Bugün, yüzyılımızın, belki de önümüzdeki on bin yılın, iki en önemli sosyal eğiliminden bahsetmek istiyorum, Ama en son çalışmam aşk ile ilgili olduğundan konuşmama da aşk ile başlayacağım. Ben ve çalışma arkadaşlarım, kara sevdaya tutulmuş 32 kişiyi alıp MRI tarayıcısına yerleştirdik. 17 kara sevdalı, aşklarına cevap bulmuşlardı, kalan 15’ini de, aşkları yeni terketmişti. Önce bu deneyin sonuçlarını anlatmak istiyorum, sonra da aşkın nereye gittiğine geçmeyi düşünüyorum.

[quote_center]”Nedir bu aşk denen?” demiş Shakespeare.[/quote_center]

Sanıyorum atalarımız – insanoğlu bir milyon yıl önce kamp ateşi etrafında oturdukları zamandan beri bu sorunun cevabını merak ediyorlar. Ben de son 45 yılın araştırmalarına bakarak aşkın ne olduğunu çözmeye çalıştım – sadece Psikolojik çalışmalar. Bu çalışmalar gösteriyor ki, aşık olduğunda belirli şeyler gerçekleşiyor. İlk olan şey, aşık olunan kişinin “özel bir anlam” kazanması. Buna “özel bir anlam” adını veriyorum. Bir zamanlar bir kamyon şoförünün söylediği gibi: “Dünyanın yeni bir merkezi olmuştu, bu merkez de Mary Anne’di.”

[pull_quote_center]George Bernard Shaw biraz daha farklı ifade etmiş: “Aşk, bir kadınla öteki arasındaki farklara fazla önem vermektir.”[/pull_quote_center]

Gerçekten de bunu yaparız. (Kahkaha) Bir kişi üzerine odaklanırız. Onun hakkında sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi listeleseniz bile, bu listeye bakmayıp sadece sevdiğiniz özelliklerine odaklanırsınız. Chaucer’ın dediği gibi “Aşk kördür.”

Aşkı anlamaya çalışırken, dünyanın her tarafından şiirler okumaya karar verdim. Size 8. yüzyılda Çin’de yazılmış çok kısa bir şiiri okumak istiyorum. Bu şiir, tümüyle belirli bir kadın üzerine odaklanmış bir adamı gösteren mükemmel bir örnek. Birine çılgınca aşık olduğunuz zaman, bir park yerine gittiğinizde onun arabası park yerindeki bütün diğer arabalardan farklı olur. Bardağı, misafirlikte bütün diğer bardaklardan farklıdır. Bu şiirde de, adam bir bambu yer yatağına takılmış.

[pull_quote_center]Şairin adı Yuan Çen; şiir de şöyle: “Bambu yer yatağını kaldırmaya kıyamıyorum. Seni evime getirdiğim ilk gece sererken seni izlemiştim.”[/pull_quote_center]

Yer yatağına takılıp kalmasının sebebi büyük ihtimalle zihnindeki yoğun dopamin aktivitesi. Bizim durum da aynen bu.

Neyse, sadece bu kişi özel bir anlam kazanmakla kalmıyor, bir de o kişinin üzerine titremeye başlıyoruz. Onu yüceleştiriyoruz. Öte yandan, yoğun enerji birikiyor. Bir Polinezya yerlisi şöyle dedi: “Gökyüzüne zıplamak istiyorum.” Bütün gece uyanık kalırsınız. Gün doğana dek yürürsünüz. İşler iyi gittiğinde büyük haz duyarsınız, ama işler bozulduğunda korkunç umutsuzluğun içine düşürseniz. Bu kişiye gerçek bir bağımlılık. New York’tan bir işadamı bana şöyle dedi: “Sevdiği her şeyi ben de sevdim.” Basit. Aşk çok basittir.

Cinsel anlamda aşırı sahiplenirsiniz. Eğer biriyle sadece sevişiyorsanız, başkasıyla yatmasına çok da aldırmazsınız. Ama aşık olduğunuz vakit, onu cinsel anlamda aşırı derecede sahiplenirsiniz. Bunun Darwinci – bunun arkasında Darwinsel bir amaç olduğunu düşünüyorum. Bütün amaç, iki kişiyi, bebeklerini beraberce büyüttürecek kadar güçlü bir şekilde yakınlaştırmak.

[quote_box_center]Ama aşkın ana özelliği, yoksunluk çekmek: Bir kişinin beraberliğinin – sadece cinsel değil, duygusal da – yoğun yoksunluğu. Tabii istersiniz – onunla seks yapmak içinizden gelir. Ama daha çok, onun sizi aramasını, sizi davet etmesini, vs… istersiniz. Sizi sevdiğini söylemesini istersiniz. Öteki ana özellik de dürtü: Beyninizdeki motor çalışmaya başlar, bu kişiyi arzularsınız.[/quote_box_center]

Son olarak, bu bir takıntı olur: Bu kişileri makineye – MRI makinesine – sokmadan önce her türlü soruyu sordum. Ama hepsine sorduğum en önemli soru şuydu: “Günün ve gecenin yüzde kaçında bu kişiyi düşünüyorsunuz?” Gerçekten de, “Bütün gün. Bütün gece. Onu düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum” dediler.

En sonunda da bir soru daha sordum – her seferinde kendimi bu soruya hazırlamam gerekti, ben psikolog değilim, travmatik durumdaki insanlarla uğraşmıyorum. En son sorum hep aynıydı: Hepsine “Onun için ölür müsün?” diye sordum. Gerçekten de, bu insanlar, sanki tuzu uzatmalarını istemişim gibi “evet” dediler. Bu her seferinde kafamı karıştırdı.

Beyin taramalarını iki koşulda yaptık: Önce aşklarının resmine bakarken, sonra da nötr bir fotoğrafa bakarken. Araya da dikkat dağıtıcı bir eylem yerleştirdik. Bu şekilde aradaki farkı – bu şekilde aynı beyne yoğunlaşmış haldeyken ve dinlenme halindeyken bakabildik. Beynin bir çok bölümünde aktivite gördük. Hatta, en önemlisi, aynı zamanda kokain alınca harekete geçen bir bölgeydi. Gerçekten de aşk bu:

[quote_box_center]Aşkın, bir duygu olmadığını farketmeye başladım. Zaten hep bir “duygu silsilesi” olduğunu düşünmüştüm, bazıları çok yoğun, bazıları daha hafif. Ama aslında bu bir dürtü. Zihnin motorundan, zihnin “isteyen” parçasından, yoksunluk hisseden parçasından geliyor. Zihnin – zihnin, çikolataya uzanırken, işinizde ilerlemeyi isterken çalışan kısmından geliyor. Beynin motoru. Bu bir dürtü.[/quote_box_center]

Gerçekten de, seks güdüsünden de güçlü olduğunu düşünüyorum. Eğer gidip de birisinden sizinle yatmasını isterseniz ve “Hayır, almayayım” derse kesinlikle gidip de kendinizi ölürmezsiniz, klinik depresyon da geçirmezsiniz. Ama dünyanın etrafında aşkı reddedilen insanlar, bu sebeple cinayet işler. İnsanlar aşk için yaşar. Aşk için öldürür. Aşk için ölür. Aşkla ilgili şarkıları, şiirleri, romanları, heykelleri, resimleri, mitleri ve efsaneleri vardır. 175’in üzerinde toplumda, bu güçlü beyinsel sistemin kanıtlarını bulabiliriz. Bunun dünya üzerinden en güçlü beyinsel sistemlerinden biri olduğuna kanaat getirdim – – iyisiyle de, kötüsüyle de.

Aşk gibi iki beyinsel sistem daha olduğunu düşünüyorum; bu sistemler de çiftleşme ve çoğalmadan evrimleşti. Biri seks dürtüsü: Cinsel tatmin arzusu. W. H. Auden, “dayanılmaz sinirsel kaşıntı” diye ifade etmiş. Bu gerçekten de doğru. Sizi sürekli bir nebze rahatsız eder, aç kalmak gibi. Diğer bir beyinsel sistem de aşk: Aşkın başlangıcındaki sevinç, saplantı. Üçüncü beyinsel sistem de bağlılık: Uzun süreli bir ilişkinin getirdiği huzur ve güvenlik duygusu.

Seks dürtüsünün, etrafta gezinip değişik değişik eşler aramak için evrimleştiğini düşünüyorum. Yani, arabanızı sürerken bile seks dürtüsünü hissedebilirsiniz. Kimseye odaklanmayabilir. Aşkın da, çiftleşme enerjinizi tek bir eşe odaklayarak, çiftleşme süresi ve enerjisinden tasarruf etmek için evrimleştiğini düşünüyorum. Üçüncü beyin sistemi olan “bağlılığın” da, bu insana, çocuklarınızı büyütebileceğiniz süre boyunca tahammül edebilmeniz için evrimleştiğini düşünüyorum. (Kahkaha)

Bu başlangıcın ardından, iki çok önemli sosyal eğilimi tartışmak istiyorum. Biri son on bin yıla ait bir eğilim, öteki de en az son 25 yılın eğilimi. İki eğilim de bu değişik beyin sistemlerin üzerinde ciddi bir etki yaratacak: Şehvet, aşk ve bir eşe karşı derin bağlılık.

[quote_box_center]İlki, kadınların çalışması, kadınların işgücüne katılımı. Birleşmiş Milletler’in yıllıklarında 150… 130 toplumun demografik yapısına baktım. Dünyanın her tarafında, 130’un 129’unda, kadınlar sadece işgücüne katılmakla kalmıyor – – bazen çok, çok yavaş ama yine de işgücüne katılıyorlar – ve erkek-kadın arasındaki ekonomik güç, sağlık ve eğitim farklarını yavaş yavaş kapatıyorlar. Çok yavaş bir eğilim.[/quote_box_center]

Bu gezegendeki her bir eğilim için bir de karşı-eğilim var. Böyle olduğunu biliyoruz, ama yine de – eski bir Arap sözü var. Araplar der ki: “İt ürür, kervan yürür.” Gerçekten de kervan yürüyor. Kadınlar işgücüne yeniden katılıyor. “Yeniden” dememin sebebi var, çünkü bu yeni bir eğilim değil. Milyonlarca yıl boyunca, Afrika’nın yaylalarında, Kadınlar sebze toplamak için işe gidip geldi. Akşam yemeğinin yüzde 60 – 80 kadarını kadınlar getirdiler. Çift gelirli aile yapısı toplumun kabul ettiği normdu. Kadınlar, ekonomik, sosyal ve cinsel yönden erkekler kadar güçlü kabul ediliyordu. Özetle, geçmişe doğru ileri gidiyoruz.

Derken, kadının en kötü icadı olan “saban” ortaya çıktı. Saban ile tarımın başlamasıyla, erkeklerin rolü aşırı güç kazandı. Kadınlar toplayıcı olan eski işlerini yitirdiler, ama sanayi devrimi ve sanayi-sonrası devrim sayesinde işgücüne geri geliyorlar. Özetle, bir milyon yıl önceki, on bin yıl önceki, yüz bin yıl önceki statülerine geri kavuşuyorlar. Şimdi, insan denen hayvanın tarihindeki en önemli geleneklerden birini görüyoruz. Bunun bir etkisi olacak.

Genelde iş hayatında kadınların etkisi üzerine bütün bir ders saati dolduracak kadar konuşurum. Şimdi ise sadece bir kaç şey söyleyip sonra seks ve aşka döneceğim. Cinsiyetler arasında çok fark var; Sadece hiç çocuk büyütmemiş birileri kadın ve erkeğin aynı olduğunu iddia edebilir. Neden kadın ve erkeğin benzer olduğunu düşünmek isterler bilemiyorum. Ortak yanlarımız çok, ama farklı olduğumuz yanlarımız — ortak olmadığımız bir süre konu var.

[pull_quote_center]Ted Hughes’ün dediği gibi, “Zannederim böyle yaratılmışız – bir çift ayak gibi. İlerlemek için birbirimize ihtiyacımız var.” Ama beyinlerimiz farklı evrimleşti. Gittikçe, beyinde daha fazla cinsiyet farkı keşfediyoruz. Sadece bir kaçını söyleyip sonra seks ve aşka döneceğim. Birisi, kadınların ifade yeteneği. Kadınlar konuşmasını bilir.[/pull_quote_center]

Âdet dönemlerinde, östrojen seviyesi yüksekken, kadınların doğru kelimeyi hızla bulma yeteneği, temel ifade becerisi artar. Ama âdet görmüyorken bile ortalama erkekten daha iyidirler. Kadınlar konuşmasını bilir. Milyon yıldır yaptıkları şey bu, kelimeler hep kadının araçları oldu. Bebeği yüzlerinin önünde tutup, sevdiler, kızdılar, kelimelerle eğittiler. Gerçekten de çok güçlü bir kuvvete dönüşüyorlar.

Kadınların işgücüne hızla katılmadıkları Hindistan ve Japonya gibi yerlerde bile, gazeteciliğe giriyorlar. Televizyonun, küresel bir kamp ateşi olduğunu düşünüyorum. Etrafında oturuyoruz ve zihnimizi biçimlendiriyor. Televizyona her çıktığımda, beni çağırıp neler konuşacağımı konuştuğum prodüktörler kadın oluyor. Solzhenitsyn bir keresinde şöyle demiş: “Büyük bir yazarının olması, ikinci bir hükümetin olması demektir.”

Bugün Amerika’daki yazarların % 54’ü kadın. Bu, kadınların işgücüne getirdikleri çok, bir çok özellikten bir tanesi. İnanılmaz insan becerileri, uzlaşma becerileri var. Hayalgüçleri çok üstün. Artık hayalgücünün ve uzun vadeli planlamanın beyin devrelerini biliyoruz. Ağlarla düşünüyorlar. Kadınların beyinlerinin parçaları daha iyi bağlantılı olduğundan, düşünürken daha fazla veri topluyorlar, karmaşık yapılara çeviriyorlar, daha fazla seçenek ve sonuç görüyorlar. Bağlamsal, bütünsel düşünüyorlar – buna “ağlarla düşünmek” diyorum.

Erkekler daha ziyade – ortalamadan bahsediyorum – fazlalık gördükleri şeyleri atmaya, önlerindekine odaklanmaya ve daha adım-be-adım düşünme şekilleriyle hareket ediyorlar. Her ikisi de geçerli düşünme şekilleri. İlerlemek için her ikisine de ihtiyacımız var. Gerçekten de, erkek dahilerin sayısı çok daha fazla. Öte yandan, erkek salakların sayısı da çok daha fazla. (Kahkaha) Erkek beyni çalıştığında, çok iyi çalışıyor. Ben de – benim kanaatim o ki, daha ortaklaşa bir topluma doğru ilerliyoruz; hem kadınların, hem de erkeklerin yeteneklerinin daha iyi anlaşıldığı, değer verildiği ve kullanıldığı bir topluma doğru.

Ama öte yanda, kadınların işgücüne geçmeleri, seks, romantizm ve aile yaşantısı üzerine müthiş bir etki yaratıyor. Öncelikle, kadınlar cinselliklerini ifade etmeye başlıyorlar. İnsanlar gelip de bana “erkekler niye bu kadar aldatıyor?” diye sorduklarında çok şaşırıyorum. “Neden erkeklerin kadınlardan daha fazla aldattığını düşünüyorsunuz?” diye soruyorum. “Yani işte – erkekler daha fazla aldatıyor!” Ben de diyorum ki: “Bu erkeklerin kiminle yattığını düşünüyorsunuz?” Ve – temel matematik! (Kahkaha)

Neyse. Batı dünyasında, küçük kızlar daha – kadınların sekse daha erken başlayıp, daha fazla eş deniyorlar, eşleri ile ilgili daha az pişmanlık yaşıyorlar, geç evleniyorlar, daha az çocuk sahibi oluyorlar, iyi evlilik için kötü evlilikleri bırakıyorlar. Kadının cinsel ifadesinin yükselişini görüyoruz. Gerçekten de, bir milyon yıl önce Afrika yaylalarında görüldüğünü tahmin ettiğimiz türden bir cinsel ifadeye doğru ilerliyoruz. Aynı cinsel ifadeyi, bugünkü avcı-toplayıcı topluluklarda gözlemleyerek eskiler hakkında çıkarım yapıyoruz.

[pull_quote_center]Evlilikte eşitlik konusunda da eski bir forma dönüş yapıyoruz. 21. yüzyılın “simetrik evlilik” denen şeyin yüzyılı olacağını söylüyorlar. Diğer adıyla, “saf evlilik” veya “ortaklık evliliği” Bu şekilde, eşitler arasında bir evlilik, eski insan ruhu ile çok uyumlu bir şekle doğru ilerliyor.[/pull_quote_center]

Aşkın yükselişini de görüyoruz. Amerikalı kadınların % 91’i, Amerikalı erkeklerin de % 86’sı eğer aşık değillerse, aradıkları özelliklerin her birine sahip olan biriyle evlenmeyeceklerini söylüyor. 37 toplumu kapsayan bir çalışmaya göre, dünyanın değişik yerlerinde insanlar, aşık oldukları insanla evlenmek istiyorlar. Gerçekten de görücü usülü ve beşik kertmesi gibi tasarlanmış evlilikler ortadan kalkma yolunda ilerliyor.

İkinci büyük eğilim yüzünden, evliliklerin daha dayanıklı olacaklarını bile düşünüyorum. İlk eğilim, kadınların işgücüne katılmalarıydı, ikincisi de yaşlanan insan nüfusu. Gittikçe, Amerika’da orta yaş sınırının 85’e kadar çekilmesi gerektiği söyleniyor. Çünkü şu anda en yüksek kategori sayılan 76 – 85 arasında insanların % 40’ının sağlığı tamamen yerinde. Dolayısıyla orta yaşın gerçekten uzadığını görüyoruz.

Kitaplarımdan birisi için çalışma yaparken, 58 değişik toplumdaki boşanma verillerine baktım. Öyle görünüyor ki, yaşlandıkça boşanma oranı azalıyor. Sonuç olarak boşanma oranı Amerika’da artık dengeye oturdu ve azalmaya başladı. Daha da azabilir. Hatta, Viagra, östrojen replasmanları, kalça protezleri ve inanılmaz ilginç kadınlar arttıkça – kadınlar hiç bugünkü kadar ilginç olmamıştı. Bu gezegenin tarihinde, kadınlar hiç bu kadar eğitimli, bu kadar ilginç, bu kadar muktedir olmamışlardı. Dolayısıyla, insan evrimi boyunca iyi evlilik yapma fırsatının en fazla olduğu zamanın bu zaman olduğunu düşünüyorum.

Ama, karmaşa yaratan bir kaç unsur var. Bu üç beyinsel sistem, şehvet, aşk ve bağlılık – her zaman birlikte tezahür etmiyorlar. Birlikte de olabilirler. Bu yüzden tesadüfi seks o kadar da tesadüfi olmuyor. Orgazm sırasında, dopamin seviyesi zirveye ulaşır. Dopaminin aynı zamanda aşk ile de bağlantısı var, sadece tesadüfi olarak seks yaptığınız birine de aşık olabilirsiniz. Orgazm sırasında, heyecan ile ilişkili olan Oksitosin ve Vasopresin salgılanır. Bunlar da, uzun süreli bağlılık ile ilişkili. Bu nedenle biriyle seviştikten ardından ona karşı bu kadar güçlü bir kozmik birliktelik duygusu hissedersiniz.

Ama bu üç beyinsel sistem, şehvet, aşk ve bağlılık her zaman birbirlerine bağlı değildir. Uzun süreli bir eşe karşı yoğun bağlılık hissederken bir yandan da başka birine karşı aşk hissebilirsiniz, hatta bu ikisi dışında birilerine karşı da seks dürtüsü hissedebilirsiniz. Özetle, aynı anda birden fazla kişiye sevebiliyoruz. Hatta, yatakta yatarken bir gece içinde bile bir kişi için yoğun bağlılık duygusundan başka biri için aşka kayabilirsiniz. Sanki zihninizde bir komite toplantısı varmış da, karar vermeye çalışıyormuş gibi. Dolayısıyla, aslında, mutlu olmak için yaratılmış bir hayvan olmadığımızı düşünüyorum; daha ziyade çiftleşmek için yaratılmış bir hayvanız. Mutluluğu ancak kendimiz yarattığımızda bulduğumuza inanıyorum. Birbirimizle iyi ilişkiler kurabileceğimize inanıyorum.

İki şeyle bitirmek istiyorum. Bir endişemi aktarmak istiyorum. Bir endişem ve ilgili bir öyküm var. Endişem depresyon ilaçlarıyla ilgili. Birleşik Devletler’de yılda 100 milyonun üzerinde depresyon ilacı yazılıyor. Bu ilaçlar gitgide sıradan hale geliyorlar. Dünyanın etrafına sızıyorlar. Tanıdığım bir kız 13 yaşından beri depresyon ilacı kullanıyor serotonin arttırıcı, yani SSRI, depresyon ilaçları. Şimdi 23 yaşında. 13 yaşından beri sürekli kullandı.

Gerçekten korkunç bir olayı atlatmaya çalışıp da kısa süre boyunca kullanan insanlara diyecek sözüm yok Kendilerini ya da başlarını öldürmek istiyebiliyorlar. Şahsen ben önerirdim. Ama Birleşik Devletler’de gitgide daha fazla insan kullanıyor. Bu ilaçlar, vücutta serotonin seviyesini arttırıyor. Ama serotonin seviyesini arttırdıkça, dopamin devresini kesiyorsunuz. Bunu herkes bilir. Dopamin, aşk ile ilintili. Dopamin devresini kestikleri gibi, seks dürtüsünü de öldürüyor. Seks dürtüsünü öldürdüğünde, orgazmı da öldürüyorsun. Orgazmı öldürdüğünde, bağlılığa yol açan maddelerin salgısını öldürüyorsun. Bunlar beyinde birleşiyor. Bir beyinsel sistemle uğraştığınız zaman, diğerini de etkilersiniz. Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum.

Şimdi de – (Alkış) – teşekkürler. Bir öyküyle bitirmek istiyorum, ardından da sadece bir yorum. Aşk ve sekse ve bağlılığı 30 yıldır araştırıyorum. Tek yumurta ikiziyim; niye hepimizin benzer olduğumuzla ilgileniyorum. Niye siz ve ben benzeriz, niye Iraklılar ve Japonlar ve Avusturalya yerlileri ve Amazon Nehri sakinleri birbirlerine benzer.

Yaklaşık bir sene önce, Match.com adında bir İnternet’te arkadaş bulma servisi bana gelip, onlar için yeni bir arkadaş bulma sitesi tasarlamamı istedi. Dedim ki, “Ben kişilikle ilgili hiç bir şey bilmiyorum. Anlıyor musunuz? Bilemiyorum. Acaba doğru kişiden yardım istediğinizden emin misiniz?” “Evet” diye cevap verdiler. Bu yüzden, insanı birine aşık eden şeyin ne olduğunu merak etmeye başladım.

Şimdi devam ettiğim proje bu; sonraki kitabım bununla ilgili olacak. Başkasına değil de o kişiye aşık olmanızı sağlayan bir çok şey var. Zamanlama önemli. Yakınlık önemli. Gizem önemli. Bir parça esrarengiz insanlara aşık olursunuz, bunun sebebi biraz da gizemin beyinde dopamini arttırması, sınırı geçip aşık olmanızı sağlıyor olabilir. Çocuklukta bilinçsiz bir şekilde listelendirdiğiniz özelliklere uyan insanlara aşık olursunuz, ben buna “aşk haritası” diyorum. Ayrıca bir de – bir takım insanlara doğru çekilirsiniz, aslında bunlar, nispeten tamamlayıcı beyin sistemleri olan insanlardır. Benim bu siteye katkım da bu olacak.

Ama size bir öykü anlatmak isterim. Sürekli aşkın biyolojisini anlattım. Size biraz da kültürünü göstermek istiyorum – büyüsünü. Bu öyküyü bana ilk elden duymuş biri anlattı – herhalde gerçek bir öyküdür. Bu bahsedeceğim öğrenci, New York Eyalet Üniversitesi’nde – ben ve iki çalışma arkadaşım Rutgers Üniversitesi’ndeniz. Art Aaron da New York Eyalet Üniversitesi Stonybrook’ta. MRI makinalı deneyimizi burada gerçekleştirdik.

[quote_box_center]Bu lisansüstü öğrencisi, başka bir lisansüstü öğrencisine deli gibi aşıkmış, ama aşkına karşılık bulamıyormuş. Pekin’de konferansa katılmışlar. Araştırmamızı okuduğu için, birisiyle yepyeni bir faaliyet yapınca beyinde dopamin seviyesini arttırabileceğini biliyordu. Bu da belki aşk sistematiğini tetikleyebilirdi. (Kahkaha) Dolayısıyla, bilimi, pratiğe geçirmeye karar verdi; ve bu kızı kendisiyle çekçek yolcuğuna davet etti. (Ç.N. Çin’de insanın çektiği iki tekerli araba)[/quote_box_center]

Gerçekten de – ben hiç binmedim, ama otobüslerin ve kamyonların arasından hızla geçtiği söyleniyor çok deli, çok gürültülü ve çok heyecanlıymış. Çocuk, bunun dopamin seviyesini arttırıp, kızı kendine aşık edebileceğini düşünmüş. Yola çıkmışlar, kız çığlıklar atıp çocuğa sarılıyormuş kahkaha atıyormuş, eğleniyormuş. Bir saat sonra çekçekten inmişler, kız kollarını sallayarak demiş ki: “Çok şahaneydi, değil mi?” ardından “Çekçek sürücüsü de ne kadar yakışıklıydı!” (Kahkaha) (Alkış)

İşte aşkın büyüsü! Bitirirken şunu söylemek istiyorum: Milyonlarca yıl önce, üç temel dürtümüz evrimleşti: Seks dürtüsü, aşk ve uzun süreli eşe bağlılık. Bu devreler insan beyninde derinlere yerleşmişler. Türümüz varoldukça, Shakespeare’in “bu ölümlü hengame” diye adlandırdığı vücudumuzda varolacak. Teşekkürler. (Alkış)