Cumartesi, Aralık 14, 2019
  • Başarı Video

İyi ve Mutlu Bir Yaşamı Ne Sağlar?

0

Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız? Yakın zamanda, Y nesline (1980-1999 arası doğanlara) hayattaki en önemli hedeflerini soran bir araştırma vardı. %80’den fazlası, hayattaki en önemli hedeflerinin zengin olmak olduğunu söyledi. Aynı genç yetişkinlerin %50’si, hayattaki diğer bir önemli hedefin meşhur olmak olduğunu söyledi.

Daima, çalışmamız, çabalamamız ve daha çok başarı elde etmemiz söylenir. İyi bir yaşam sürmemiz için, böyle şeyleri kovalamamız gerektiği izlenimine kapılırız. İnsanların tüm hayatlarını, yaptığı seçimlerini ve bu seçimlerinin onlara neler getireceğini anlamak neredeyse imkansızdır. İnsan yaşamına dair bilgimizin çoğunu onlardan geçmişi hatırlamalarını isteyerek öğreniriz ve bildiğimiz gibi, tecrübeler ancak yaşayarak edinilir. Hayatta başımıza gelen şeylerin büyük çoğunluğunu unuturuz ve bazen de hafıza tamamıyla yaratıcıdır.

Peki bütün hayatımızı zaman içerisinde geliştiği gibi izleyebilsek nasıl olurdu? Ergenlik dönemlerinden yaşlılık dönemlerinin sonuna kadar, insanları gerçekten mutlu ve sağlıklı tutan şeyleri görmek için incelesek nasıl olurdu?

Biz bunu yaptık. “Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması” belki de yetişkin hayatı üzerine yapılmış en uzun süreli araştırmadır. 75 yıl boyunca, 724 erkeğin hayatını yıldan yıla, işlerini, ev yaşamlarını, sağlıklarını ve tabii ki bütün bu süreç boyunca hayat hikayelerinin ne hale geleceğini bilmeden sorarak izledik.

Bunun gibi araştırmalar son derece nadirdir. Bu tür projelerin neredeyse hepsi on yıl içerisinde dağılır, çünkü bir sürü insan araştırmadan çekilir ya da araştırma fonu kesilir veyahut araştırmacıların dikkati dağılır veya ölürler ve kimse de topu hedefe koşturayım demez. Fakat, şansın ve birkaç araştırmacı neslin kararlılığının birleşimi sayesinde bu araştırma devam etti. Başlangıçtaki 724 adamımızın 60’ı hâlâ yaşıyor, hâlâ araştırmaya katılıyor, çoğu 90’lı yaşlarındalar. Şimdi de bu adamların 2000’den fazla çocuğunu incelemeye başlıyoruz. Ben de, araştırmanın dördüncü yöneticisiyim.

1938’den beri, iki grup adamın yaşamlarını izledik. İlk grup, araştırmaya başladığında Harvard College’da ikinci sınıf öğrencisiydi. Hepsi, üniversiteyi II. Dünya Savaşı sırasında bitirdi ve sonrasında çoğu görev almak üzere savaşa katıldı. İzlediğimiz ikinci grup ise, Boston’ın en yoksul muhitlerinden, araştırmaya 1930’ların Boston’ındaki en sorunlu ve yoksul bazı ailelerinden oldukları için özellikle seçilen bir grup erkekti. Ekseri gecekondularda, birçoğu sıcak ve soğuk musluk suyundan yoksun yaşıyordu.

Araştırmaya katıldıklarında, bu gençlerin hepsiyle görüşme yapıldı. Muayeneden geçirildiler. Evlerine gidip anne-babalarıyla görüştük. Sonra bu gençler, her kesimden yetişkinler oldular. Fabrika sahibi, avukat, duvarcı ve doktor oldular, biri de Birleşik Devletler Başkanı. Bazıları alkol bağımlısı oldu. Birkaçında şizofreni ortaya çıktı. Kimi sınıf atladı; en alttan mümkün olduğu kadar en üste ve kimisi bu yolculuğu aksi yönde yaptı.

Bu araştırmanın kurucuları hiçbir suretle benim bugün burada durup 75 yıl sonra, size bu araştırmanın hâlâ sürdüğünü söyleyeceğimin hayalini bile kurmamışlardır. Her iki yılda bir, sabırlı ve kendilerini bu işe adamış araştırma grubumuz deneklerimizi arar ve onlara tekrar yaşamlarına dair bir takım sorular yöneltebilir miyiz diye sorar.

Boston’ın yoksul kesiminden birçok erkek “Neden hala beni incelemek istiyorsunuz? Hayatım hiç de ilginç değil.” diye sorar. Harvard erkekleri bu soruyu asla sormaz.

Bu hayatları iyice anlayabilmek için, onlara sadece anketler yapmıyoruz. Onlarla yaşadıkları yerde görüşürüz. Doktorlarından hastalık geçmişlerini alırız. Kan testi, beyin taraması yaparız, çocuklarıyla konuşuruz. Eşleriyle en derin meselelerini konuşurken videolarını çekeriz. Yaklaşık on yıl önce, en sonunda eşlere, araştırmanın üyeleri olarak bize katılırlar mı diye sorduğumuzda, kadınların çoğu “Anlaşılan zamanı geldi.” dedi.

Peki neler öğrendik? Bu hayatlardan ortaya çıkardığımız on binlerce sayfalık bilgiden alınan dersler neler? Zenginlik, şöhret ya da çok çalışmakla ilgili değiller. Bu 75 yıllık araştırmadan aldığımız en net mesaj şudur: İyi ilişkiler bizi daha mutlu ve daha sağlıklı tutar. Bu kadar.

İlişkilerle ilgili üç büyük ders aldık. Birincisi, sosyal ilişkilerin gerçekten yararlı olduğudur ve yalnızlıksa öldürür. Sonunda, aileye, arkadaşlara, topluma daha sosyal bir şekilde bağlı olan insanların, daha mutlu, bedensel olarak daha sağlıklı olduğu ve çevresi daha sınırlı kişilerden daha uzun yaşadığı anlaşıldı. Ayrıca yalnız yaşamanın zararlı olduğu ortaya çıktı. Diğerlerinden daha yalnız olan insanlar, daha mutsuz olduklarını, sağlıklarının orta yaşların başlarında bozulduğunu, beyin fonksiyonlarının daha erken gerilediğini ve yalnız olmayanlardan daha kısa yaşadıklarını anlar. Üzücü gerçek şudur ki; ileride her beş Amerikalıdan en az biri yalnız olduğundan şikayet edecek.

Kalabalıkta da yalnız olabildiğinizi ve evliyken yalnız olabileceğinizi biliyoruz, dolayısıyla aldığımız ikinci büyük ders; sadece sahip olduğunuz arkadaşlarınızın sayısı ve karşılıklı saygıya dayalı ilişki içinde olup olmadığınız değil, önemli olan, yakın ilişkilerinizin mahiyetidir. Anlaşmazlıkların ortasında yaşamanın sağlığımıza zararlı olduğu ortaya çıktı. Örneğin, şiddetli geçimsizliğin olduğu, muhabbetin olmadığı evliliklerin sağlığımıza zararlı olduğu, belki de boşanmaktan daha kötü olduğu anlaşıldı. Ayrıca güzel, sıcak ilişkiler yaşamak koruyucudur.

Deneklerimizi 80’li yaşları boyunca izlediğimizden, geçmişe dönüp onların orta yaşlı hallerine bakmak, ve kimlerin mutlu, sağlıklı seksenlikler olup kimlerin olmayacağını tahmin edebileceğimizi görmek istedik. 50 yaşlarında olduğu zamanlar hakkında bildiğimiz her şeyi bir araya getirdiğimizde, nasıl yaşlanacaklarını gösteren orta yaş kolesterol düzeyleri değildi. İlişkilerinden ne kadar memnuniyet duyduklarıydı. 50 yaşında, en tatminkar ilişkileri olan insanlar, 80 yaşında en sağlıklı olanlardı. İyi, samimi ilişkilerin bizi yaşlılığın bazı sonuçlarından koruduğu görünüyor. Eşlik ettiğimiz en mutlu erkekler ve kadınlar 80’li yaşlarında, bedenen daha çok acıları olduğu günler ruhen mutlu olduklarını belirtti. Fakat, mutsuz ilişkileri olan insanlar bedenen daha çok acıları olduğunu söyledikleri günler bunun daha fazla duygusal acıyla arttığını bildirdi.

İlişkiler ve sağlığa dair çıkardığımız üçüncü büyük ders, iyi ilişkilerin sadece vücudumuzu değil beynimizi de koruduğudur. 80’li yaşlarınızda, diğer kişiye güvenle bağlanmış ilişki içinde olmanın koruyucu olduğu anlaşıldı, öyle ki, ihtiyaç duyduklarında diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri ilişkileri olan insanlar, hafızaları daha uzun süre kuvvetli kalan insanlardır. Partnerine tam olarak güvenebileceğini hissedemediği ilişkileri olanlar, erken hafıza zayıflığı çeken insanlardır. İyi ilişkiler de her zaman sorunsuz olacak değil. Seksenlerindeki çiftlerimizden bazıları birbirleriyle münakaşa ediyor, her gün, fakat diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri sürece zor zamanlarında, bu kavgalar hafızalarını olumsuz etkilemiyor.

Demem o ki, iyi, samimi ilişkiler sağlığımıza ve mutluluğumuza yararlıdır mesajı, çok eski bir bilgeliktir. Neden bunu anlaması bu kadar zor ve kulak ardı etmesi bu kadar kolay? İnsan olduğumuz için. İstediğimiz şey anlık bir çözüm, hayatlarımızı güzelleştirecek ve bu şekilde tutacak elde edebileceğimiz bir şey. İlişkiler, darmadağın ve karmaşıklar ve aileye ve arkadaşlara yönelmenin zorluğu çekici ve büyüleyici olmamasıdır. Ayrıca ömür boyu olmasıdır. Asla bitmez. 75 yıllık araştırmamızda, emekliliğinde en mutlu olan insanlar, iş arkadaşları yerine bilfiil yeni oyun arkadaşları koymaya çalışanlardı. Tıpkı bu yeni araştırmadaki Y nesli gibi, deneklerimizin birçoğu genç yetişkinler olarak yola çıktıklarında şöhret ve zenginliğin ve yüksek başarının, iyi bir hayata sahip olmak için kovalamaları gereken şeyler olduğuna gerçekten inanıyordu. Fakat tekraren, bu 75 yılın üzerine, araştırmamız en başarılı olan insanların aile, arkadaşlar ve toplumla ilişkilere eğilenler olduğunu gösterdi.

Peki ya siz? 25 yaşındasınız diyelim, ya da 40 veya 60 yaşında. İlişkilere önem vermek acaba nasıl görünüyor?

Neredeyse sonsuz ihtimal var. Filmin süresini insanlara zaman ayırmakla değiştirmek kadar basit bir şey olabilir ya da bitkin bir ilişkiyi, birlikte yeni bir şeyler yaparak canlandırmak, uzun yürüyüşler veya gece buluşmaları… ya da senelerdir konuşmadığınız aile ferdine ulaşmak olabilir, çünkü şu pek bilindik aile kavgaları kin tutan insanları olumsuz anlamda etkiler.

Konuşmamı Mark Twain’in bir sözüyle kapatmak istiyorum. Yüzyıldan fazla bir süre önce, geri dönüp hayatına bakmış ve şunu yazmıştı: “Hayat öyle kısa ki; tartışmalara, özür dilemelere kıskançlıklara, hesap sormalara zaman yok. Sadece sevmek için zaman var ve bunun için, tabiri caizse sadece ‘bir an’ var.”

Sağlıklı bir hayat, iyi ilişkilerle inşa edilir.

Teşekkür ederim.

Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

0

Çocuklarımızı başarılı insanlar olarak yetiştirmeyi hayal ediyoruz. Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz: onlara en iyi oyuncakları alıyoruz, farklı gelişim etkinlikleri için çok fazla zaman harcıyoruz, okulda çok fazla bilgi öğreniyorlar. Sanki büyük bir bilgi yükü olan bir “bilgisayar” yetiştiriyoruz. Ona sürekli okulda iyi olmalısın, böylece prestijli bir üniversiteye gidebilirsin, yoksa hayatta nasıl başarılı olabilirsin? mesajı veriyoruz.

Sizin için birçok bilim insanından ve psikologdan gelen önerileri gözden geçirdik ve çocuğunuzu yaşamda başarılı kılacak 3 temel becerinin ne olduğunu belirledik.

Muhtemelen dünyada, çocuklarının başarılı, zengin ve mutlu bir insan olmasını istemeyen ebeveynler yoktur. Peki, çocuğu kendine güvenen, zeki ve özgür ruhlu biri yapmak için ne gerekiyor?

Başarı ile ilgili doğuştan gelen yeteneklerin, zekanın ve genlerin başarının belirlenmesinde ana rolü olmadığını kanıtlayan birçok bilimsel çalışma vardır. Ekonomist James Heckman  IQ düzeyi ile ekonomik düzeyin üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadığını gösteriyor . Bununla birlikte, kararlılık, sabır ve başkalarıyla işbirliği yapma yeteneği başarının belirleyici faktörlerdir. Ancak bu beceriler yeterince ilgi görmüyor. Ve bu tutumu değiştirmek bize kalmış. 

İşte çocuklarımızı gelecekteki yaşamlarında daha başarılı hale getirmek için üzerinde çalışmamız gereken 3 temel beceri.

1. Diğer insanlarla iletişim kurabilme

mutlu çocuk -   ocuk becerileri - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

Penn Eyaleti ve Duke Üniversitesi’nden bilim adamları ilginç bir çalışma yürüttüler  . Çocukluk çağındaki sosyal becerileri ile yetişkin yaşamındaki başarıları arasındaki bağlantıyı görmek için çok erken çocukluklarından başlayarak 25 yaşına kadar 700 Amerikalı çocuğun hayatını izlediler.

İletişimsel çocukların akranlarına göre daha başarılı oldukları ortaya çıktı: Bu çocukların çoğu okullarını bitirdiler, 25 yaşına kadar iyi işler edindiler ve herhangi bir yasal problemleri olmadı.

Bunun nedeni, daha fazla sosyal olarak gelişmiş çocukların başkalarıyla kolayca iletişim kurabilmeleri, çatışmalardan kaçınmaları, diğer insanlar için faydalı olmaları ve duygularına saygı duymalarıdır. Bunlar çocukluk çağında bile son derece yararlı becerilerdir: iyi iletişim kurabilen çocuklar, oyuncaklarla savaşmak yerine birlikte oynamanın yollarını bulabilirler.

Başarının sadece yapılan işle ilgili  olmadığını unutmamak önemlidir. İnsanlar yaptıkları işlerde profesyonel olduklarında, iyi aileler oluşturduklarında, ilgi alanlarını ve duygularını paylaşan arkadaşlarla ilişkileri desteklediklerinde kendilerini başarılı görürler.  Bu bağlantıları gelişmiş iletişim becerileri olmadan yapmak zordur.

2. Çalışmak ve İrade

mutlu çocuk -   ocuk becerileri 2 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

Ünlü Amerikalı psikolog ve yazar Grit’in yazarı Angela Duckworth;  Tutkunun, gücün, azmin ve başarılı olmanın en önemli unsurlarından birinin uzun vadeli hedeflere olan tutku ve sabrın olduğunu düşünüyor.

Duckworth, araştırma grubu ile birlikte, Birleşik Devletler Harp Okulu’ndaki öğrencilerini, yazım yarışmasına katılanları, öğretmenleri ve satış yöneticilerini izleyerek birkaç yıl geçirdi. Çalışmanın amacı, kimin ne yaptığını ve neden daha başarılı olacağını tahmin etmekti. Tamamen farklı alanlardan çok farklı görünen katılımcıların ortak bir noktaları vardı. Bu güzellik ya da güç ya da yüksek bir IQ değil, Profesör Duckworth’un bunun “irade” olduğunu tespit etti.

Psikologlara göre, doğuştan gelen yeteneklerin ve bu yeteneklerin yetişkin yaşamındaki gerçek başarılar üzerinde neredeyse hiçbir etkisi yoktur. İnsanları gerçekten başarılı kılan kararlılık ve azimdir. Ayrıca ortalama bir insanın uzun vadeli bir çalışmanın ile dahi olan ancak düzensiz ve tembel bir insandan daha fazlasını başardığını gösteren gerçek hayattan sayısız örnekler vardır.

3. Yaratıcı düşünme

mutlu çocuk -   ocuk becerileri 3 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

İmkansız görünen durumlardan çıkmanın bir yolunu bulmamıza ve yaşamın bize verdiği sorunları çözmemize yardımcı olan şey yaratıcı bir düşüncedir . Ve bu zaten başarı olarak tanımladığımız ne varsa onun zaten yarısını oluşturur.

Gelecekteki işlerin nasıl görüneceğini kimse bilmiyor, ama kesin olan bir şey var: bugün yaptığımızdan çok farklı olacak. Yaratıcı düşünce, çocuklarımızın geleceğin dünyasında yollarını bulmalarını ve hatta kendi şirketlerini yaratmalarını sağlar.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Stresli-Bir-Dünyada-Mutlu-Çocuk-Yetiştirmek-1.jpg mutlu çocuk - Stresli Bir D C3 BCnyada Mutlu  C3 87ocuk Yeti C5 9Ftirmek 1 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

Çocukların geleceğin dünyasında mutlu ve başarılı olmasını desteklemek için nelerin yapılması gerektiğini anlatan ve içinde haftalık etkinliklerin bulunduğu Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek kitabını sizlere öneriyoruz.

Çocuğunuzun başarılı olmak istemesini sağlamak için ne yaparsınız? Yapılması gereken bir şey var mı? Fikrinizi aşağıdaki yorum bölümünde paylaşın.

İlham Veren Öğrenme Anları Fotoğrafları

0

Uluslararası fotoğrafçıların ilham verici çekimleri, öğrenmenin ve birbiriyle bilgi paylaşımının önemini ortaya koyuyor: sınıflardan manastırlara, aşağıdaki en iyi 50 #Education2019 finalistini keşfet ve en sevdiğin fotoğraflarını incelemeyi unutma!

Eğitim, yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelenin yanı sıra sağlam ekonomik büyümenin temellerini atmanın en güçlü araçlarından biridir. İçinde yaşadığımız dünyayı ne kadar anlarsak, diğer kültürler ve tarihler hakkında o kadar fazla bilgi edinirsek, kendi düşüncelerimizden farklı olabilecek bakış açılarını anlama şansımız da artar.

Okula gitmek, kim olduğumuzu, neye inandığımızı ve dünyada nasıl bir rol oynadığımızı öğrenmemize yardımcı olur. Bu benlik duygusu kişisel gelişim için çok önemlidir. Ayrıca, okula gitmenin sadece çocukların geleceği üzerinde değil ailelerinin, arkadaşlarının ve topluluklarının geleceği üzerinde etkisi vardır.

Dünyanın farklı köşelerinden gelen bu fotoğraflar ücretsiz bir fotoğraf uygulaması olan Agora’nın # Education2019 Fotoğraf Yarışması’nda 19.513 başvuru arasından seçildi.

-Fotoğrafları Üzerine Tıklayarak Büyütebilirsiniz-

Başarı(sızlık) Yazılımımız Nasıl Çalışıyor?

0

Kigem Akademi kurucusu Mümin Sekman’ın bir süredir beklenen TEDx konuşması yayınlandı. Yazar konuşmasında Her Şey Seninle Başlar kitabından bir bölüm ve birkaç yeni başarı hikayesi anlatıyor. TEDx İzmir’in organize ettiği konuşmayı, etkinliğe katılan 2500 kişi de dinlemişti. 

Youtube’daki 15 milyon takipçili TEDX TALKS global sayfasında yayınlanan konuşmanın sunumu şöyle yapılıyor. 

Başarı(sızlık) Yazılımımız Nasıl Çalışıyor? | Mümin Sekman | TEDxIzmir

Neden bazı insanlar diğerlerinden daha başarısız olur? Başarısız olmak öğrenilmiş midir, yoksa başa gelen bir talihsizlik midir? Sürekli ve sistematik başarısızlığın sırrı nedir? Beynimizdeki başarısızlık bilgisinden kurtulmak ve başarıyı en başından doğru bir şekilde öğrenmek mümkün müdür? Başarı hakkında bildiklerimiz ne kadar başarılı? 

Başarıya erişim imkanının demokratikleşmesi, yoğun bir mesleki rekabeti de beraberinde getirdi. Artık hepimizden başarı beklentisi artıyor. Başarı çağımızın yükselen değeri. Başarı araştırmaları yaygınlaşıyor. Beyin bilimlerindeki ilerleme, başarısızlık ve başarının doğasına dair bildiklerimizi derinleştirdi. 

20 yılı aşkın süredir başarı üzerine düşünen, başarı üzerine konuşan ve başarı kitapları yazan Mümin Sekman, bu konuşmasında şu soruya cevap arıyor: “Sürdürülebilir başarısızlık: Başarı hakkında bildiklerimiz bu kadar arttığı halde, neden insanların çoğu başarısız kalmaya devam ediyor? ”  

Başarı uzmanı ve yazar Mümin Sekman İstanbul’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Hukuk alanında hiç kariyer yapmadı. Başarı araştırmalarına yöneldi. İnsanın hayat başarısı üzerine 21 yıl içinde 21 kitap yazdı. “Magnum Opus”u olan “Her Şey Seninle Başlar” kitabı, 1,200,000 baskıya ulaşarak türünde Türkiye rekoru kırdı. 

Sekman, Türkiye’de “kişisel gelişim uzmanı” titrini tanımlayan ve kullanan ilk insandır. Bir dönem “Çocuklar Duymasın” dizisinin de senaryo danışmanlığını yapmıştır. İlk kişisel gelişim portalı olan kigem.com‘un kurucusudur. 

Ruh Sağlığı ile Komplo Teorileri Arasında İlişki Var Mı?

0

Ruh sağlığı nasıl olanlar komplo teorilerine inanıyor. Akıl sağlığı ile komplo teorileri arasında bir bağlantı var mı? İşte soruların bilimsel cevabı.

ABD ve İngiltere’de son dönemde yapılan bazı araştırmalar, insanların kendilerini iyi hissedip hissetmemeleriyle komplo teorileri ve doğaüstü olaylara inanmak arasında bir bağ olabileceğini ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz aylarda Journal of Experimental Social Psychology (Deneysel Sosyal Psikoloji Dergisi) tarafından yayımlanan bir araştırma raporunda, insanların arkadaşlarıyla arasının bozulması ya da evlilik veya birlikteliğinin sona ermesi gibi nedenlerle kendisini yalnız hissetmesi ile komplo teorilerine inanma ve batıl inanç sahibi olma arasında bir bağ olabileceği sonucuna varıldı.

Araştırmaya katılanlara sevdikleriyle biriyle aralarının bozulması halinde neler hissettiklerini ve hayatlarının anlamının nasıl olduğunu anlatmaları istendi. Daha sonra bu kişilerden kendilerini ne kadar dışlamış ve yalnız hissettiklerini derecelendirmeleri talep edildi.

Daha sonra katılımcılara, ilaç şirketlerinin birçok hastalığın tedavi edilmesini sağlayacak ilaçları gizli tuttuğu ve bazı devletlerin halkı kontrol altında tutmak için subliminal (bilinçaltı) mesajlar verdiğini öne süren iki komplo teorisine ne kadar inandıkları soruldu.

Katılımcılara yöneltilen bir diğer soruda Atlantik Okyanusu’nda yer alan ve Bermuda Şeytan Üçgeni olarak adlandırılan bölgede paranormal faaliyetlerin görüldüğü yönündeki iddiaları inandırıcı bulup bulmadıkları oldu.

Yalnızlık ile komplolara inanmak doğru orantılı

Araştırmaya katılanların verdiği yanıtlar değerlendirildiğinde ise insanların kendilerini ne kadar çok yalnız hissederlerse hem komplo teorilerine hem de doğaüstü güçlere inançları da o oranda yüksek oluyor.

İngiltere’de bulunan Anglia Ruskin Üniversitesi öğretim üyesi Viren Swami tarafından 2016 yılında yapılan bir araştırmada da, stres ile gerçek olmayan şeylere inanma arasında bir bağ olabileceği tespit edildi.

Araştırmaya katılan ve yaşları 20 ile 78 arasında değişen 400 kişiye, 1969 yılında Ay’a çıkılmadığı, yayınlanan görüntülerin sahte olduğu yönündeki iddiaya inanıp inanmadıkları sorusu yöneltildi.

Swami’nin katılımcılara yönelttiği bir diğer soru da ABD’de siyahilerin eşit haklara sahip olma mücadelesinin önde gelen liderlerinden Martin Luther King’in ABD devleti tarafından öldürüldüğü görüşüne katılıp katılmadıkları oldu.

Aynı katılımcılara, hayatlarında son altı ay içerisinde çok stresli bir olay yaşayıp yaşamadıkları da soruldu.

Araştırmanın sonucunda ortaya stres düzeyi arttıkça, komplo teorilerine inanma eğiliminin de yükseldiği ortaya çıktı.

Swami, “Stresli durumlarda, insanların analitik düşünme eğilimleri köreliyor. Stresli bir hayatı olan kişiler, aslında olmayan kalıpların ve düzenlerin var olduğunu görmek gibi belli bir düşünce tarzına kapılmaya başlayabilir. Stres yaratan olayların ardından düzenin sürdüğü ya da kontrolü ellerinde tuttuklarını hissetmek için komplo içeren açıklamaları kabul etme eğilimi ortaya çıkabilir” dedi.

Komplolara inanların ortak profili

Uzmanlar, komplo teorileri ile akıl sağlığı arasında doğrudan bir bağ kurmaya dönük yapılan çalışma ve araştırmaların henüz ilk aşamalarda olduğunu söylüyor.

Bu alanda yapılan bir başka önemli araştırma da Psychology Today’de yayımlandı. Akıllı sağlığı konusunda en büyük veri setlerinden birini içeren bu araştırma, 2001 ile 2003 yılları arasında yüzlerce kişinin katılımıyla yapıldı.

Katılımcılara sorulan sorulardan birisi de, “Dünyada yaşanan birçok şeyin arkasında bir komplo olduğuna eminim” cümlesine ne kadar katıldıkları yönünde oldu. Katılımcıların dörtte biri bu cümlenin doğru olduğuna inandığını söyledi.

Araştırma sırasında toplanan veriler incelendiğinde ise her şeyin arkasında komplo olduğunu düşünenlerin profiliyle ilgili bir dizi ortak nokta tespit edildi.

Bu kişilerin en önemli ortak özelliklerini erkek, bekar, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip, etnik bir azınlık gruba mensup, psikolojik durumu çok iyi olmayan ve hayatlarının belli dönemlerinde intiharı düşünmüş olmaları olarak sıralanıyor.

Psychology Today dergisinde araştırmayla ilgili yapılan değerlendirmede, “Komplo teorilerinin psikolojik modelleriyle ilgili daha fazla test yapılması gerekir. Aslında, komplo teorileri konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığımızda çok açık. Ancak, mevcut sosyo-politik ortam düşünüldüğünde, bu tarz araştırmalara hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var” denildi.

İlber Ortaylı Türk Eğitimi İle İlgili Ne Düşünüyor?

0

İlber Ortaylı: Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türk eğitim sisteminin, şaklabanlık ve hokkabazlıklarla tehlikeye girdiğini söyledi. Ciddi çöküşün başladığı ve acil el atılmazsa, geleceğin çok karanlık olduğu uyarısını yaptı.

Türkiye’nin dört bir yanından 600’e yakın öğretmen, eğitim fakültesi dekanı ve akademisyenler Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Eğitimde Gelecek Konferansı EKG19’da buluştu.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan ile MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammet Şahin’in ev sahipliğinde gerçekleşen konferansa ‘Geçmişten Geleceğe Eğitim Politikaları’ konulu bir sunumla katıldı. Prof. Dr. Ortaylı’nın sunumundan satırbaşları şöyle:

KÖY ENSTİTÜLERİNİ DP DEĞİL CHP KAPATTI

*Bazı eğitim sistemleri enternasyonaldir. Köy Enstitüleri modelini Bulgaristan’dan kendisi de Rumeli göçmeni olan Tonguç Bey getirdi. Bulgarlar, 19. yüzyılda ilk milliyetçi gazeteyi İzmir’de çıkardı. İzmir, böyle kozmopolit köşeydi. Köy Enstitüleri sistemi Alman ortaöğretim yapısına benziyordu. Ama sanıldığı gibi komünist değildi. Köy Enstitüleri’ni kapatan Demokrat Parti değil Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Zaten DP ile CHP aynı torbadan çıkmış, öyle birbirine çok yabancı arkadaş falan da değildir.

Ortaylı: Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti.

ÇOK ÖĞRETMEN, PROFESÖR GÖRDÜM AMA…

*Köy Enstitüsü’nde yetişen sola yakın dürüst, güvenilir cumhuriyetçi hocalar vardı. Bir de kimse kusura bakmasın ama eğitim enstitülüler vardı. Onların içerisinde yetişenlerden biri Türk Dili Edebiyat muallimimiz Türkan Hanım’dı. Dünyada ecnebi memleketler dahil, bir sürü profesörler, hocalar, öğretmenler gördüm. Buna kendim de dahil, Türkan Hanım gibisini görmedim. Pedagog olarak, insan olarak, malumatı olan ve bunu çocuklara aşılama bakımından da daha iyisini görmedim.

MİLLİYETÇİLİK YAPMIYORUM, CEHALETİN KARŞISINDAYIM

*Türkiye gibi ülkelerin eğitim mantığında ‘idealist öğretmen’ yapısı var. Onlar da taşradaki en ücra yerlere, ‘Öldürülecek olsam da, gidip Türkçe öğreteceğim’ diye bakıyorlar. Sistemde Türkçe öğretme eğiliminin ön planında Türk çocuklarının olması kabul edilemedi. Milliyetçilik yapmıyorum. Cehaletin karşısındayım. Türkiye Cumhuriyeti’nin öğretmenleri Doğu’daki çocuklara Türkçe öğretmeyi bir insanlık vazifesi olarak düşündüler. Türkçe öğrenir, okur-yazar büyük adam olur, köyünde bile hiç Türkçe hiç konuşamayan çobanlar, köylü kadınlar olmaktan kurtulurlar gibi bir eğilimin yani bir vatandaşlık eğiliminin sonucudur.

BENİM İMLAMI ÖĞRETMENİM KULAĞIMI ÇEKEREK DÜZELTTİ

*’Bize Kürtçe öğretmek için dayak atıyorlardı’ diyorlar. Bizim de doğru Türkçe yazmamız için öğretmenlerimiz kulağımızı çekiyordu. Şikayet etmiyorum hatta eline sağlık diyorum. Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti. Türkiye’nin faşizmle millete Türkçe öğrettiği yok.

MAARİF İSTİKBALİMİZ ÇOK KARANLIK

*Geçmişteki özel okulların arkasında fedakarlık ve idealizm yatıyordu. Maalesef, bugünkü özel okullar için aynı şeyi söyleyemem. Bu sisteme ciddi suretle el atılmazsa, maarif istikbalimiz çok karanlık. Çocuğunun, eğitimine çok önem veren ve bir sınıf yaratması mümkün olan bir zümre heba edilmiş olacak.

“Günümüz Türkiye’sinde başarı çizgisinden söz edemeyiz” diyen İlber Ortaylı, şunları söyledi: Eğitimin, anane olduğu ve ancak ananeye bağlı bir eğitim sisteminin ayakta durabileceği unutuldu. Sistem, kendi eğitmenini dahi yetiştiremiyor. Türkiye’nin, şu anda başarması mümkün görünmüyor.

BAZI ÖZEL OKULLAR PARALARI ALIP KAÇIYOR

*Bugünkü, özel okul sistemini kabul etmemiz mümkün değil. Çok bariz hatalar yapılıyor. Birçok okul, çok uyduruk metotlarla velinin karşısına çıkıyor. Hiçbir şekilde bunu tatbik edecek halleri de yok. Bazıları paraları da alıp kaçıyor. Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı), bunları takip de ettirmiyor. Çok önemli bunların üzerinde durmamız gerekiyor.

ÖZEL OKULLAR VELİLERİN AT KOŞTURACAĞI BİR YER DEĞİL

*Özel okullarda insiyatifin tamamen öğretmende olması gerekir. Özel okullar, velilerin at koşturacakları bir yer değil. Çünkü onlar eğitimden anlamazlar. Bu kadar açıkken, öğretmenin hatta okulun, düzenine karışabilecekleri böyle bir eğitim sistemi dünyada yok. Bu okulların peynirci-sandöviç dükkanı gibi 15-20 şubeyle hayatlarına devam etmeleri mümkün değil. Franchising diye bir isim koymuşlar. Bunlar yanlış şeyler. İşletmeci mantığı, eğitimi kavramaz.

İlber Ortaylı: Çarpım tablosu ezberletilir. Ezberletmenin yöntemleri var. En basiti çocuğun eline cetvel vurulur.

ÜÇÜNCÜ BÜYÜK MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÇIKMADI

*Sultan Abdülmecid döneminde Darül-Muallim (öğretmen okulları), Tanzimat döneminde modern eğitim kurumları açıldı. Şimdi böyle bir eğitim geçmişi olan memlekette, Cumhuriyet Maarifi’nin çok büyük sorunları var. Çözümün odak noktası keşfetmektir. Memleketin en büyük Maarif Nazırı Mustafa Necati Bey ve ondan sonra Hasan Ali Yücel’dir. Üçüncüsünü bulmakta çok zorlanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin maalesef ki üç tane büyük maarif vekili yok. Bu gidişle, pek olacağa da benzemiyor. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, çok has bir iş ve çok has adamlar ortaya çıkması gerekir.

ESKİDEN MİLLİ EĞİTİM BAKANI BİR ÖĞRETMENİ KAPIYA KADAR UĞURLARDI

*Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu bakanlar şöyle düşünmüş. Mademki bir papaz, haham veya tarikat gurusu insanlara hükmetmeyi biliyor. Laik eğitim sistemimizde de öğretmene aynı görevi fonksiyonu yüklemek, ona saygı göstermek kaçınılmazdır. Bu çok önemlidir. Bu mihver öğretmen tipi maalesef 60’lardan itibaren kayboldu 1970’lere kadar bir Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) öğretmeni kapıya kadar uğurlarken, 70’li yıllarda öğretmenler hademeler tarafından kovalanmasına geçildi. Öğretmenler de maalesef ipin ucunu kaçıracak bir zümreye dönüşmüşlerdir.

HER YERE ÜNİVERSİTE AÇILMAZ, GÖRGÜSÜZLÜĞÜN LÜZUMU YOK

*Çocukların sağlıklı bir ortam bulacakları, insanlarla çok sıcak ilişkilere girebilecekleri, tiyatrosu, sineması olan yerlere üniversite açılmalı. 18 yaşında insan gönderiyorsun. Öyle her yere üniversite açılmaz. Görgüsüzlüğün lüzumu yok. Üniversite mi lazım? Peki o zaman İzmir’e 5 tane, İstanbul’a 10 tane, Ankara’ya, Bursa’ya, Eskişehir’e aç. Sefalete vizeye başvuruyorsun.

ADAMIN DERDİ ÇOCUĞUNUN OKUMASI DEĞİL, EVİNİ KİRAYA VERMEK!

*Bir vilayete üniversite istediğinde de sor, ‘Tiyatron var mı?’ ‘Kütüphaneniz ne âlemde?’ diye bak. ‘Bizim çocuklar okumasın mı?’ diyor. Canım senin çocuğunun okuyacak kabiliyeti varsa, zaten kazanıp geliyor. Derdin çocuğun okuması değil, evini kiraya vermek. 40 bin talebe olan şehirde 20 bin kapasiteli yurt yok. Üniversite açılışı bile ev sahiplerinin insafına kalmışsa, burada bir sorun var.

ÜLKEDE ASAYİŞ DÜZELECEK DİYE ÜÇ AYDA DİPLOMA VERDİLER

Türkiye, eğitim enstitülerinin berbat edildiğinin, üstünden silindir gibi geçildiğinin yani facianın farkında değil. Bu maalesef ki sevdiğim, dürüstlüğüne, idealistliğine hürmet ettiğim Bülent Ecevit döneminde oldu. MEB’i adeta biri zorla elinden alıyor. Ülkede asayiş düzelecek diye üç ayda mezun olma kararnamesini çıkarıldı. Sağ-sol diye birbirlerini vuran adamlar, kardeş kardeş üç ay notlara çalışıp imtihanı geçip, diploma aldı. Sonra bütün melanetlerini taşrada gösterdiler. Derse girmemek onlarda, matematik problemini çözememek onlarda, ‘Hocam bu divan edebiyatı nedir? Kokmuş çürümüş bile’ dediler. Tabi bunu Galatasaray’daki çocuk yemedi. Öğretmen profili, eğitim enstitüleriyle birlikte mahvoldu.

TÜRK ÖĞRETMEN PROFİLİ YOK OLDU

*Şimdi iki yılda bir öğretim metotları değiştiriliyor. Eğitim fakültelerinde bazı hocalar, ‘Hocam eskiden fizik hocası, fizik de cebir de biliyordu’ diyor. ‘Şimdi biz bunların hepsini bileni mi yetiştireceğiz?’ diye soruyor. Senin her şeyi bileni hangi şapkadan çıkaracağını bilmiyorum. Benim fizik hocam, cebir de çözüyordu. Kafama vura vura 20 dakikada anlattı. Bu hocalar bunu biliyor ama bize yutturmaya kalkıyor. Çürüyen eğitim enstitülerinin, ıslahının hiç düşünülmemesi ciddi bir açıktır. Türk öğretmen profili yok oldu.

EĞİTİMDE HOKKABAZLIĞIN YERİ YOK

*Modern matematik öğreteceklerini söylüyorlar. Dünyadaki ilk 500’e girdiği söylenen matematikçi Cahit Arf, ‘Modern matematiğin lise müfredatına girmesi benim kabahatim’ diye açıkça söyledi. Eğitimde hokkabazlığın yeri yok. Çarpım tablosu ezberletilir. Ezberletmenin yöntemleri var. En basiti çocuğun eline cetvel vurulur. Tanzimat’ta lisan bile şiirle ezberletiliyordu. Müzik… En başta notalar, solfej öğretilir. Önce kendin söylersin. Hiç şüphesiz tarih de önce ezberletilir. Sonra anlatılır.

EZBERLETMEDEN ÖĞRETMEK, ÇOCUĞU AŞAR

*Benim torunum da İtalyancayı ezberliyor. Ezberletmeden öğretmek, çocuğu aşar. Bunların üzerinde durulmadığı takdirde iş cıvır. Şimdi diyorlar ki ‘Efendim biz akıllı robot öğreteceğiz’. Önce, çocuğa aklını bir şekilde kullanmayı öğret robot arkadan gelir. Bu tür şaklabanlıklarla, Türk eğitimi tehlikenin içine giriyor. Bir takım seçkin geçinen öğretim kurumları sanki dışarıya adam kaçırmak için kurulmuş devşirme merkezi gibi çalışıyor. Çok enteresan bir şey.

BÖYLE ADAMLARLA ROBOT MOBOT YAPAMAZSIN

*Birtakım eğitim kurumlarında hiçbir şekilde ciddi bir eğitim verme merakı yok. Öğrenci üzerinde bazı denenmemiş yöntemleri denemeye kalkıyorlar. Ama şurası bir gerçek ki Türk öğrencisi gramer bilmiyor. Türkçeyi bilmiyor. Türkçenin yanında öğrenmesi gereken başka dili bilmiyor. Müzik bilmiyor, matematiğin esaslarını kavrayamıyor. Coğrafya ve tarihten haberi yok. Böyle bir adamlarla robot mobot yapamazsın. Bu saçmalığın alâsıdır.

İNSANLAR TÜRKÇE KONUŞMAYI BİLMİYOR

*Eğitim sistemimiz bu tarz devam ettiği sürece çok değil yakın zamanda büyük bir çöküntü başlar ki, bence başladı. İnsanlar, Türkçe konuşmayı bilmiyor. Telaffuzları bozuk. Gramer imla yok. Matematik bilmiyor. Türk insanı, yavaş yavaş başka kültürleri anlama kabiliyetini yitiriyor.

HİÇBİR YERDE EĞİTİM BU KADAR SOYSUZLAŞMIŞ DEĞİL

“Mevcut sistemle maalesef ki tarihi çok eski ve başarılı eğitim süreçlerinden geçmiş bir memleket çok acayip bir yere doğru gidiyor. Mazeret dediğin zaman, ‘Efendim her tarafta çürümüşlük var. Ama buradaki gibi değil. El âlemin çöküntüsü de beni çok da alakadar etmiyor. Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil. Bunu size açıkça söyleyebilirim.

BÖYLE APTAL TARİH KİTAPLARI GÖRMEDİM

Müfredat kitaplarını inceliyorum. Tarih kitaplarını açıp bakıyorum. Böyle aptal bir tarih kitabı görmedim. Kim ne derse desin bizim zamanımızda da hatalar olsa bile bugün artık çok ciddi hatalar var. Kitaplarda dünya tarihi yok. Adam buraya Yunanistan tarihi koymamış. Çok küstü Yunanistan’da sana. Sabahtan akşama, feodal Avrupa’yı anlatacağına Bizans’ı anlat. Böylelikle bir tarih dersi vermiş olursun. Birileri de tutturmuş, ‘Modern tarih öğretelim. Çok partili tarihe geçişi anlatalım’ diyor. Sizin ilk önce imparatorluğun bitişini, Cumhuriyet’in kuruluşunu, o kadroların çıkışı ve dünyada onlara paralel gelişmeleri anlatın. Tarih odur, onun dışına çıkarsan zavallı adamlar görürsün

HERKES KENDİ HÖDÜĞÜNÜ TERBİYE ETSİN

*Almanya’da adam Vespalya Anlaşması’nı, 30 Yıl Savaşları’nı bilmiyor ama siyaset okumaya gelmiş. Orada bir arkadaş dedi ki, ‘Yani sizinkiler bunları biliyor mu?’ Ben de, ‘Bilmiyorlar ama o bizim hödükler. Sizinkilerle nasıl yapacağız bu işi bilmem’ dedim. Herkes kendi hödüğünü terbiye etsin. Bizim de kendi cahil bırakılan çocuklarımızın şu andaki bu tarz eğitimle ıslah edilmesi mümkün değil, açıkça söylüyorum.

İlber Ortaylı: İmam hatiplerde Arapça bile öğretilemiyor!

“Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil” diyerek Türk eğitim sisteminin son durumunu eleştiren Prof Dr. İlber Ortaylı, 500 bin öğrencinin eğitim gördüğü imam hatip okullarıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Eğitimde Gelecek Konferansı EKG19’da ‘Geçmişten Geleceğe Eğitim Politikaları’ konulu bir sunumla katılan MEF Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın gündem yaratan açıklamaları devam ediyor.

İlber Ortaylı: Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil

“Açıkça söylüyorum ki; Türkiye tarihinde eğitimin abesle iştigal edilen, böyle bir safhası hiç görülmedi. Bunun başka bir tarifi yok. Sistem bozulması var. İşin içine kapital ilişkilerin girdiği bir sistem yayılıyor” diyen Prof. Dr. Ortaylı şunları söyledi:

HASAN’I ELİFLE YAZAN ÇOCUKLAR ZİYAN EDİLİYOR

*Bana soruyorlar, ‘Efendim imam hatip olmasın mı?’ Olsun- olmasın kavgasını hiç vermeyin. İmam hatiplerde, Arapça bile öğretilemiyor. Çocuk istiyor, kabiliyetli meraklı ama bilmiyor. Ama bunların hiç elif-i maksûra diye bir şeyden haberi yok. İsa’yı da, Musa’yı da hepsini elif çekerek yapıyor. Tuhaf bir şey. Böylesini doğrusu ben de beklemiyordum. Hasan’ı elifle yazan çocuklar ziyan ediliyor.

HİTLER LATİNCE VE YUNANCA’YI KALDIRINCA...

*Eğitilmeyen toplumların yaşaması mümkün değildir. Stalin Rusya’sında insanların Latince, Yunanca bilenine rastlıyorduk. Fransa’da üniversiteler istediği kadar bozulsun, yöneticilerini yetiştirecek okullar değişmez. İngiltere’de de böyle. Burada da öyleydi, değiştirdiler. Almanya’da Hitler, Latince ve Yunanca dersini kaldırdı. Bugünkü buhran ortaya çıktı.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen konferansa ‘Geçmişten Geleceğe Eğitim Politikaları’ konulu bir sunumla katıldı.

FETÖ DERKEN METÖ DEVAM EDERSE BU İŞLER YÜRÜMEZ

*Kendi elitini yaratamayan sistemlerin ayakta kalması mümkün değil. Elit derken de babası okula 150 bin kağıt sıkıştıran, oğlandan kızdan söz etmiyorum. Çocuğun kendi kabiliyeti olacak. Bu çocukları tespit etmenin yolları var. Özel bir odada onları imtihana alıp, geçirmek değil. Yani FETÖ derken METÖ devam ederse bu işler yürümez.

DOĞU’DAKİ SINAVLARIN KONTROL ALTINA ALINMASI LAZIM

*Şarktaki imtihanların kesinlikle kontrol altına alınması lazım. O sistemle hiçbir vilayetten akıllı ve hak eden çocuğun gelmesi mümkün değildir. Bu sistemle okulların içinde yani büyük merkezlerin içindeki okullara kabul imkanlarını geçmek ve bu derece çok mühimdir. Onlar rastgele öğretmenlerin ellerinde harcanmamalı. Öğretmenlik mesleğinin derhal ve çok ciddi bir şekilde ele alınması gerekiyor. Seçkin insanların eğitimini seçkin öğretmenlerin vermesi gerekiyor.

ÖĞRETMENİNİZİ MUHTAÇ HALE GETİRMEYİN

*Öğretmenlerin seçkin maaşlarını da unutmayacaksınız. Hani diyormuş ya imam, ‘Namazını kılan, orucunu tutan ulemaya yardım eder…’ Ulemaya yardım etmeyen bir cemaatin ayakta kalması, bugün mümkün değildir. Öğretmeninizi muhtaç hale getirmeyeceksiniz.

İlber Ortaylı, MEF Üniversitesi Rektörü Prof Dr Muhammet Şahin’le de bir süre sohbet etti.

EĞİTİMİ DEVLETİN ELİNDEN ALIP, ÖZEL ŞİRKETLERE VERMEYİN

*Ben size demiyorum ki, servet ödeyin. Bu ıslahat da bazılarının sandığı gibi 50 yıl gerektirmiyor. Aklı başında, inanmış bakanlık kadrolarıyla bu iş birkaç senede düzelir. Hatta kurulan iyi bir liseyle işe başlanmalıdır. 50 sene gerekmiyor. Bu işin kolayına kaçmaktır. Eğitimi, devletin elinden alıp, özel şirketlere vermeyin.

Yaptığı İşten Usananlar İçin Pratik Öneriler

0

Her sabah erkenden kalkıp gece geç saatlerde eve dönmekten sıkıldınız mı? Özellikle de özel sektörde çalışma saatleri çok uzun sürdüğü için herkes aynı sorundan şikayetçi.

Peki bu durumda neler yapabilirsiniz, tüm gün işinize nasıl konsantre olabilirsiniz?

Lifehacker isimli İnternet sitesinde yer alan habere göre, işte iş yerinde aktif kalmanızın yolları:

1. Sadece bırakın:

Eğer işyerinizde son noktaya geldiyseniz, çıkış planı oluşturmaya ihtiyacınız var demektir. Ancak, ev kiranızı ödemek için bu işte kalmanız gerekiyorsa ve bu sektörde hemen yeni bir iş bulamayacağınızı düşünüyorsanız bir süre daha devam edip para biriktirin. Biraz dinlenmek için birkaç gün izin alın. Bir taraftan da yeni bir iş aramaya başlayın.

2. Patronunuzla anlaşmayı öğrenin:

Patronunuzla baş etmenin yolu biraz mesafe oluşturmaktır. Patronunuzdan daha iyi olmak için onunla çılgın bir yarışa giymeyin. Çünkü, o bu konuda daha iyidir.

3. Dengeyi bulun:

Küçük, stratejik değişiklikler dengeyi bulmanızda büyük farklar oluşturabilir. Karşınıza çıkan her engelde işinizi değiştirmeyi düşünmek yerine, sahip olduğunuz işe bağlanın, küçük detaylara daha çok önem verin. Sizi mutlu eden anları not alın ve bu çizgiler üzerinden ilerleyin. Büyük kararlar kısa bir süre için memnuniyet verir, ancak eğer küçük problemleri büyütürseniz ve mutlu olduğunuz anları görmezden gelirseniz, bu durum hep tekrarlar.

4. İş arkadaşlarınızla iyi geçinin:

İşinizden nefret ederseniz, her şeyden nefret edersiniz. İşyerinde sorunlarınızı ya da mutluluğunuzu paylaşabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, sıkılmazsınız ve işte daha başarılı olursunuz. Hatta bir araştırmaya göre, işyerinde arkadaş sahibi olmanın ömrü uzattığı açıklanıyor.

5. Biraz esneklik isteyin:

Patronunuzdan fazladan bir esneklik isteyin. Yaptığınız iş buna uygunsa çok gerekmedikçe evden çalışın. Bu sayede kendinizi biraz daha rahat hissedebileceksiniz.

6. Negatif düşüncelerinizi bastırın:

İşiniz hakkında şikayet etmek eğlenceli olabilir. Çünkü burada içinizde biriktirdiklerinizi dışarı atıyorsunuz. Fakat, asabiyetinizi göstermek ise öfkenizi daha da kötüleştirecektir. Eğer bu negatiflik iş arkadaşlarınıza da yayılırsa, bu durumu daha kötü hale getirir. Şikayet etmek yerine çözümler üzerinde düşünün. Bu sorunları çözmek için yollar bulmaya çalışın. İşyerinizdeki işleyişi değiştiremiyorsanız, problemlerle baş etmenize yardımcı olacak yolları düşünün.

7. Sağlıklı olun:

Ruh ve akıl sağlığınızın dengeli olması halinde, yapamayacağınız şey yoktur. İşe yeni başlayanlar, her gece ne zaman yatacağınıza karar verin ve bunu sürekli uygulayın. Haftada 3-4 kez uygulayabileceğiniz bir egzersiz bulun ve yapın. Ucuz ve sağlıklı yemekler yapmaya başlayın. Her gün kendinize belirli bir zaman ayırın ve hiçbir şey yapmayın, dinlenin. Gerekirse bunların hepsini yapmak için bir plan oluşturun.

8. Kötü günlerden sakının:

Bir dizi küçük engeller ortaya çıktığında genellikle bunlar sizin için kötü günlerdir. O gün her şey normal halinden daha kötüye gidiyor gibi görünüyorsa, bir adım geri gidin ve neler olduğuna bakın. Küçük engellerin gününüzü mahvetmesine izin vermeyin. Eğer durumlara gerçekçi bir şekilde bakarsanız, potansiyel bir kötü günü başlamadan durdurabilirsiniz.

9. Kendinizi işinize verin:

Muhtemelen zaten bunu bedenen zaten yapıyorsunuz. Eğer işinizi yaparken üretici, meraklı olursanız ve işinizi severek yaparsanız hem işinizden zevk alırsınız, hem de daha başarılı olursunuz. Ayrıca ilgi alanlarınızı da işinize yansıtabilirseniz işinizi zevkli, eğlenceli hale getirirsiniz.

10. Bakış açısı kazanın:

Bugün tüm yaşamınızın sadece bir günüdür. Bu nedenle hayatınızda yaşadığınız olumsuzluklara değil, olumlu olaylara odaklanın. İşte de problemleri çözmenin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmeyin, tam tersi zamanınızı işinizin olumlu yönlerine ayırın. Hayatta karnınızı doyuracak yemeğiniz, yaşabileceğiniz bir eviniz ve yapacak bir işiniz varsa şanslısınızdır. Hele bir de sizinle ilgilenen, sizi merak eden insanlar varsa değmeyin keyfinize. Bu nedenle iş yerinizdeki küçük problemleri dert etmeyin ve pozitif olun.

Kişisel Sınırlar ve İletişim

0

Ugur, çocukları uyutmaya giden karısının çantasının içindeki telefonuna gizlice bakıyordu ki tam o sırada karısı salona girdi ve yine büyük bir kavga koptu.

Yıldız’ın kayınvalidesi “yine” haber vermeden ziyaretlerine geldi, oysa Yıldız bugün çok yorulmuştu ve erken uyumayı planlıyordu. Funda 17 yaşindaki kızının günlüğünü okudu ve kızının birine aşik olduğunu ögrenince küplere bindi.

Fatih tam işten eve gelmek üzereyken patronu aradı ve “kafasının bozuk” olduğunu, “biraz konuşmaya ihtiyacı olduğunu” söyleyerek içmeye çagirdi. Fatih, zaten onu bütün gün dinlediği için çok yorgundu ama “hayır” diyemedi ve “geliyorum” dedi. Karısını arayıp “geç geleceğim” dediğinde, karısı telefonu suratına kapadı…

Her gün binlerce kişi, karışıldığı, müdahale edildiği, kişisel sınırları ihlal edildiği için birilerine kızıyor, sinirleniyor, mutsuz oluyor. Sınırların gerekliliğini biliyor, hissediyor ama hatlarını belirginleştirmekte güçlük çekiyor. Fiziksel sınırları görmek ve işlevini anlamak kolay. Bahçenizin, evinizin sınırlarını duvarla, tel örgüyle çizerek, “buranın mülkiyeti bana ait, izinsiz girilmez” mesajını verebilirsiniz. Oysa kişisel sınırları belirlemek ve uyulmasını sağlamak hiç kolay değil. Özellikle, aileniz, arkadaşlarınız, sosyal çevreniz söz konusu olduğunda.

Diğer yandan, insanın bir birey olarak gelişimi, duygularını özgürce ifade edebilmesi ve ihtiyaçlarını karşilayabilmesi için kişisel sınırlar olmak zorundadır. Karı-koca arasında, anne-baba-çocuk arasında, arkadaşlar arasında, komşular, iş yerinde çalisanlar arasında sınırlar olmalıdır. Bu sınırlar, kişilerin diğerlerine ne kadar duygu ve bilginin aktarılacağını, kimin kiminle ve nasıl bir ilişkiye gireceğini belirler. Sınırlar, ayrıca, nelerden sorumlu olduğumuzu gösterdiği gibi, nelerden sorumlu olmadığımızı da gösterir. Örnegin, 14 yaşindaki çocugunuz sıkıldığında onu eğlendirmekten veya yalnızlık hissiyle mutsuz olan arkadaşinızın mutluluğundan siz sorumlu değilsiniz.

İlk Sınırlar Ailede Ögrenilir

Sınır koymak değil de sağlıklı sınırlar kurmak ve korumak asıl önemli olan. Arjantinli, ünlü aile terapisti Salvador Minuchin, aile içi problemlerin, ağırlıklı olarak, “sağlıksız” sınırlardan kaynaklandığını savunmuştur.

İlk sınırlar ailede ögrenilir. Bazı ailelerde sınırlar katıdır, herkes birbirinden uzak durur, kimse kimseye karışmaz ama duygusal anlamda da destek yoktur. Aile bireyleri birbirlerini ihmal ettiği için, duygusal yakınlığı dışarıda arar. Bu tip ailelerde bireyler arasında geçirgenlik olmadığı için, bireyler bağımsızlık kazanır ama diğer yandan birbirlerine yardımcı olamaz ve yakınlık duymazlar. Bu tarz sınırlar sağlıklı değildir.

Bazı ailelerde ise hiç sınır yoktur. Bir tür iç içe gecmişlik soz konusudur. Bireyler birbirlerine cok yakındır, çok destek olur ama bir o kadar da birbirinin işine karışır. Üzüntüler, sevinçler, tüm duygular hep beraber yaşanır. Aileden uzaklaşmaya çalisan birey, hemen aileye geri çekilir. Ayrılmak, aileye sadakatsızlık olarak algılanır. Böyle ailelerde, bekar biri 40 yaşina gelmişse de ailesinden ayrı bir eve çikmayi hayal bile edemez. Özellikle anne-babalar, aile normlarını korumak için ellerinden geleni yaparlar ki bu çogunlukla suçluluk duygusu aşilayarak olur. “Ben artık yaşlandım, beni nasıl yalnız bırakırsın,” “sen olmadan bu evin tadı tuzu yok” gibi sözler, yetişkin çocuklarin evden uzaklaşmasını engeller. Bu sefer de bireyler birbirlerine fazlasıyla destek olmaları, birbirlerinden yardım almalarına rağmen bireyselliklerini ve farklılıklarını koruyamazlar.

En ideali ise, sınırların belirgin ve net olduğu ve bir yandan da duygusal paylaşimın çok olduğu aile ilişkileridir. Bu tip ailelerde bireyler birbirlerinden kopmadan, bir yandan da bireyselliklerini koruyabildikleri bir birlikteliği basarabilirler. Bireyler, sınırların kişisel gelişim için gerekliliğini ögrenirken birbirlerine güven duyarlar ve sınırlar bu güven çerçevesinde esnektir.

Kişisel alana saygı

Kişisel alanınızı ve sınırlarınızı belirlemek için öncelikle kendinizi iyi tanımanız gerekir. Zihinsel, duygusal ve fiziksel sınırlarınızı iyice ögrendiken sonra, insanlara size veya sizinle ne yapıp ne yapamayacaklarını açık ve değişmez biçimde bildirmeniz ve bu sınırları uygulamaya koymanız gerekir. Kişisel alanınız size aittir. Bu alanın içinde sadece size ait ihtiyaçlar, istekler ve duygular vardır. Diğerlerinin bu alana saygı göstermelerini sağlamak ise sizin görevinizdir. Bunu yapmak kolay olmayacaktır. Karşinızdakine “hayır, ben bunu yapmak istemiyorum” veya “hayır, cevap vermek istemiyorum” demek, sizin için imkansız gibi gözükse de, hemen vazgeçmeyin. Unutmayın ki sağlıklı sınırlar özgüveninizi artıracak, ilişkilerinizde daha mutlu olmanızı sağlayacaktır.

Önceleri yeni tavrınızdan dolayı tepki alsanız da, insanlar buna alışacaktır. Yeter ki siz insanların sınırları olması gerektiğine inanın ve sınırlarınızı korumak konusunda kararlı olun. İstemediğiniz yemeği yemeyin, bulunmak istemediğiniz ortamlarda bulunmayın, eşiniz yürüyüş yapmayı sevmiyor diye onunla televizyon seyretmeyi kabul etmeyin. Sınırlarınızın içinde, kişisel alanınız ve bu alan içinde duygularınız, yapmak istedikleriniz ve ihtiyaçlarınız, dışında ise istemedikleriniz vardır. Siz nerede durmak istiyorsunuz?

Gençlik Dönemi

0

Kişi fırtınalarla başa çıkmak için bu dönemde rehbere ihtiyaç duyuyor.
Sık değişen sınav sistemi ile birlikte kendisinde ve ailesinde artan kaygılar gençlerin kişilik gelişim sürecini olumsuz etkiliyor.

Ders başarısına ve sınav hazırlığı üzerine aşırı yoğunlaşma, kişilik ve karakter gelişimine yeterince önem verilmemesine yol açabiliyor. Gençlerin ve ailelerin dersler ve sınavlar kadar kişilik, karakter, sorumluluklar ve sosyal gelişim gibi hayatın ve kişiliğin diğer yönlerine de önem vermeye devam etmeleri gerekiyor.

Genç o güne kadar iyi bir kişilik özelliğine sahip olabilir. Fakat gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Anne-babaların evlatlarını iyi tanımaları hem onların hem de kendilerinin gelişimi için önemli.

Özellikle gençlik döneminde bütün ailelerde görülen iletişim sorunlarının çözümü bütün aile üyeleri için elzemdir. Gençler, içinde bulundukları toplumu bilhassa gençleri daha iyi tanıyabiliyor. Anne-babalar çocukları vasıtasıyla hem toplum sorunlarından hem de toplumdaki olumlu değişikliklerden haberdar olabiliyorlar. Bunun için genci, iletişimi kesmeden dinlemeleri ve ona değer vermeleri önemli.

Diğer taraftan anne-babalar gençle sohbetleri esnasında onun iç dünyasındaki fırtınaları da anlayıp dindirmesine yardımcı olabiliyorlar. Bunun için biraz sınavlara olan yoğun ilgiden ve kendi sorunlarından uzaklaşıp sohbet ortamları oluşturmaları gerekiyor.

Bu gibi paylaşımlar gencin iç dünyasına girmeye bir vesile olabiliyor. Anne-baba genci dinlerken onun ne kadar hızlı büyüdüğünü fark edebiliyor. Bazen gençten kendi hayatı ile ilgili kararlar verirken çok güzel fikirler alabiliyor. Bazen de sinyalleri fark edip problemleri erken önleyebiliyor.

Bazen doğrudan müdahale yerine onun bunalımdan çıkmasına yardımcı ortamlar hazırlıyor. Burada dikkat edilecek şudur; anne-baba gencin anlattıklarında çok üzücü düşünceler olsa da kesinlikle suçlamamalı, “neden bana gelip sormadın?” gibi rahatsız edici karşılıklar vermeden genci dinlemelidir.

Gençler de biraz ilgiyle büyüklerini dinleyebilseler görüyorlar ki her ne kadar arada 20-30 yıllık bir fark olsa da gençlik çağının duyguları ıstırapları, beyin sancıları, heyecan ve neşeleri hep birbirine benziyor.

İnsanın var oluş sancıları, yaşama gayesini bulma, doğruya hikmete ulaşma çabaları hep aynı. Anne-babaya ve gence düşen, bu ortak noktaları bulmaya çalışmak. Anne-babalar genç için medeniyetin köklerine ulaşmak için bir köprü, genç de anne-baba için günümüze ve geleceğe açılan bir pencere olabiliyor.

Anne-babalar için birkaç küçük anahtar:

  • Okudukları bir kitaptaki olay ve fikirlerden bahsetmek.
  • Bir arkadaş sohbetinde kendilerini etkileyen bir olayı anlatmak.
  • Bir gençlik anısını hatırlayıp ondaki duygulardan bahsetmek.
  • Henüz lise çağlarındayken öğretmenin anlattığı bir olaydan nasıl etkilendiğini ve günlerce kitaplarda cevap aradığını anlatmak.
  • İmani ve hayati konulardaki dönemeçlerini ve tecrübelerini anlatmak.
  • Güzel ahlak edinme, arkadaşlık gibi konulardaki değişim süreçleri hakkında kendi hayatından örnekler vermek.

Türkler Hediyeye Para Harcamayı Seviyor

0

Mastercard, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 18 ülkede hediye alışverişi tercihlerini yayınladı. Buna göre, Türkiye’de her 6 kişiden 1’i sevdikleri için hediye almaya 3 ay önceden başlıyor, 10 kişiden 4’ü ise alışverişi son ana bırakıyor. En çok eşine hediye alırken zorlanan Türk tüketiciler seyahat, konser bileti gibi deneyim sunan hediyeleri daha çok tercih ediyor. Rusya, İtalya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile karşılaştırıldığında hediyelere ortalama en yüksek bütçeyi Türkiye ayırıyor.

18 ülkeyi kapsayan araştırmaya göre Türkler sevdiklerine hediyelerini almakta erkenci davranıyor. Ülkemizde her 6 kişiden 1’i yılbaşı hediyelerini Eylül ayından itibaren almaya başlıyor. Araştırmada bunun nedeninin temel olarak masrafları farklı aylara dağıtarak bütçelerini dengelemek olduğu tespit edilirken, bunun dışında hediyeler tükenmeden almak ve var olan bir indirimi kaçırmak istemeyenler de var. Son yıllarda ülkemizde de büyük rağbet gören ve bu yıl 29 Kasım’da gerçekleşecek olan yılın en avantajlı günü Black Friday’de (Kara Cuma) alışverişlerin en yüksek noktaya çıkması bekleniyor. Bununla birlikte, ülkemizde yakın zamanda bilinirliği artamaya başlayan ve indirimli teknoloji ürünleri alışverişi yapılabilen 2 Aralık’taki Siber Pazartesi’nin de hareketli geçeceği öngörülüyor. 

En erkenci İngilizler, son dakikacı Ruslar

Türkiye’den katılımcıların yüzde 7’si alışverişlerini Ekim ayında yapmaya başlarken, yüzde 30’u alışverişlerini Kasım’da, yüzde 42’si ise Aralık ayında yapıyor.  Diğer ülkelerdeki alışkanlıklara bakıldığında, İngilizlerin yaklaşık %40’ının Ekim ayına kadar hediyelerini hazır ettikleri, sadece %25’inin Aralık ayına bıraktığı görülüyor. Rusların ise yarısından fazlası Aralık ayında hediyelerini tamamlıyor. Benzer şekilde İtalyanların da alımları Kasım ve Aralık aylarında yoğunlaşıyor.

En bonkör Türkler, en hesaplı Ruslar

Türkiye’den araştırmaya katılanların 5’te biri hediye için 600 TL civarında, diğer 5’te birlik bölümü ise 1000-1200 TL’ye yakın harcıyor. Hatta 3 bin TL’ye kadar çıkan %22’lik bir tüketici grubu da bulunuyor. Türkiye’den ortalama 1 kişi sevdiklerine aldığı yılbaşı hediyeleri için 4300 TL harcarken bu rakam Almanya’da ve Fransa’da 3500 TL, Rusya’da 2500 TL, İtalya’da 3700 TL ve İngiltere’de 3350 TL. Bunun sebebi ise Türkiye’de seyahatin en popüler hediyelerden biri olması.

En zor eş için seçiliyor

Türkler dahil tüm ülkeler en iyisini seçme kaygısını eşlerine hediye alırken yaşadıklarını belirtiyorlar. Aynı şekilde çocuklar ya da anne ve babalara hediye almak da pek kolay bulunmuyor. Türkiye’den her 10 kişiden 1’i ise kayınvalidesine hediye seçmekte zorlanırken, kayınvalideye hediye almakta en çok zorlanan ülke Rusya (%12), en az zorlanan ülke ise İtalya (%5).  

Türkler gezmeyi seviyor

Son yıllarda, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de bir obje yerine, bir deneyim hediye etmek daha revaçta. Deneyim hediyeleri, katılımcıların sevdikleriyle birlikte geçirecekleri bir tatil, şarkılara eşlik edecekleri bir konser ya da macera dolu bir aktivite aile bağlarını kuvvetlendireceği, birlikte sosyal medyada paylaşabilecekleri bir anı olduğu için tercih ediliyor. Katılımcıların yarısı yeni yıl listelerinde seyahatin bulunduğunu belirtirken, yine yaklaşık yarısı erkenden konser biletleri alıyor. Diğer deneyim hediyeleri arasında gözde olanlar ise sinema-tiyatro bileti, futbol maçı, gemi seyahati, SPA, şarap tadımı ve balon gezisi olarak sıralanıyor. 

İngiltere ve Almanya dışındaki diğer ülkelerde de seyahat, deneyim sunan hediyeler listesinde ilk sırada yer alıyor. Seyahat hediyesi İngiltere’de tiyatro, sinema ve konserin ardından dördüncü sırada gelirken, Almanya’da konser ve sinemadan sonra geliyor. Keyfine düşkün İtalya’da ve Fransa’da ise SPA hediyesi en popüler ilk 3 hediye arasında yer alıyor.  

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

75,012BeğenenlerBeğen
176,537TakipçilerTakip Et
2,435TakipçilerTakip Et

YENİ İÇERİKLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR