbauer Alman futbolunun başına geçer ve yüksek başarılarına devam eder. Dünya şampiyonlukları vs. hepsini kazanırlar.

    Kırklı yaşlarını geçince Beckenbauer, o başarılı adam artık futboldan ayrılıp evine dönmeye karar verir. Stefan, babasının kokusunu ilk defa babası kırkiki yaşına geldiğinde hissedebilir. Artık çok mutludur Stefan.

    Ailesiyle mutlu yaşamayı hayal eden Beckenbauer kısa bir zaman sonra oğlu Stefan’ın kanser olduğu haberiyle sarsılır

    Amerika’dan Avrupa’ya bütün dostlarının sahiplenmesiyle oğlunu muayene ettirmediği doktor kalmaz.

    En son Fransa’da bir hastane merdivenlerini çıkarken Stefan merdivenlerde biraz bitkin, merdivenlere yığılır.

    Kendisini tutup kaldırmak isteyen babası Stefan’ın ağzından dökülen şu sözlerle sarsılır.

    Stefan, babasına; “Baba,biliyor musun, senin kaldırdığın o kupaları biz hiç sevmedik. Sen maçları kazanıp kupa kaldıracağın zaman annem televizyonun açık olduğunu fark ederse televizyonu kapatırdı. Biz senin kupalarını hiç sevmedik baba” der.

    Dünya futbolunun yıldızı, bir sözü iki edilmeyen koskoca Beckenbauer Fransa’da bir hastane merdiveninde oğlunun sözlerine hüngür, hüngür ağlamaktadır..

    Aradan geçen üç ay zarfında oğlu Stafan’ı kaybeder Beckenbauer.

    Bugünlerde kimselerle görüşmek istemez bu futbolun devi. Kendisiyle konuşma fırsatı bulanlara şunu söyler; “Kazandığım bütün kupalarımı alın, bana, Stefan’a sarılabileceğim iki dakika verin”

    Evlere Sıkışan Gelecek:Sınavlar

    0

    Salgının oluşturduğu karantina ortamıyla birlikte alıştıkları düzen birdenbire değişen ve kendilerini “evdekal” çağrılarıyla kendilerini  bambaşka bir sınav çalışma düzenine adapte etmeye çalışan YKS ve

    LGS  öğrencileri değişen sınav tarihleriyle hem içinde bulundukları sınav sürecini en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceklerini düşünürken hemde üst düzey hijyen kuralları uygulanacak bir sınava hazırlanmanın yoğunluğu içerisindeler.

    Açıklanan son kararla; 7 haziran 2020’de yapılması planlanan liselere geçiş sınavı (LGS) 20 haziran’a ertelenirken 20-21 Haziran 2020’de yapılması planlanan Yükseköğretim Kurumları Sınavı(YKS) önce 25-26 Temmuz 2020’ye ertelenirken ardından 27-28 haziran 2020’ye çekildi.

    YÖK’ün aldığı sınav düzenlemeleri ve üst düzey hijyen kuralları var

    YKS için tyt bölümünde 135 dakika olan süre 165 dakikaya çıkarıldı aynı zamanda “bu yılla sınırlı”baraj puanı 180 puandan 170 puana çekildi.

    LGS öğrencileri ve YKS öğrencileri için  maske ve dezenfektanla dağıtımıyla sosyal mesafe kuralları uygulanacak.

    Peki, öğrenciler uygulanacak “olağandışı sınav sürecini” verimli bir şekilde nasıl değerlendirebilir?

    Yaşanan olağandışı sınav sürecine hazırlık döneminde önemli olacak nokta: öğrenciler duygusal olarak sürece uyum sağlayabiliyorlarsa başarılı bir şekilde ilerlemeleri mümkün olacaktır.Bireyin zihninde oluşturduğu negatif kuruntusal düşüncelere başa çıkmada zorluk yaşamak kaygı ve korkuyu beraberinde getirecektir bu nedenle öğrencide; konsantrasyon düşecek ve başa çıkamadığı stres düzeyi onu hazırlık sürecinden uzaklaştıracaktır.

    Baskı ve stres öğrenmeyi nasıl etkiler?

    Öğrenmede stresin etkisi öğrenmenin hızı ve niteliğine etki eden bir durumdur.Buna göre bireyin uyku-uyanıklık ve ilgilenme düzeyinin düşük olmasıyla kaygı ,endişe ve kaos düzeyi yüksek olması öğrenme hızı ve niteliğini olumsuz etkiler.Burada asıl mesele en iyi öğrenmeyi gerçekleştireceğimiz, ilgilenme ve dinlenmiş uyanıklığı maksimum seviyeye çıkarmaktır.

    Tüm Özel Eğitim Kurumları derneği (Öz-Kur-Der) yönetim kurulu üyesi Ahmet çevik, koronavirüs salgınının eğitim ve öğretimde değişim rüzgarları estirdiğini belirterek “bu rüzgarlara göre yelkenimizi ayarlamalı, yeni düzende LGS ve YKS hazırlığını kaliteli yapmalıyız”diye konuştu.

    Sınava hazırlık sürecinde nelere dikkat etmeliyiz?

    • Konu tekrarları mutlaka yapılmalı

    Hem YKS hemde LGS öğrencilerine bu dönemde en baştan konu tekrarı yapabilirler.Sınavda konu eksilmelerinin yapılması öğrenciler için gördükleri konuları daha iyi özümsemelerine katkı sağlayacaktır.Yapılan tekrarlar, alınan notlarla beraber soru çözümüyle pekiştirilmeli eski konular iki haftada bir tekrar edilmelidir.

    • Haftalık ders programı oluşturmalı

    Bu süreçte yaşanan belirsizlikler ve korkular ile her gün  evde olmuş olmanın vermiş olduğu rahatlık hissiyle atalete kapılmamalı, salgın  öncesi süreçteki programlamamıza en kısa sürede dönmeliyiz.Bizleri takip eden rehber öğretmenimiz veya kendi planlarımızı haftalık olarak belirlemeliyiz bu sayede hergün çalışacağımız dersler belli olursa daha rahat ilerleyerek ne çalıştığımıza/çalışacağımıza emin oluruz.

    Milli eğitim bakanlığının sitesinden hem  müfredata ulaşıp konular çıkartılabilir hem de  yayınlanan testlerden yararlanılabilir.

    Sadece  çok çalışıp bilgileri hafızada tutmak yetmiyor; fen dersleri, türkçe,matematik derslerinde yorum yapmak ve mantıksal çıkarımlara ulaşabilmek için günde 1 veya 2 saat düzenli” kitap okumak çok önemli.

    “Konu tekrarları , program tamam “ peki ya süreklilik?

    Unutulmamalıdır ki başarı çalışma ve sürekliliğin ürünüdür.Ne kadar çok çalışılırsa çalışılsın 1 gün çalışıp 3 gün çalışmamak, önceki çalışmalarımıza sekteye uğratıp istikrarlı ve planlı gitmemizin önünü kesecektir.Bunun en temel sebebi bilgilerin tekrar edilmeyip,pekiştirilmemesi ve öğrendiklerimizi de unutmamızdır.Bu şekilde ilerlemek bizi başarıya götürmeyecektir.Bu nedenle öğrencinin kendine uygun çalışma süresiyle düzenini ve planını oluşturması çok önemlidir.

    Hergün çalışma başlangıç saatlerinin belli olması(çok geç veya erken değil 9.00-9.30)uyku düzenini koruması çok geç yatıp çok geç kalkmamak, eksikleri düzenli belirleyerek sınavın yaklaştığı son aylarda özellikle branş ve genel denemelerle sınav provaları yaparak çalışmak yararlı olacaktır.

    Aileler bu süreçte baskı yapmaktan kaçınmalıdır

    Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise öğrencinin bu süreci güvenli ve destekleyici bir ortamda geçirmesidir.Özellikle salgın sürecinin getirdiği endişeler ve düzenlemeler içinde kendine bir gelecek belirlemeye çalışan bireylerin en büyük ihtiyaçları onları anlayan ebeveynler olacaktır.

    Psikolojik Danışman
    Tuva Ramazanoğlu

    KAYNAKÇA

    https://www.mebpersonel.com/sinavlar/yks-2020-sinav-tarihi-cumhurbaskani-tarafindan-aciklandi-h240681.html

    https://www.takvim.com.tr/egitim/2020/03/18/2020-yili-lys-son-dakika-ertelendi-mi-ne-zaman-yapilacak/1

    Mutluluğu Ertelemek Ruhsal Bir Sorun Mu?

    0

    Ertelenmiş Mutluluk Sendromu

    Bazı insanlar vardır, mutluluklarını sürekli olarak ertelerler. Daha iyi bir iş sahibi oluncaya ya da 10 kilo verinceye kadar ertelenen mutluluklar… Aslında ideal bir yarının hayalini kurmak için şu anki yaşantısına ara verenler hiçbir zaman ulaşamayacağı bir havucun peşinden koşan bir tavşana benzerler.

    Ertelenmiş mutluluk, aslında pek çoğumuzun tecrübe ettiği bir tür zihinsel odaklanma anlamına gelen bir tanımdır. Hepimiz yaşantımızda kendi kendimize şu tür cümleler kurduğumuz anları sık sık yaşarız: “İşimi değiştirdiğimde hayatım çok daha güzel olacak.”, “Tatil zamanı gelince yapmaktan hoşlandığım ne varsa hepsini yapmak için kendime izin vereceğim.”, “Şu sınavları bir geçeyim, hemen çok özlediğim o kişinin yanına gideceğim.” 

    Peki neden bu şekilde davranırız? Neden beynimiz, belirli şeyleri yaptığımızda ya da bazı şeyleri başardığımızda herşeyin daha güzel olacağı gibi bir masal yaratır? Bunların da ötesinde kendimize dikte ettiğimiz, mutlu olmamızı ve hayattan keyif almamızı engelleyen diğer boyutları daha ön plana almamıza neden olan mekanizma nedir? Pek çokları bu sorulara aslında bunun çok basit bir biçimde kendinden daha fazlasını beklemek olduğunu söyler. Kimileri ise bu tür davranışların insanın kendi kendisini sabote etmesinin oldukça etkin bir yolu olduğunu ileri sürer.

    Mutluluğumuza bir ara vermek, geleceğin sihirli ve harika şeyleri beraberinde getireceğini düşünmek bir tür uydurma masaldır. Bir yandan ideal bir yarın fikri ile körleşirken diğer yandan da aslında yaşadığımız anı gölgelemiş oluruz.

    “Daha fazla param olsaydı daha mutlu olurdum.” ya da “Zayıflayana kadar denize gitmeyeceğim.” gibi düşünceler “mutluluk” kelimesinin gerçek anlamını tamamıyla yitirmesine neden olan görünmez tel örgüler gibidir.

    Şimdi hep birlikte konunun detaylarına inelim.

    Ertelenmiş Mutluluk: Sağlığımıza Zarar Veren Yanlış Bir Davranış

    Düşüncelerimizin ve isteklerimizin sürekli bir biçimde “eğer” kelimesi ile başladığı sözsel bir çağda yaşıyoruz. Eğer daha fazla param olsaydı herşey çok daha güzel olurdu, eğer o terfiyi alsaydım daha yüksek bir statüye sahip olur ve neler yapabileceğimi herkese gösterirdim, eğer daha çekici biri olsaydım kendime bir partner bulurdum…  Bu içeriğe sahip cümlelerin her biri, mutluluğun köklerinin söküp koparıldığı faydasız birer acı çekme cümlesinden başka birşey değildir.

    Psikolojide bu sendrom, ertelenmiş mutluluk olarak tanımlanmaktadır. Bu terim, kişinin sürekli olarak özel bir durumun sonucunda ortaya çıkacak bir mutluluğu bekleme davranışı olarak açıklanmaktadır. Elbette kimi zaman bu tür bir bekleyiş mantıklı ve gerekli olabilir. Özellikle somut bir hedef için zaman ve çaba harcadığımız durumlarda bu tür bir bekleyişin haklı gerekçeleri olacaktır. Şimdi ders çalışmak için sosyal hayatımı sınırlıyorum, çünkü şu anki hedefim sınavları başarıyla geçmek.

    Bu son verdiğimiz örneğe benzer olan durumlarda belirli birtakım şeyleri ertelemenin mantıksal bir açıklaması ve amacı bulunmaktadır. Ancak ertelenmiş mutluluk sendromu yaşayan bir kişinin amacı ne ulaşılabilir ne de mantık çerçevesinde anlaşılabilir değildir. İşte bu nedenden dolayı kişi kendisi ile mücadele etmeye başlar ve bu noktada huzursuzluk ve acı çekme durumu ortaya çıkar. Bunun en güzel örneklerinden biri pazartesi gününe başlarken hafta sonunun hayalini kurmaktır. Diğer yaygın bir örnek ise, kilo verdiğinde ya da fiziksel görünüşünde birtakım değişiklikler yaptığında her şeyin çok daha güzel olacağını düşünen insanlardır.

    Mutluluğu erteleyen, öteye atan kişinin şu an içinde bulunduğu durumu kabul etmediğini ya da yaşadığı andan mutlu olmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu duruma yol açan en önemli neden, şimdi ve şu anda yaşadığı hayatın, olduğu kişinin, eşsiz özelliklerinin potansiyelinin farkında olmaması ya da bu potansiyeli nasıl çıkarıp işleyebileceğini bilmemesidir.

    Mutluluğumuzu Neden Erteleriz?

    Psikolojik açıdan mutluluk kelimesini tanımlamak istersek aslında bunun çok kolay olduğunu görürüz. Mutluluk, kabul etmek, sevmek, kendisi ve sahip oldukları ile barışık olmak anlamına gelir. Mutluluk, anlamlı bir hayata sahip olmak, insanı sosyal olarak destekleyecek, onun yanında olacak iyi bir çevrenin içinde bulunmak ve zorluklara yüzleşme konusunda sağlam bir ruhsal duruma sahip olmaktır. Bundan ne az ne de fazla bir anlam ifade eder.

    Ertelenen mutluluk aslında bir dizi ciddi etkileri de beraberinde getiren önemli bir sorundur:

    • Kişinin kendisi ve sahip oldukları konusunda memnun olmaması anlamına gelir. Yani kişi hiç durmaksızın hayatında bir şeylerin eksik olduğunu, sahip olmadığı diğer bazı şeylerin daha iyi olduğundan yakınır.
    • Mutluluğu ertelerse daha sonra daha iyi şeyler elde edeceği beklentisi genelde korkuya yol açar. Kişinin şu an yüzleşmek istemediği ve canını acıtan şey, hoşlanmadığı durumları değiştirmeye cesaret edememesinden kaynaklanan güvensizlik duygusudur. Aslında tüm bunların hemen şimdi ve burada cesaret ve sorumluluk duygusu içinde çözülmesi gerekmektedir.
    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 0001810917001-1.jpg mutluluk - 0001810917001 1 - Mutluluğu Ertelemek Ruhsal Bir Sorun Mu? BU YAZI HOŞUNUZA GİTTİYSE KİTABI OKUYABİLİRSİNİZ.

    Mutlu bir çocukluk herkesin hakkı ve isteği. Büyük soru şu? Peki, ama nasıl?

    DETAY İÇİN TIKLAYINIZ

    Ertelenmiş Mutluluk, Hiçbir Zaman Ulaşılamayacak Bir Havucun Arkasından Koşmak Gibidir

    Avustralya’da bulunan Charles Sturt Üniversitesinden felsefe profesörü Clive Hamilton, “Ertelenmiş mutluluk sendromu” başlıklı bir çalışma yayımlamıştır. Hamilton, bu çalışmada çok ilginç bir konuya değinmektedir. Profesöre göre bugünkü toplum, hiçbir zaman yakalayamayacağı bir havucun arkasından koşan bir tavşana dönüşmüş durumdadır.

    Yani her birimiz hep özlemini çektiğimiz ancak çok nadir bir şekilde elde edebildiğimiz soyut şeylerin arkasında koşuyoruz. Bu tür şeylerin özlemini çekmemizin nedeni ise mutlu olmamamızdan kaynaklanıyor. Bu huzursuzluğun nedeni işimiz, içinde bulunduğumuz yaşam şartları ve kendimizi iyi hissetmek için bazı şeyler satın almaya ihtiyacımız bulunduğuna (daha iyi bir telefon, iyi bir markadan alınacak bir kıyafet, yeni bir araba vb.) inandıran tüketim toplumu olarak karşımıza çıkıyor.

    Diğer bir önemli faktör ise kendimizle baş başa kalabileceğimiz çok az zamana sahip olmamızdır. Kendimizi, hobilerimizi, sevdiğimiz insanları yeniden keşfetmek için pek fazla zaman bulamıyoruz. Dr. Hamilton’a göre biraz daha cesur olmalı, mutlu olmak için yeni kararlar verme konusunda daha kararlı tutumlar sergilemeli ve zevklerimize ve ihtiyaçlarımıza daha uyumlu bir yaşantı sürdürmeye çalışmalıyız. O halde, sürekli koşuşturmaya ve yarını düşünmeye bir son verelim ve durup şu an nasıl bir insan olduğumuzun arayışı içinde olalım.

    SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

    76,103BeğenenlerBeğen
    189,311TakipçilerTakip Et
    2,388TakipçilerTakip Et

    YENİ İÇERİKLER

    İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR