Cumartesi, Ekim 19, 2019
  • Başarı Video

Yaptığı İşten Usananlar İçin Pratik Öneriler

0

Her sabah erkenden kalkıp gece geç saatlerde eve dönmekten sıkıldınız mı? Özellikle de özel sektörde çalışma saatleri çok uzun sürdüğü için herkes aynı sorundan şikayetçi.

Peki bu durumda neler yapabilirsiniz, tüm gün işinize nasıl konsantre olabilirsiniz?

Lifehacker isimli İnternet sitesinde yer alan habere göre, işte iş yerinde aktif kalmanızın yolları:

1. Sadece bırakın:

Eğer işyerinizde son noktaya geldiyseniz, çıkış planı oluşturmaya ihtiyacınız var demektir. Ancak, ev kiranızı ödemek için bu işte kalmanız gerekiyorsa ve bu sektörde hemen yeni bir iş bulamayacağınızı düşünüyorsanız bir süre daha devam edip para biriktirin. Biraz dinlenmek için birkaç gün izin alın. Bir taraftan da yeni bir iş aramaya başlayın.

2. Patronunuzla anlaşmayı öğrenin:

Patronunuzla baş etmenin yolu biraz mesafe oluşturmaktır. Patronunuzdan daha iyi olmak için onunla çılgın bir yarışa giymeyin. Çünkü, o bu konuda daha iyidir.

3. Dengeyi bulun:

Küçük, stratejik değişiklikler dengeyi bulmanızda büyük farklar oluşturabilir. Karşınıza çıkan her engelde işinizi değiştirmeyi düşünmek yerine, sahip olduğunuz işe bağlanın, küçük detaylara daha çok önem verin. Sizi mutlu eden anları not alın ve bu çizgiler üzerinden ilerleyin. Büyük kararlar kısa bir süre için memnuniyet verir, ancak eğer küçük problemleri büyütürseniz ve mutlu olduğunuz anları görmezden gelirseniz, bu durum hep tekrarlar.

4. İş arkadaşlarınızla iyi geçinin:

İşinizden nefret ederseniz, her şeyden nefret edersiniz. İşyerinde sorunlarınızı ya da mutluluğunuzu paylaşabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, sıkılmazsınız ve işte daha başarılı olursunuz. Hatta bir araştırmaya göre, işyerinde arkadaş sahibi olmanın ömrü uzattığı açıklanıyor.

5. Biraz esneklik isteyin:

Patronunuzdan fazladan bir esneklik isteyin. Yaptığınız iş buna uygunsa çok gerekmedikçe evden çalışın. Bu sayede kendinizi biraz daha rahat hissedebileceksiniz.

6. Negatif düşüncelerinizi bastırın:

İşiniz hakkında şikayet etmek eğlenceli olabilir. Çünkü burada içinizde biriktirdiklerinizi dışarı atıyorsunuz. Fakat, asabiyetinizi göstermek ise öfkenizi daha da kötüleştirecektir. Eğer bu negatiflik iş arkadaşlarınıza da yayılırsa, bu durumu daha kötü hale getirir. Şikayet etmek yerine çözümler üzerinde düşünün. Bu sorunları çözmek için yollar bulmaya çalışın. İşyerinizdeki işleyişi değiştiremiyorsanız, problemlerle baş etmenize yardımcı olacak yolları düşünün.

7. Sağlıklı olun:

Ruh ve akıl sağlığınızın dengeli olması halinde, yapamayacağınız şey yoktur. İşe yeni başlayanlar, her gece ne zaman yatacağınıza karar verin ve bunu sürekli uygulayın. Haftada 3-4 kez uygulayabileceğiniz bir egzersiz bulun ve yapın. Ucuz ve sağlıklı yemekler yapmaya başlayın. Her gün kendinize belirli bir zaman ayırın ve hiçbir şey yapmayın, dinlenin. Gerekirse bunların hepsini yapmak için bir plan oluşturun.

8. Kötü günlerden sakının:

Bir dizi küçük engeller ortaya çıktığında genellikle bunlar sizin için kötü günlerdir. O gün her şey normal halinden daha kötüye gidiyor gibi görünüyorsa, bir adım geri gidin ve neler olduğuna bakın. Küçük engellerin gününüzü mahvetmesine izin vermeyin. Eğer durumlara gerçekçi bir şekilde bakarsanız, potansiyel bir kötü günü başlamadan durdurabilirsiniz.

9. Kendinizi işinize verin:

Muhtemelen zaten bunu bedenen zaten yapıyorsunuz. Eğer işinizi yaparken üretici, meraklı olursanız ve işinizi severek yaparsanız hem işinizden zevk alırsınız, hem de daha başarılı olursunuz. Ayrıca ilgi alanlarınızı da işinize yansıtabilirseniz işinizi zevkli, eğlenceli hale getirirsiniz.

10. Bakış açısı kazanın:

Bugün tüm yaşamınızın sadece bir günüdür. Bu nedenle hayatınızda yaşadığınız olumsuzluklara değil, olumlu olaylara odaklanın. İşte de problemleri çözmenin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmeyin, tam tersi zamanınızı işinizin olumlu yönlerine ayırın. Hayatta karnınızı doyuracak yemeğiniz, yaşabileceğiniz bir eviniz ve yapacak bir işiniz varsa şanslısınızdır. Hele bir de sizinle ilgilenen, sizi merak eden insanlar varsa değmeyin keyfinize. Bu nedenle iş yerinizdeki küçük problemleri dert etmeyin ve pozitif olun.

Kişisel Sınırlar ve İletişim

0

Ugur, çocukları uyutmaya giden karısının çantasının içindeki telefonuna gizlice bakıyordu ki tam o sırada karısı salona girdi ve yine büyük bir kavga koptu.

Yıldız’ın kayınvalidesi “yine” haber vermeden ziyaretlerine geldi, oysa Yıldız bugün çok yorulmuştu ve erken uyumayı planlıyordu. Funda 17 yaşindaki kızının günlüğünü okudu ve kızının birine aşik olduğunu ögrenince küplere bindi.

Fatih tam işten eve gelmek üzereyken patronu aradı ve “kafasının bozuk” olduğunu, “biraz konuşmaya ihtiyacı olduğunu” söyleyerek içmeye çagirdi. Fatih, zaten onu bütün gün dinlediği için çok yorgundu ama “hayır” diyemedi ve “geliyorum” dedi. Karısını arayıp “geç geleceğim” dediğinde, karısı telefonu suratına kapadı…

Her gün binlerce kişi, karışıldığı, müdahale edildiği, kişisel sınırları ihlal edildiği için birilerine kızıyor, sinirleniyor, mutsuz oluyor. Sınırların gerekliliğini biliyor, hissediyor ama hatlarını belirginleştirmekte güçlük çekiyor. Fiziksel sınırları görmek ve işlevini anlamak kolay. Bahçenizin, evinizin sınırlarını duvarla, tel örgüyle çizerek, “buranın mülkiyeti bana ait, izinsiz girilmez” mesajını verebilirsiniz. Oysa kişisel sınırları belirlemek ve uyulmasını sağlamak hiç kolay değil. Özellikle, aileniz, arkadaşlarınız, sosyal çevreniz söz konusu olduğunda.

Diğer yandan, insanın bir birey olarak gelişimi, duygularını özgürce ifade edebilmesi ve ihtiyaçlarını karşilayabilmesi için kişisel sınırlar olmak zorundadır. Karı-koca arasında, anne-baba-çocuk arasında, arkadaşlar arasında, komşular, iş yerinde çalisanlar arasında sınırlar olmalıdır. Bu sınırlar, kişilerin diğerlerine ne kadar duygu ve bilginin aktarılacağını, kimin kiminle ve nasıl bir ilişkiye gireceğini belirler. Sınırlar, ayrıca, nelerden sorumlu olduğumuzu gösterdiği gibi, nelerden sorumlu olmadığımızı da gösterir. Örnegin, 14 yaşindaki çocugunuz sıkıldığında onu eğlendirmekten veya yalnızlık hissiyle mutsuz olan arkadaşinızın mutluluğundan siz sorumlu değilsiniz.

İlk Sınırlar Ailede Ögrenilir

Sınır koymak değil de sağlıklı sınırlar kurmak ve korumak asıl önemli olan. Arjantinli, ünlü aile terapisti Salvador Minuchin, aile içi problemlerin, ağırlıklı olarak, “sağlıksız” sınırlardan kaynaklandığını savunmuştur.

İlk sınırlar ailede ögrenilir. Bazı ailelerde sınırlar katıdır, herkes birbirinden uzak durur, kimse kimseye karışmaz ama duygusal anlamda da destek yoktur. Aile bireyleri birbirlerini ihmal ettiği için, duygusal yakınlığı dışarıda arar. Bu tip ailelerde bireyler arasında geçirgenlik olmadığı için, bireyler bağımsızlık kazanır ama diğer yandan birbirlerine yardımcı olamaz ve yakınlık duymazlar. Bu tarz sınırlar sağlıklı değildir.

Bazı ailelerde ise hiç sınır yoktur. Bir tür iç içe gecmişlik soz konusudur. Bireyler birbirlerine cok yakındır, çok destek olur ama bir o kadar da birbirinin işine karışır. Üzüntüler, sevinçler, tüm duygular hep beraber yaşanır. Aileden uzaklaşmaya çalisan birey, hemen aileye geri çekilir. Ayrılmak, aileye sadakatsızlık olarak algılanır. Böyle ailelerde, bekar biri 40 yaşina gelmişse de ailesinden ayrı bir eve çikmayi hayal bile edemez. Özellikle anne-babalar, aile normlarını korumak için ellerinden geleni yaparlar ki bu çogunlukla suçluluk duygusu aşilayarak olur. “Ben artık yaşlandım, beni nasıl yalnız bırakırsın,” “sen olmadan bu evin tadı tuzu yok” gibi sözler, yetişkin çocuklarin evden uzaklaşmasını engeller. Bu sefer de bireyler birbirlerine fazlasıyla destek olmaları, birbirlerinden yardım almalarına rağmen bireyselliklerini ve farklılıklarını koruyamazlar.

En ideali ise, sınırların belirgin ve net olduğu ve bir yandan da duygusal paylaşimın çok olduğu aile ilişkileridir. Bu tip ailelerde bireyler birbirlerinden kopmadan, bir yandan da bireyselliklerini koruyabildikleri bir birlikteliği basarabilirler. Bireyler, sınırların kişisel gelişim için gerekliliğini ögrenirken birbirlerine güven duyarlar ve sınırlar bu güven çerçevesinde esnektir.

Kişisel alana saygı

Kişisel alanınızı ve sınırlarınızı belirlemek için öncelikle kendinizi iyi tanımanız gerekir. Zihinsel, duygusal ve fiziksel sınırlarınızı iyice ögrendiken sonra, insanlara size veya sizinle ne yapıp ne yapamayacaklarını açık ve değişmez biçimde bildirmeniz ve bu sınırları uygulamaya koymanız gerekir. Kişisel alanınız size aittir. Bu alanın içinde sadece size ait ihtiyaçlar, istekler ve duygular vardır. Diğerlerinin bu alana saygı göstermelerini sağlamak ise sizin görevinizdir. Bunu yapmak kolay olmayacaktır. Karşinızdakine “hayır, ben bunu yapmak istemiyorum” veya “hayır, cevap vermek istemiyorum” demek, sizin için imkansız gibi gözükse de, hemen vazgeçmeyin. Unutmayın ki sağlıklı sınırlar özgüveninizi artıracak, ilişkilerinizde daha mutlu olmanızı sağlayacaktır.

Önceleri yeni tavrınızdan dolayı tepki alsanız da, insanlar buna alışacaktır. Yeter ki siz insanların sınırları olması gerektiğine inanın ve sınırlarınızı korumak konusunda kararlı olun. İstemediğiniz yemeği yemeyin, bulunmak istemediğiniz ortamlarda bulunmayın, eşiniz yürüyüş yapmayı sevmiyor diye onunla televizyon seyretmeyi kabul etmeyin. Sınırlarınızın içinde, kişisel alanınız ve bu alan içinde duygularınız, yapmak istedikleriniz ve ihtiyaçlarınız, dışında ise istemedikleriniz vardır. Siz nerede durmak istiyorsunuz?

Gençlik Dönemi

0

Kişi fırtınalarla başa çıkmak için bu dönemde rehbere ihtiyaç duyuyor.
Sık değişen sınav sistemi ile birlikte kendisinde ve ailesinde artan kaygılar gençlerin kişilik gelişim sürecini olumsuz etkiliyor.

Ders başarısına ve sınav hazırlığı üzerine aşırı yoğunlaşma, kişilik ve karakter gelişimine yeterince önem verilmemesine yol açabiliyor. Gençlerin ve ailelerin dersler ve sınavlar kadar kişilik, karakter, sorumluluklar ve sosyal gelişim gibi hayatın ve kişiliğin diğer yönlerine de önem vermeye devam etmeleri gerekiyor.

Genç o güne kadar iyi bir kişilik özelliğine sahip olabilir. Fakat gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Anne-babaların evlatlarını iyi tanımaları hem onların hem de kendilerinin gelişimi için önemli.

Özellikle gençlik döneminde bütün ailelerde görülen iletişim sorunlarının çözümü bütün aile üyeleri için elzemdir. Gençler, içinde bulundukları toplumu bilhassa gençleri daha iyi tanıyabiliyor. Anne-babalar çocukları vasıtasıyla hem toplum sorunlarından hem de toplumdaki olumlu değişikliklerden haberdar olabiliyorlar. Bunun için genci, iletişimi kesmeden dinlemeleri ve ona değer vermeleri önemli.

Diğer taraftan anne-babalar gençle sohbetleri esnasında onun iç dünyasındaki fırtınaları da anlayıp dindirmesine yardımcı olabiliyorlar. Bunun için biraz sınavlara olan yoğun ilgiden ve kendi sorunlarından uzaklaşıp sohbet ortamları oluşturmaları gerekiyor.

Bu gibi paylaşımlar gencin iç dünyasına girmeye bir vesile olabiliyor. Anne-baba genci dinlerken onun ne kadar hızlı büyüdüğünü fark edebiliyor. Bazen gençten kendi hayatı ile ilgili kararlar verirken çok güzel fikirler alabiliyor. Bazen de sinyalleri fark edip problemleri erken önleyebiliyor.

Bazen doğrudan müdahale yerine onun bunalımdan çıkmasına yardımcı ortamlar hazırlıyor. Burada dikkat edilecek şudur; anne-baba gencin anlattıklarında çok üzücü düşünceler olsa da kesinlikle suçlamamalı, “neden bana gelip sormadın?” gibi rahatsız edici karşılıklar vermeden genci dinlemelidir.

Gençler de biraz ilgiyle büyüklerini dinleyebilseler görüyorlar ki her ne kadar arada 20-30 yıllık bir fark olsa da gençlik çağının duyguları ıstırapları, beyin sancıları, heyecan ve neşeleri hep birbirine benziyor.

İnsanın var oluş sancıları, yaşama gayesini bulma, doğruya hikmete ulaşma çabaları hep aynı. Anne-babaya ve gence düşen, bu ortak noktaları bulmaya çalışmak. Anne-babalar genç için medeniyetin köklerine ulaşmak için bir köprü, genç de anne-baba için günümüze ve geleceğe açılan bir pencere olabiliyor.

Anne-babalar için birkaç küçük anahtar:

  • Okudukları bir kitaptaki olay ve fikirlerden bahsetmek.
  • Bir arkadaş sohbetinde kendilerini etkileyen bir olayı anlatmak.
  • Bir gençlik anısını hatırlayıp ondaki duygulardan bahsetmek.
  • Henüz lise çağlarındayken öğretmenin anlattığı bir olaydan nasıl etkilendiğini ve günlerce kitaplarda cevap aradığını anlatmak.
  • İmani ve hayati konulardaki dönemeçlerini ve tecrübelerini anlatmak.
  • Güzel ahlak edinme, arkadaşlık gibi konulardaki değişim süreçleri hakkında kendi hayatından örnekler vermek.

Türkler Hediyeye Para Harcamayı Seviyor

0

Mastercard, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 18 ülkede hediye alışverişi tercihlerini yayınladı. Buna göre, Türkiye’de her 6 kişiden 1’i sevdikleri için hediye almaya 3 ay önceden başlıyor, 10 kişiden 4’ü ise alışverişi son ana bırakıyor. En çok eşine hediye alırken zorlanan Türk tüketiciler seyahat, konser bileti gibi deneyim sunan hediyeleri daha çok tercih ediyor. Rusya, İtalya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile karşılaştırıldığında hediyelere ortalama en yüksek bütçeyi Türkiye ayırıyor.

18 ülkeyi kapsayan araştırmaya göre Türkler sevdiklerine hediyelerini almakta erkenci davranıyor. Ülkemizde her 6 kişiden 1’i yılbaşı hediyelerini Eylül ayından itibaren almaya başlıyor. Araştırmada bunun nedeninin temel olarak masrafları farklı aylara dağıtarak bütçelerini dengelemek olduğu tespit edilirken, bunun dışında hediyeler tükenmeden almak ve var olan bir indirimi kaçırmak istemeyenler de var. Son yıllarda ülkemizde de büyük rağbet gören ve bu yıl 29 Kasım’da gerçekleşecek olan yılın en avantajlı günü Black Friday’de (Kara Cuma) alışverişlerin en yüksek noktaya çıkması bekleniyor. Bununla birlikte, ülkemizde yakın zamanda bilinirliği artamaya başlayan ve indirimli teknoloji ürünleri alışverişi yapılabilen 2 Aralık’taki Siber Pazartesi’nin de hareketli geçeceği öngörülüyor. 

En erkenci İngilizler, son dakikacı Ruslar

Türkiye’den katılımcıların yüzde 7’si alışverişlerini Ekim ayında yapmaya başlarken, yüzde 30’u alışverişlerini Kasım’da, yüzde 42’si ise Aralık ayında yapıyor.  Diğer ülkelerdeki alışkanlıklara bakıldığında, İngilizlerin yaklaşık %40’ının Ekim ayına kadar hediyelerini hazır ettikleri, sadece %25’inin Aralık ayına bıraktığı görülüyor. Rusların ise yarısından fazlası Aralık ayında hediyelerini tamamlıyor. Benzer şekilde İtalyanların da alımları Kasım ve Aralık aylarında yoğunlaşıyor.

En bonkör Türkler, en hesaplı Ruslar

Türkiye’den araştırmaya katılanların 5’te biri hediye için 600 TL civarında, diğer 5’te birlik bölümü ise 1000-1200 TL’ye yakın harcıyor. Hatta 3 bin TL’ye kadar çıkan %22’lik bir tüketici grubu da bulunuyor. Türkiye’den ortalama 1 kişi sevdiklerine aldığı yılbaşı hediyeleri için 4300 TL harcarken bu rakam Almanya’da ve Fransa’da 3500 TL, Rusya’da 2500 TL, İtalya’da 3700 TL ve İngiltere’de 3350 TL. Bunun sebebi ise Türkiye’de seyahatin en popüler hediyelerden biri olması.

En zor eş için seçiliyor

Türkler dahil tüm ülkeler en iyisini seçme kaygısını eşlerine hediye alırken yaşadıklarını belirtiyorlar. Aynı şekilde çocuklar ya da anne ve babalara hediye almak da pek kolay bulunmuyor. Türkiye’den her 10 kişiden 1’i ise kayınvalidesine hediye seçmekte zorlanırken, kayınvalideye hediye almakta en çok zorlanan ülke Rusya (%12), en az zorlanan ülke ise İtalya (%5).  

Türkler gezmeyi seviyor

Son yıllarda, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de bir obje yerine, bir deneyim hediye etmek daha revaçta. Deneyim hediyeleri, katılımcıların sevdikleriyle birlikte geçirecekleri bir tatil, şarkılara eşlik edecekleri bir konser ya da macera dolu bir aktivite aile bağlarını kuvvetlendireceği, birlikte sosyal medyada paylaşabilecekleri bir anı olduğu için tercih ediliyor. Katılımcıların yarısı yeni yıl listelerinde seyahatin bulunduğunu belirtirken, yine yaklaşık yarısı erkenden konser biletleri alıyor. Diğer deneyim hediyeleri arasında gözde olanlar ise sinema-tiyatro bileti, futbol maçı, gemi seyahati, SPA, şarap tadımı ve balon gezisi olarak sıralanıyor. 

İngiltere ve Almanya dışındaki diğer ülkelerde de seyahat, deneyim sunan hediyeler listesinde ilk sırada yer alıyor. Seyahat hediyesi İngiltere’de tiyatro, sinema ve konserin ardından dördüncü sırada gelirken, Almanya’da konser ve sinemadan sonra geliyor. Keyfine düşkün İtalya’da ve Fransa’da ise SPA hediyesi en popüler ilk 3 hediye arasında yer alıyor.  

Çocuklara Asla Söylenmeyecek Kelimeler

0

Ebeveyn olmak gerçekten çok zor bir iş. Çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılamaya çalışırken onu duygusal açıdan doyurabilmek, sorularına doğru yanıtları, doğru şekilde verebilmek ve en önemlisi sağlıklı bir iletişim kurabilmek… Uzman Psikolog Hilal Aktaş, çocuklara asla söylenmemesi gereken cümleleri açıkladı. Uzman Psikolog Hilal Aktaş, ebeveynlerin çocuğa doğru olduğunu düşündükleri davranışları aşılamaya çalışırken, farkına varmadan yanlış ifadeler kullanabildiğini ve söylüyor. Bu ifadeler ebeveynler fark etmeden çocuğun kişiliği üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor.

KENDİNİ GÜVENSİZ VE YETERSİZ HİSSEDEBİLİR…

Sağlıklı bir ebeveyn ilişkisinde dikkat edilmesi gereken noktaların başında çocuklarla konuşmak geliyor. Büyüme ve öğrenme sürecindeki çocuklar iletişimi ellerindeki en önemli kaynak olarak kullanıyor. Soruyor, dinliyor, anlatıyor.

Hayatı en yakınlarından öğrenmeye çalışırken duyduklarını ve öğrendiklerini kendince yorumlayabiliyor. Uzman Psikolog Hilal Aktaş, bu nedenle çocuğa söylenilen her kelimenin bir anlam yaratabileceğini ve düşünmeden kurulan cümlelerin olumsuz psikolojik sonuçlar doğmasına sebep olabildiğini söylüyor.

Psikolog Hilal Aktaş, bu durumda çocuğun kendini güvensiz, yetersiz hissetmesine, ebeveyn çocuk arasındaki iletişimin bozulmasına ve çocuğun yetişkinlere olan güven duygusunu zedelenmesine neden olabileceğini anlatıyor. Farkında olmadan yapılan bu hataların ilerleyen zamanlarda çocukta tepki olarak ortaya çıktığını belirten Psikolog Hilal Aktaş, “İsyankar ya da içe kapanık, iletişime girmekte zorluk çeken bir kişilik ortaya çıkar. Çocuk, aşırı öfke, saldırganlık ve depresif ruh hali olarak da tepkisini dışarıya yansıtabilir” diyor. 

ÇOCUKLARA KULLANILMAMASI GEREKEN İFADELER

Sağlıklı bir kişi olarak yetişmeleri için, ebeveynlerin çocukların dış görünüşü ve özellikleri ile şaka bile olsa dalga geçmemeleri, lakap takmaktan, onları tehdit ederek konuşmaktan, stres yaratabilecek cümleler kullanmaktan kaçınması gerektiğini söyleyen Psikolog Hilal Aktaş, çocuklarda ‘asla kullanılmaması gereken’ ifadeleri sıraladı.

“Tembel”, “İnatçı”, “Sakar”, “Şımarık”: Büyüme evresinde çocuklara olumsuz sıfatlar kullanmamak gerekiyor. Bu şekilde yetiştirilen çocukların davranışları da aynı yöne doğru eğilim gösterebiliyor. Çünkü ebeveynler farkında olmasa da bu sıfatlar zamanla çocuğun kabul alanına giriyor ve çocukta bu özelliklerin gelişmesine neden olabiliyor.

“Baban eve gelsin bütün yaptıklarını anlatacağım”: Disiplin çocuklar için gerekli. Ancak, çocuğu anne ya da baba ile tehdit etmek, psikolojik sorunlara neden olabiliyor. Bu nedenle çocuklara disiplini öğretirken iletişime engel olacak cümleleri kullanmamak gerekiyor.

“Beni üzmeye devam edersen hasta olurum”: Günlük yaşam sırasında çocuklara bu tarz cümleler kullanmaktan kaçınmak gerekiyor. Çünkü, hasta olmak doğal bir durum olmakla birlikte, olası bir hastalık durumunda “annem benim yüzümden hasta oldu” düşüncesi çocukta suçluluk duygusuna sebep olabiliyor. Sonuçta ancak psikoterapi ile çalışıp düzeltilen bir sorun ortaya çıkıyor.

“Seni bırakıp giderim”: Ebeveynlerin, çocuğu olumsuz bir davranışından caydırmak için yokluklarıyla da tehdit etmemeleri olumsuz sonuçlar yaratabiliyor. Bu şekilde konuşmak çocukta anksiyete bozukluğuna sebep oluyor. Ayrılık kaygısı yaşayan çocuk, ebeveyne bağımlı hale geliyor, kendi yatağında uyumak istemiyor, okula gitmemek için değişik fiziksel yakınmalara başvurduğu gözleniyor.

“Büyüklerine asla karşı çıkma” Kültürel ve geleneksel olarak her ne kadar büyüklerimize saygılı olmamız gerektiği bizlere aşılanan bir davranış modeli olsa da, çocuğun da haklarının olduğunu hatırlamakta fayda var. Çocuğu ebeveynden ayrı, kendi kişilik özellikleri, kendi düşünceleri, kendi dünyaya bakış açışı olan bir kişilik olarak kabul etmek ve bu yönde desteklemek, yetiştirmek gerekiyor. Buna karşılık “saygı karşılıklı olmalıdır” düşüncesini aşılamak daha doğru bir davranış oluyor.

“Çok meşgulüm, seninle ilgilenemem”: Bu cümle çocuklarda sevilmediğini ve kendisine değer verilmediğini hissettirebiliyor. Onun yerine, “Ben de seninle ilgilenmek istiyorum fakat şu anda biraz işim var, biter bitmez hemen yanına gelip seninle ilgileneceğim” demek daha doğru bir ifade biçimi.

“Neden onun gibi değilsin”: Çocuğu arkadaşlarıyla ya da kardeşleriyle hiçbir şekilde kıyaslamamak gerekiyor. Başka birine benzemesini istemek, çocuğun kendini yetersiz hissetmesine ve özgüven kaybına yol açıyor.

“Sen bunu yapamazsın”: Çocuğun özgüvenini kıracak bu tarz cümleler, hırslarının kurbanı olan bir yetişkin olmalarına neden olabilir. Bu yaklaşımın tam tersi, “Benim çocuğum her şeyi başarabilir” de yanlış bir ifade. Çocuk da bir kişinin her şeyi yapabilmesinin mümkün olmadığını bilmeli. Çocuğa çaba göstermeyi, sabrı ve azmi öğretmek daha doğru olacaktır.

“Sen çok iyi bir çocuksun”: İyi niyetle söylenen bu ifade, çocuğa gereğinden fazla sorumluluk yükleyebiliyor. Hiç kimsenin kusursuz olmadığı, herkesin yanlış yapma hakkına sahip olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu durumda, olumsuz bir davranıştan sonra çocukla konuşup doğru davranışın ne olduğunun anlatılması daha yararlı olacaktır.

“Dur sana yardım edeyim”: Bir çocuğun her şeyi doğru yapması elbette beklenemez. Kendi başına bir şey yaparken hata yapmasına izin vermek ve ona yardım etmemek gerekiyor. Her defasında çocuğun yardımına koşmak, onun da her defasında başkalarına ihtiyaç duymasına ve kendi becerilerini geliştirmemesine yol açabiliyor.

Düşmek ve Tekrar Düşmek Üzerine…

0

Düşmek ilerlediğimizin göstergesidir…

Bu konu üzerine yazmadan önce oldukça düşündüm; düşmek, kalkmak ve yine düşmek belki yine kalkmak ya da kalkmaktan vazgeçmek…

Hayatta hep büyüklerimizi örnek almaya odaklandık değil mi? Belki yaşça, belki statü olarak… Peki bebekler bize bir şey öğretebilir mi diye sorsam sizlere cevabınız ne olurdu? Şüphesiz ki evet diyeceğinize inanıyorum. Gerek saf sevgi, gerek masumiyet, gerek küçük şeylerden mutlu olma…

Evet, hepsini bize tekrardan öğretebilir bu minikler. Tekrardan diyorum çünkü bu tüm saydıklarım bizim zaten çok iyi bildiğimiz ancak hayatın koşuşturmacası içerisinde yitirdiğimiz şeyler ne yazık ki. Benim, bebeklerimiz sayesinde tekrardan hatırladığım bambaşka bir şey daha var; “Yürümek istiyorsan her düşüşte ayağa kalkmak zorundasın!”

Bebeklik dönemi(0-2 yaş), onların en hızlı büyüyüp, geliştikleri dönemdir. Bu dönemde bebeklerimiz bedensel (kas ve kemik) gelişimlerinin bir sonucu olarak kendi başlarına hareket edebilmek, yürümeyi öğrenmek durumundadırlar. Böylelikle miniklerimiz, anneye bağımlı olmaktan kurtulur ve dünyayı keşfe çıkabilirler.

-Unutmayalım ki onlar için salondan koridora çıkabilmek bile büyük engellerle dolu, zaman zaman tehlikeli zaman zaman ise keyifli bir keşiftir bizler bu uzun ve zorlu keşfi asla küçümsememeliyiz.

– Yürümeyi öğrenme 9 ay civarında ayakta durma çalışmalarıyla başlar ve tabi ki onlarca düşmeyle sonuçlanır. 🙂

Bu düşüşleri bazen yara bere alarak, bazen dakikalarca ağlayarak bazen de bir kahkaha ile savuşturan miniklerimiz müthiş bir cesaretle yeniden ayağa kalkarlar ve tüm denemelerin, düşüşlerin sonunda 2 yaş civarında yürümede usta bir hale gelirler. İşte tam olarak bahsetmek, sizlere tekrardan hatırlatmak istediğim nokta bu.

Bebekler düştüklerinde tekrardan ayağa kalkmayı denemeden yürümeyi öğrenemezler, düşmek onların yürümeye ve ilerlemeye, bir amacı gerçekleştirmeye çalıştıklarının göstergesidir. Bizler de hayatın akışı içerisinde ne zaman düşsek tıpkı onların yaptığı gibi bazen yara bere alarak, bazen ağlayarak, bazen ise gülüp geçerek tekrardan ayağa kalkıp yürümeye çalışmalıyız. Bu tüm denemelerde önemli olan katettiğimiz mesafe değil çabamızdır, amacımıza ulaşma çabamız…

Bilmeliyiz ki hayatta hiç düşmenin hüznünü ve ardından gelen hazzını tatmamış insan, sürekli olduğu yerde sayan insandır ve bu yerinde sayma olayı, hayatta yapılabilecek en kolay ama ne yazık ki insanın kendine yapabileceği en kötü şeydir. İnsan doğası gereği yürümeye ve ilerlemeye mecburdur.

Unutmayalım ki düşmek ilerlediğimizin göstergesidir ve tüm düşüşler bizi daha sağlam, daha güzel yürüyüşlere itecektir bizler yeter ki asla pes etmeyelim. Her ne durumdaysanız, düştüğünüz yerden tam şu an daha sağlam kalkmanız dileğiyle, hoşça kalın…

Gökçe Ceyhan

Psikolojik Danışman

Hayatımıza Bir Anlam Vermeyi Seçebiliriz

0

Pozitif Psikolojinin Kurucusu Martin Seligman ile Söyleşi…

Psychologies Dergisi Türkçe Edisyonunda Pozitif psikolojinin kurucusu psikolog Martin Seligman ile yapılmış söyleşiye yer verildi. Martin Seligman, henüz Türkiye’de çok tanınmayan pozitif psikolojiyle ilgili merak edilenleri yanıtladı.

Psikolog Martin Seligman, pozitif psikolojinin kişisel gelişimden çok daha fazlası olduğunu söylüyor:

“Hayatımıza bir anlam vermeyi seçebiliriz”

Pozitif psikolojinin kurucusu psikolog Martin Seligman, henüz Türkiye’de çok tanınmayan pozitif psikolojiyle ilgili sorularımızı yanıtladı ve günlük hayatımıza katabileceğimiz değişikliklerle ilgili ipuçları verdi.

Psikoloji bilimi ilk başlarda insan davranışlarındaki ve ruhsal durumundaki bozukluklarla ve hastalıklarla ilgileniyordu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası insan doğasının kötücüllüğüne ve yıkıcılığına vurgu yapan yaklaşımlar, 1960’lı yıllarda daha ılımlı bakış açılarıyla yer değiştirmeye başladı. Abraham Maslow, Carl Rogers, Eric Fromm gibi insancıl yaklaşımlı terapistler, insanın var olan potansiyeline ve doğasındaki olumlu yönlere dikkat çekmeye başladı.

Yine 1960’larda meşhur “öğrenilmiş çaresizlik” teorisini ortaya koyan Martin Seligman, çaresizlik duygusunun depresyonla bağlantılarını araştırıyordu. Çalışmaları sonucunda psikolojinin, insanların biricik ve pozitif özellikleriyle ilgilenmesi gerektiğine karar verdi. 1998 yılında Martin Seligman Amerikan Psikoloji Derneği’nin başkanı olduğunda, pozitif psikoloji akımı da yaygınlaşmaya başladı.

Pozitif psikoloji, insanların daha anlamlı bir hayat yaşama arzusunu merkezine alarak, pozitif deneyimlerin ve pozitif özelliklerin artırılıp güçlendirilmesi üzerinde durdu. Mutluluk, anlamlı bir hayat, yaşam doyumu, minnet, öz-şefkat, kişisel gelişim, özgüven, umut gibi kavramları ön plana aldı.

“Öğrenilmiş İyimserlik” ve “Gerçek Mutluluk” gibi birçok kitabın da yazarı olan Martin Seligman, pozitif psikolojiyle ilgili Psychologies’nin sorularını yanıtladı. Seligman, sıcakkanlı ve sempatik mizacıyla ortaya koyduğu, “potansiyelini hayata geçirmenin mutluluğu” yaklaşımının beden bulmuş hali gibi.

Psikolojiye farklı yaklaşımınız nasıl oluştu?

Uzun bir süre depresyon ve melankoli üzerinde çalıştım. Bir hasta bana “Mutlu olmak istiyorum” dediğinde, “Artık depresif olmamak istiyorsunuz” diye yanıtlıyordum onu. Sadece acının yok olması fikrine doğru gitmek gerektiğini düşünüyordum. Bir akşam eşim bana “Mutlu musun?” diye sordu. “Ne gereksiz bir soru! Kötü değilim ki” dedim. Eşim Mandy ise “Bir gün anlayacaksın” dedi.

- IMG 20190611 WA0007 768x1024 - Hayatımıza Bir Anlam Vermeyi Seçebiliriz
Ahmet Yıldızın “Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek” kitabı Pozitif Psikoloji alanında yapılan araştırma verilerine göre kaleme alınmış Türkiye’deki önemli kitaplardan olma niteliği taşıyor. Kitabı inceleyiniz.

Sonrasında ise, kızlarınızdan Nicky sayesinde, bir “aydınlanma” yaşadınız.

Evet. Nicky o zaman sadece 6 yaşında olmasına rağmen bende bir farkındalık oluşmasını sağladı. Bahçede dans ediyor, şarkı söylüyor, gülleri kokluyordu. Bir anda “Nicky, git ders çalış!” diye bağırıverdim. Kızım içeri girdi ve bana, “Hatırlıyor musun, baba ben 5 yaşından önce sürekli ağlayıp mızmızlanıyordum? O zamandan beri artık bunu yapmıyorum, fark ettin mi?” diye sordu. “Evet, bu çok güzel!” diye yanıtladım. Nicky ise bunun üstüne bana, “Biliyor musun, ben 5 yaşına basınca, ağlamayı bırakmaya karar verdim. Hayatım boyunca yaptığım en zor şey bu oldu. Ben mızmızlanmayı bırakabildiysem, sen de sürekli söylenmeyi bırakabilirsin!” dedi. O an üç şey gözümde canlandı: İlki, çocuk eğitiminde yanılıyordum. Ebeveyn olarak görevim Nicky’yi düzeltmek değil, ona yeteneklerinin neler olduğunu göstermek ve cesaretlendirmekti. İkincisi, Nicky haklıydı, ben sürekli söyleniyordum. Üstelik bir de bununla gurur duyuyordum! Tüm başarılarım yolunda gitmeyen şeyleri görebilmeme dayanıyordu. Belki bunu tersine çevirip yolunda gidenleri görmeyi başarmalıydım. Üçüncüsü, Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) başkanı seçilmiştim. Bütün psikoloji biliminin, hataları düzeltmek üzerine kurulmuş olduğunu fark ettim. Bu bizi güzel bir hayata doğru değil, felçli bir hayata doğru götürüyordu.

Pozitif psikoloji üzerine düşünmeye o zaman mı başladınız? 

Freud üzerine çalışmıştım, ancak çıkarımlarının fazla aceleci ve yeterli temele sahip olmadığını düşünüyordum. Ardından üniversitede, Aaron Beck’in derslerini takip ettim ve onun bilişsel terapiye yaklaşımı bende tutku uyandırdı.

Bilişsel terapiler, depresyonlar hakkında üç teori önerir: Depresif kişi dünyanın kötü bir yer olduğuna inanır, depresif kişi ne gücünün ne de yeteneğinin olduğunu düşünür ve depresif kişi gelecekten umutsuzdur. Pozitif psikoloji ise olaylara şöyle yaklaşır: “Gelecek umutsuz görünebilir, ancak bana sizin onda neyi değiştirmek istediğinizi söyleyin.” Ardından hastanın hayal ettiklerini temel alarak yola çıkılır. Her şey bu yaklaşım etrafında şekillendi.

Pozitif psikolojinin temellerinden biri de deneysellik…

Benim için pozitif psikoloji bir bilimdir. Tüm teoriler önce deney aşamasından geçer. Bu anlamda gerçekten sorumluluk alan bir terapi olduğuna inanıyorum. Ve sadece test sonuçları memnun ediciyse uygulamaya geçirilir.

Bazıları için hayata yönelik bu pozitif bakışa sahip olmak zor mudur?

Tıp doktorluğu pratisyenliğimin ilk yıllarını en kötüyle yüzleşerek geçirdim: Uyuşturucu, depresyon, intihar. Benim psikolojideki rolüm şunu söylemek: “Daha ilerisinde ve ötesinde ne var, görelim.” Bugün gelişmiş ülkelerde herkes iyi tedavi ediliyor, herkes temiz suya ulaşabiliyor. Bunlar büyük ilerlemeler. Ama ya sonrası? Umutlarımız neler? Bana göre, zamanını yolunda gitmeyen şeyleri parmakla göstermeye harcamak, bizi geleceğe götürmüyor, sıfıra doğru götürüyor. Sıfırın ötesinde ne var? Nasıl anlam katabiliriz? Bunu bulmamız gerekiyor.

Peki, size göre yaşama anlam katmak nedir?

Çocukluğum İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına denk geldi, dünyanın çok çalkantılı olduğu bir dönemdi. Tabii ki bugün de problemler ve zorluklarla karşılıyoruz ama bunlar hayati veya çözümü imkânsız zorluklar değil. Benim yanıtım, insanın iyi olma halinde bulunuyor. Her şey bundan geçiyor. Pozitif psikolojinin ilgilendiği şey de bu. Huzur içinde yaşamayı, mutlu olmayı, düşündüğünü söylemeyi, diğerleriyle iyi ilişkilere sahip olmayı, hayatımıza bir anlam vermeyi seçebiliriz. Benim bakış açıma göre sıfırın arkasında bu var. Zorlukların ve dramların çözümlenmesi gerçekleştikten sonra insanlar böyle bir yaşamı hak ediyor.

Pozitif psikoloji ve nörobilim arasında günümüzde nasıl bir ilişki var?

Psikolojinin nörobilimcilere hangi konu üzerinde çalışması gerektiğini söylediğine inanıyorum! Şu sıralar, beyinde “olağan durum ağı” üzerinde çalışıyorum; yani beynin uyanık haldeyken dinlenme anında ne yaptığı üzerinde. Çünkü beyin devreleri, siz hiçbir şey yapmıyorken bile etkinlik halindedir. Burada söz konusu olan içgörü, hatıralar ve gelecek tahayyülleriyle bağlantılı ağdır. Bu, siz bir hastaya hayallere dalıp gitmesini söylediğinizde veya ondan geleceğini hayal etmesini istediğinizde, beyinde olan bitendir. Bu da bize, pozitif psikolojinin önemli bir kısmı olan yaratıcılık hakkında çok şey öğretiyor.

Uygulamaya geçirilmesi gereken üç yaklaşıma vurgu yapıyorsunuz: Güzel duygular yaratmak, tatmin edici etkinliklere dahil olmak ve kendini daha yüce bir sebebe adayarak aşmak.

Kesinlikle evet, çünkü pozitif psikolojinin bir kısmı da diğerleriyle ilişkileri içerir.

Pozitif psikoloji sosyal bağları nasıl dönüştürüyor?

Size bir örnek vereyim; eşim Mandy çok güzel fotoğraf çeker ve Black and White dergisinin birincilik ödülünü kazandı. Sizce Mandy’ye ne demeliydim?

“Tebrikler” mi denmeli?

Eskiden olsa böyle derdim. Bu pasif-yapıcı ilişkinin klasik bir örneğidir. Ancak bu sözlerimin bizim ilişkimiz üzerinde hiçbir etkisi olmazdı. Askeriyede genç astsubayları eğitirken onlara da aynı soruyu sordum. Onların cevabı aktif-yıkıcı ilişkinin bir örneğiydi: “Bu ödülle beraber daha çok vergi ödeyeceğimizi biliyorsun, değil mi?” Bu tarz bir cevap aramızdaki tüm paylaşımı öldürür. Bir de pasif-yıkıcı tepki vardır: “Yemekte ne var?” diye cevap vermek gibi. Tüm bunların dışında sağlıklı işleyen ise aktif-yapıcı ilişki. Mandy, derginin genel yayın yönetmeniyle telefonda görüştükten sonra ona şunları sordum: “Fotoğrafların hakkında ne söyledi? Profesyonellerle yarışıyordun. Demek ki özel bir yeteneğin var. Bu yeteneğini çocuklarımızla da paylaşmak ve onların da faydalanmasını ister misin?” Böylece sıradan tebrik sohbetinin yerine uzun ve gerçek bir sohbet gerçekleştirdik. Bu şekilde hareket etmek bize kendimizi daha iyi hissettirir. Bu kabiliyetleri geliştirmemizi sağlayan ise ilaçlar ya da psikanaliz değildir. Örneğin bu yaklaşımı eşinizle deneyebilirsiniz. Bunun kişisel gelişimden çok daha fazlası olduğunu göreceksiniz.

Bilinçli farkındalık meditasyonunun yükselişi hakkında ne düşünüyorsunuz?

20 senedir meditasyon yapıyorum. Ruhsal sağlık için faydalı bir uygulama; ama küçük bir nokta var. Meditasyon enerjiyi düşürdüğü için, depresyondan mustarip olanlara değil, endişe ve yüksek tansiyondan şikâyetçi olanlara öneriyorum.

Depresyondaki kişilere neler önerirsiniz?

Sanırım üç etkili tedavi var: Bilişsel terapiler, kişilerarası terapiler ve ilaçlar. Pozitif psikolojinin oldukça yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Hastanın sahip olduğu iyi şeylere tutunmasını ve geleceği tasarlamasını sağlıyor.

- m  y 1024x363 - Hayatımıza Bir Anlam Vermeyi Seçebiliriz
AYRINTILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Kitap Önerisi: Stresli Bir Dünyada MUTLU ÇOCUK Yetiştirmek

0

Güçlü Hafıza, Güçlü Beyin, Üşenme Erteleme Vazgeçme ve Sevdim Seni Matematik kitapları ile tanınan Ahmet Yıldız bu sefer çocukların mutluluğu konusuna değiniyor. “Stresli Bir Dünyada MUTLU ÇOCUK Yetiştirmek” kitabında hangi çocuk mutlu olur? Mutlu çocuklar nasıl yetiştirilir? Mutlu aile nasıl olunur? Mutlu çocuklar için evde ve okulda yapılabilecek etkinlikler nelerdir? sorularına cevaplar veriyor.

ARKA KAPAK YAZISI

Sorular çocuklardan önce doğar, onlardan daha hızlı büyürler.

Doğmadan önce: “Bu dünyaya çocuk getirilir mi?”
Doğduktan sonra, “ İyi bir anne/baba olabilecek miyim?”
Büyüyünce: “Ben nerede yanlış yaptım?”

Anne babalık istifa edilemeyen bir görev; iyi yapmak yetmiyor, her gün daha iyi yapmak gerekiyor! Neyse ki, çocuğunuz dünyadaki ilk çocuk değil ve son çocuk da olmayacak. Bilim dünyası hızla kritik sorunlara uygulanabilir çözümler üretiyor.

Mutlu bir çocukluk herkesin hakkı ve isteği. Büyük soru şu? Peki, ama nasıl?
Türkiye çapında etkinlik uygulamalarıyla tanınan Ahmet Yıldız bu kitabında iki büyük sorunun peşinde:

“Çocuğuma mutlu bir çocukluk yaşatabilecek miyim?”
“Çocuğuma mutlu, başarılı ve güvenli bir gelecek inşa edebilecek miyim?”

Mutlu çocuklar üzerine odaklanmak çok önemli, çünkü çocuklar hızla mutsuzlaşıyor. Araştırmalara göre, çocukların üçte biri mutsuz.

İradeleri, istekleri ve dikkatleri görülmedik derecede kırılgan, zayıf ve dağınık.
Güzel haber şu ki, mutlu çocuk olmak öğrenilebiliyor.

Kimler İçin Yazıldı?

Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek kitabı kimler için yazıldı? Kimler kitabı okumalı?:

  • Mutlu çocuklar yetiştirmek isteyen ebeveynler
  • Çocuklarına mutlu bir gelecek hazırlamak isteyen ebeveynler
  • Gelecekte çocuklarının psikolojik olarak dayanıklı olmasını isteyen ebeveynler
  • Sınıfında mutluluk uygulamaları ve seminerleri yapmak isteyen öğretmenler
  • Aile ve çocuklarla çalışan danışmanlar

Kitabı Nasıl İnceleyip Temin Edebilirim?

Kitap Türkiye’deki tüm orta ve büyük ölçekli kitapçılara dağıtılmaktadır. D&R gibi büyük zincir mağazalarda daima bulabilirsiniz. Küçük kitapçılarda ise az sayıda stok tutulduğundan dolayı bazı kitaplar bulunamayabilmektedir. Bu tür durumlarda okurun yapması gereken iki yol vardır;


1. Size en yakın kitapçıya giderek kitabı sorabilirsiniz. Eğer kitap sorduğunuz kitapçıda yoksa hafif fırça atarak :)) getirmesini isteyip sipariş verebilirsiniz. Bu durumda kitabçı 1-2 gün içerisinde kitabınızı size ulaştıracaktır.
2. İnternet üzerinden kitap satan yerlerden kitabı (üstelik %20 – %30 daha ucuza) alabilirsiniz.


İşte bazı internet kitapçılar:

Kişisel Gelişim Para Harcamadan da Yapılır

0

Nedendir bilinmez kişisel gelişim dendiğinde akla para gelir. Paramız yok ki seminere katılalım, paramız yok ki kitap alalım, paramız yok ki online eğitimler alalım. Bu yazıda hiç para harcamadan kişisel gelişim sağlamak isteyenlere öneriler sunuluyor.

Hepimiz kıyısından köşesinden de olsa kendimizi geliştirmek istiyoruz. Biz insanlar olarak sosyal canlılarız ve doğamız gereği daha iyisini elde etmeyi istiyoruz. Kimimiz hayallerine uzan yolculukta, kimimiz de tamamen hobi amaçlı kişisel gelişimin kapısını çalıyor. Ancak bazen kişisel gelişimin hiç de ucuz olmadığını görüp cayabiliyoruz. Bu yazımda bu bahaneyi ortadan kaldırmak, sizlere para harcamadan kendinizi geliştirmenin mümkün olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Kişisel gelişim denildiği zaman çoğumuzun aklına pahalı kitaplar, sertifika programları ve internetin dolandırıcı guruları(!) geliyor. Bu rehberimi okumak sizin için ilk adımı atmak olsun. Rehberi bitirdikten hemen sonra veya en kısa sürede çalışmaya başlamanızı tavsiye ediyorum. Rehberde sizlere göstereceğim kaynakları bizzat kullanıyorum ve çok işime yaradıklarını kesinlikle söyleyebilirim. İyi çalışmalar!

1- Eğitim Siteleri

Sizlere vereceğim sitelerde çeşitli eğitim programları bulacaksınız. Hepsi farklı modelle çalışıyorlar ve mümkün olduğunca açıklayacağım.

edX : Harvard, MIT gibi dünyadaki en kaliteli üniversitelerin kurslarını yayınlayan bu sitede ücretsiz programlar da mevcut. Şayet sertifika almak isterseniz para vermeniz gerekiyor, ancak bazı eğitim programlarında hiç para ödemeden kursun tamamına ulaşabiliyorsunuz.

Coursera : edX ile oldukça benzer bir modele sahip. Çeşitli üniversitelerdeki eğitimlere ücretsiz şekilde erişebiliyorsunuz. Eğer ki eğitim sonunda sertifika almak isterseniz belli bir miktarda para ödemeniz gerekiyor. Benim favorim içerik çeşitliliği nedeniyle burası.

KOSGEB e-Akademi : Bu sitede hiçbir para ödemeden girişimcilik eğitimi alabilir, eğitim sonunda geçerliliği olan bir sertifikayı CV’nize ekleyebilirsiniz. Belirtmekte fayda var: KOSGEB bir devlet kurumudur ve bu eğitimlerden sonra projelerinize destek vermeyi kabul edebilirler.

Udemy : Bu sitede genellikle eğitimler satılsa bile arada ücretsiz eğitimlere rastlamak mümkün. Tavsiyem istediğiniz ve merak ettiğiniz bir konuyu iyice aratmanız, eminim ücretsiz bir kursa rastlayacaksınız.

Khan Academy: Bu da kâr amacı gütmeyen bir kuruluşun öğrencileri için online araçlar sağlayan bir eğitim platformu. Çok popüler olduğunu ve online eğitim trendini başlattığını söylesek yalan olmazdı.

Open Culture : 1000’den fazla ücretsiz kursu olan bu sitede neredeyse her konuda eğitim bulabilirsiniz.

Open Learning : Yine çeşitli üniversitelerin eğitimlerini veren bu sitede ilginç ücretsiz eğitimlere rastlamak mümkün. 

2- İnsanlar

Şaşırmış olabilirsiniz, çok normal. Ancak insanlar ve tecrübeleri kişisel gelişimde başvuracağınız en önemli kaynaklardan birisi. Karşınıza çıkan herkesten yeni şeyler öğrenmenin mümkün olduğuna inanıyorum.

İnsanların yaptığı hataları öğrenip o hataları yapmamayı öğrenmelisiniz. Burada size tavsiyem Linkedin, Instagram gibi yerlerden ilgili olduğunuz alanda çok popüler olmasa bile bir seviyeye kadar başarılı insanları bulmanız ve bu insanlarla temasa geçmeniz. Belki onlarca kez reddedileceksiniz, ama karşınıza çıkan bir insan size hiç bilmediğiniz şeyler öğretecek.

Bu yüzden platformları iyi kullanıp insanların neleri nasıl yaptığınızı öğrenmekte fayda var. Hatta kimi zaman işi öteye taşıp insanlardan size çeşitli konularda mentorluk etmesini isteyebilirsiniz.

Bu platformlarda yapmanızı tavsiye ettiğim ilk şey ilgili olduğunuz alandaki insanları bulup onlarla temasa geçmeye çalışmaktı. İkinci şey ise ilgili olduğunuz alanda sizden farklı düşünen insanları bulup onlarla tartışmanız. Bu size tahmin etmediğiniz kadar çok şey katacaktır. Konuşmanız iyileşecek ve kimi zaman doğru düşündüğünüz şeyin yanlış olduğunu fark ederek bu yanlışı terk edeceksiniz. Konuşup tartıştığınız insanlar sizden ne kadar farklıdüşünüyorsa size o kadar fayda sağlayacaktır, unutmayın.

Saati seyretme, saat gibi yap. İlerlemeye devam et.

SAM LEVINSON

3- Youtube

Youtube eğitim amaçlı bir platform olmasa bile burada yer alan içeriklerin devasa çeşitliliği ve boyutu nedeniyle ayrı bir başlıkta alma ihtiyacı duydum. Youtube’daki bazı eğitim amaçlı kanalları takip ederek yeni şeyler öğrenebilir, zaten bildiğiniz şeylerde ustalaşabilirsiniz.

Youtube’un eğitim platformu olarak kullanırken dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus var: Videoları izleme şeklimiz. Videoları elimizde kağıt kalemle not tutarak ve pür dikkat şekilde izlemeliyiz, yoksa film izlemekten bir farkı kalmaz. Şimdi sizlere eğitim amaçlı size tavsiye ettiğim kanallara tanıtacağım. Bu kanallardan yararlandığınız gibi ilginizi çeken içerikleri üreten başka kanalları takip etmekte de fayda var.

Video Eğitim : İsminden de belli olacağı gibi eğitim videoları üreten bir kanal. Çok çeşitliliği bulunan kanalda bir hayli içerik bulmak mümkün. En büyük avantajı Türkçe olması.

Barış Özcan: Dünya standartlarında içerik üretebilen Barış Özcan’ın kanalında özellikle sanat, teknoloji gibi alanlarda çok eğitici videolar bulmak mümkün.

Charisma on Command : Eğer İngilizce biliyorsanız kaçırmamanızı tavsiye ediyorum ama yine de bazı videolarında Türkçe alt yazılar mevcut. Bu kanalda genellikle psikolojiyle bağlantılı olan videolar var. Analiz videolarına bakmanız size çok şey katacaktır.

Improvement Pill : Başlıklara “Sizi Zengin Edecek O Alışkanlık!” tarzı yazılar koysa bile videolarından bir şeyler öğrenmek mümkün. Bu kanalda motivasyon ve alışkanlıklara ağırlık verildiğini görüyoruz.

TEDx Konuşmaları : Burada belli bir kanaldan söz etmiyorum, TEDx konuşmalarını yayınlayan herhangi bir kanaldan yararlanabilirsiniz. TEDx konuşmalarında çok farklı alanlarda çok farklı bakış açılarını görmek mevcut. Bu yüzden takip etmekte fayda var.

Youtube üzerinden tavsiye ettiğim kanal sayısı biraz kısıtlı, bunun sebebi ise Youtube’da genellikle kanalların tek bir alan üzerine yoğunlaşmaması. Ama Youtube’un bu amaç uğruna nasıl kullanılabileceğini gösterdiğimi düşünüyorum. Tekrar hatırlatıyorum, eğitim videolarını not tutarak dikkatli şekilde izleyin yoksa film izlemekten farkıkalmaz.

Asla öğrenmeyi bırakmayın, çünkü hayat öğretmeyi bırakmaz.

4- Kitaplar

Başlıkta “Para Harcamadan” yazdığının farkındayım. Bu başlıkla kast ettiğim şey online ortamlarda rahatlıkla bulabildiğiniz PDF formatında okuyabileceğimiz faydalı herhangi bir şey. Kitapları yasa dışı yollardan temin etmenizi tavsiye etmiyorum çünkü ücretsiz olarak dağıtılan içerikleri de bulmak mümkün. İnternette yapacağınız basit bir aramayla istediğiniz alanda istemediğiniz kadar çok yazılı materyale ulaşabilirsiniz.

PDF’leri de kullanırken mutlaka not tutmanızı tavsiye ediyorum. Not tutmanın faydaları başka bir günün konusu olabilir, ancak şu anlık not tutmanın bilgilerin kalıcı olmasında kritik bir rol olduğunuzu bilmenizde fayda var. Bu yüzden yazılı materyalleri de okurken not tutmayı ihmal etmiyoruz. Buna ek olarak materyalin çeşitli yerlerinde durup anlatılan şeyleri düşünmenizi, bunlara kafa yormanızı tavsiye ediyorum. Bir an önce bitirme zorunluluğunuz olmadığını unutmayın, amacımız mümkün olduğunca faydalanmak.

Son olarak da para harcamadan kişisel gelişimin mümkün olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Para olmaması gibi bir bahane 21.yüzyılda, bu dijital çağda kabul edilemez. 21.yüzyılda yaşamak sizlere farkında olmasanız bile inanılmaz fırsatlar sunuyor. Teknoloji sayesinde doğru kullanıldığı sürece çok faydalı aletlerimiz var.

Dünyanın en büyük kütüphaneleri, dünyanın en iyi öğretmenleri, dünyanın en ilginç belgesellerini cebimizde taşıyoruz. Bunun farkında olmalı ve bu avantajı kullanmalıyız. Türkiye’nin muhteşem potansiyelini gerçekleştirmek, Türkiye’mizi geliştirmek kendimizi geliştirmekten geçiyor. Ülkemizde değişiklik yapmak istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.

Hepinize iyi çalışmalar, iyi gelişmeler diliyorum!

Sağlıklı Yaşam İçin 10 bin Adım Gerçeği

0

Sağlıklı bir yaşam için günde 10 bin adım atmak gerektiğine dair haberleri herkes duymuştur. Peki bu hedefin ardında yatan bir araştırma var mı?

Akıllı telefonlar, pedometreler veya cep telefonu uygulamaları üzerinden günde kaç adım attığını ölçen ve 10 bin adım hedefine ulaşınca kendisini iyi hisseden çok sayıda insan var.

Bu adım sayıcıların her zaman doğruyu göstermediğine dair tartışmalar da az değil.

Ama yine de kişinin ne kadar aktif olduğu konusunda kaba bir fikir verdikleri görüşünde birleşiliyor.

Günde kaç adım attığınızı tam olarak öğrenmek istiyorsanız bazı programların üst sınırının 10 bin adım olduğunu unutmayın.

10 bin adım fikri nasıl doğdu?

Bu rakamın uzun yıllar süren araştırmalara dayandığını sanabilirsiniz. Ama böyle geniş kapsamlı bir araştırma yok aslında.

10 bin adım fikri, 1964’teki Tokyo Olimpiyatları öncesinde pedometre (adım ölçer) pazarlayan bir şirketin kampanyasına kadar uzanıyor.

Bu hedefin bugüne kadar ulaşmış olması da kampanyanın başarılı olduğunu gösteriyor.

O günden bu yana yapılan araştırmalarda 5 bin ile 10 bin adımın, sağlık bakımından yararları arasında kıyaslama yapıldığında, fazla adımın daha yararlı olduğu sonucu çıktı doğal olarak.

Ancak son dönemlere kadar bu iki sayı arasındaki adımlar incelenmedi.

Harvard Tıp Fakültesi’nden professor I-Min Lee ve ekibi, 70’li yaşlardaki 16 bin kadın üzerinde durarak günde atılan adım sayısı ile herhangi bir nedene bağlı ölüm ihtimali arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma yaptı.

Gruptaki her kadın, bir hafta boyunca, uyanık oldukları saatlerde ne kadar hareket ettiklerini ölçen bir cihazla dolaştı.

Daha sonra da ekip bir süre gözlem yaptı. Yaklaşık 4 yıl 3 ay sonra, kadınların 504’ü hayatını kaybetmişti.

10 bin adım - 10 bin ad  m efsanesi - Sağlıklı Yaşam İçin 10 bin Adım Gerçeği
Günde 4000 adım atmış olan kadınların hayatta kalma ihtimali 2 bin 700 adım atanlara kıyasla çok daha fazlaydı.

70 yaş üstü için sihirli rakam 7500 adım

Hayatta kalanların günlük attığı ortalama adım sayısı ise 5 bin 500 civarındaydı.

Günde 4000 adım atmış olan kadınların hayatta kalma ihtimali 2 bin 700 adım atanlara kıyasla çok daha fazlaydı. Aradaki 1300 adımlık farkın ömrün uzunluğu bakımından bu kadar etkili olması oldukça şaşırtıcıydı.

Bu mantık yürütüldüğünde, “ne kadar çok adım atılırsa o kadar iyi” gibi bir sonuca varılabilir. Ama bunun belli bir rakama kadar doğru olduğu görüldü. 7 bin 500 adımdan sonrası ömrü uzatma bakımından bir fark yaratmıyordu.

Ancak bu araştırmanın zayıflıklarından biri, 504 kişinin ölümüne yol açan şeyin, hastalıkları öncesinde attıkları adım sayısından kaynaklı olduğu konusunda kesin bir fikir veremiyor oluşuydu.

Evin dışında yürüyebilenler araştırmaya katılmıştı. Katılımcılar sağlık durumlarını kendileri puanlamıştı. Belki de bazıları yürüyebilecek kadar iyi olduklarını söylemişti, ama zaten çok fazla yürüyecek kadar iyi değillerdi. Yani belki de iyi olmadıklarının farkında değillerdi, normalden daha az adım atmışlardı.

Ama bu yaş grubu için 7 bin 500 adımın yeterli olduğu görüldü. Daha fazla yürümenin belli hastalıklara karşı ekstra koruma sağlaması ihtimali de olabilir elbette.

Fazla sayıda adım atmış olanlar zaten yaşamları boyunca aktif kişiler olabilir ve daha uzun yaşamaları bundan kaynaklı olabilir. Bu yüzden sadece ekstra adımların sağlık açısından tam olarak ne tür yararlar getirdiğini tespit etmek kolay değil.

Psikolojik etken

Ayrıca bir de psikolojik açıdan optimum adım sayma sorunu söz konusu. 10 bin adım hedefi her gün başarmak için yüksek bir hedef olarak görülüp bazı insanları harekete geçmemeye itebilir.

Zira üst üste birkaç gün bu hedefe ulaşmadığınızı görmek moral bozucudur.

Bu nedenle hedefi biraz daha düşük tutmak psikolojik olarak daha motive edici olabilir.

Ancak bu durumda bile, sürekli adım saymaya odaklanmak, yürüyüşten zevk almayı engelleyebilir.

ABD’deki Duke Üniversitesi’nden psikolog Jordan Etkin, adımlarını sayan kişilerin daha fazla yürüdüğünü, ama yürüyüşten daha az zevk aldığını, onu bir iş olarak görmelerine yol açtığını ortaya koydu. Bu insanların yürüyüş sonundaki mutluluk seviyesi, adımları saylmayan kişilerinkine kıyasla daha düşüktü.

En ‘fit’ insanlar için bile adım saymak ters etki yaratabilir. Daha fazla yürümeleri mümkünken 10.000 adım hedefine varınca durmayı tercih edebilirler.

Peki, tüm bunlardan ne sonuç çıkarmalıyız?

Eğer adım saymak sizi motive ediyorsa attığınız adımları sayın, ama 10.000 adım hedefiyle ilgili özel bir durum olmadığını akılda bulundurun.

Size uygun hedefi kendiniz belirleyin.

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

75,075BeğenenlerBeğen
168,773TakipçilerTakip Et
2,731TakipçilerTakip Et

YENİ İÇERİKLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR