Cuma, Mayıs 29, 2020
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Depresyon Hareketsiz Çocuklarda Daha Yüksek

0

Çocuklarımız hareketsiz… Televizyon, telefon karşısında hayatları geçiyor. Bu hareketsizlik çocuklarda depresyon ihtimalini artıyor. İşte bilimsel araştırmalar.

Londra Üniversitesi’nden (University College London – UCL) uzmanlarca yürütülen bir araştırma zamanlarının çoğunu oturarak geçiren çocukların 18 yaşına geldiğinde depresyona girme ihtimalinin daha yüksek olduğu sonucuna vardı.

Çalışmada 12 ve 16 yaş arasında 4 bin 257 çocuğun hareketlilik düzeyi incelendi.

Bunlardan her gün bir saat kadar yürüme ya da hareketli bir iş yapanların, yetişkinliğe geçerken daha az depresif oldukları belirlendi.

Çalışmada daha hareketli olmanın her yaştan insan için faydalı olduğu ve teşvik edilmesi gerektiği sonucuna varıldı.

Araştırmanın katılımcılarına 12, 14 ve 16 yaşlarında en az üçer gün üstüste günde en az 10 saat faaliyetlerini ölçen bir alet takıldı.

Bu ölçümler katılımcıların hareketsiz bir şekilde oturduğunu ya da yürüme gibi hafif; koşma, bisiklet sürme gibi daha enerjik faaliyetlerin hangilerini yaptıklarını saptadı.

Çocuklar ayrıca bu süreler içinde keyifsizlik, yaptıkları şeylerden zevk almama, dikkatini toplayamama gibi depresyon belirtileri yaşayıp yaşamadıklarını belirleyen anketler de doldurdu.

Çalışma genel olarak 12 ile 16 yaş arasında fiziksel hareketliliğin azaldığını ve daha hareketsiz geçirilen zamanların uzadığını gösteriyor.

Araştırmaya katılan grubu esas alan araştırmacılar bu yaşlarda oturarak harcanan zamanın günde ortalama 7 saatten 8,5 saate çıktığını, hafif egzersizle geçirilen zamanın 5,5 saatten 4 saate indiğini, buna karşılık daha enerjik egzersizlere ayrılan zamanın değişmediğini saptadılar.

Ayrıca bulgulara göre, 12, 14 ve 16 yaşlarındaki çocuklara bakıldığında oturarak harcanan her bir saat, depresyonu sırasıyla yüzde 11,1, yüzde 8 ve yüzde 10,7 artırıcı etki yapıyor.

Her bir saatlik hafif egzersiz ise bu yaş gruplarında yine aynı sırayla yüzde 9,6, yüzde 7,8 ve yüzde 11,1 depresyonu azaltıcı etkide bulunuyor.

18 yaşına geldiklerinde grup içinde 747 depresyon vakasının görülebileceği ortaya çıktı.

‘İnsanlar daha az oturmalı’

Raporu hazırlayan uzman ekibin başında bulunan Londra Üniversitesi psikiyatri bölümü doktora öğrencisi Aaron Kandola, “Zihin sağlığımız için sadece sıkı egzersizlerin değil, oturarak geçirdiğimiz süreyi azaltan her türlü fiziksel faaliyetin faydalı olduğunu bulduk. Her yaştan insanı daha az oturmaya ve daha çok hareket etmeye teşvik etmeliyiz. Bu hem fiziksel hem zihinsel sağlığımız için faydalı” diyor.

Kandola buna karşılık genç insanların hareketsiz geçirdiği sürelerin her yıl biraz daha arttığına dikkat çekiyor ve bunun zihin sağlığı üzerindeki etkileri konusunda nitelikli çok az araştırma yapıldığını söylüyor:

“Depresyona giren gençlerin sayısının giderek arttığına ilişkin veriler var ve yaptığımız çalışma bu iki eğilim arasında bir bağlantı olabileceğini ortaya koyuyor.”

Uzmanlar hafif egzersizin kolayca ve kaynağa ihtiyaç duyulmadan gençlerin hayatına eklemlenebileceğini ve bunda okulların önemli bir rol oynayabileceğini söylüyor.

Londra Üniversitesi dışında King’s College ve Maudsley Ulusal Sağlık Fonu’nun da katkıda bulunduğu araştırmanın bulguları Lancet Psikiyatri dergisinde yayımlandı.

Hayır Demek Neden Bu Kadar Zor?

0

“Hayır diyememek, pek çok kişinin gün içerisinde yaşaması oldukça muhtemel olan yaygın bir problemdir. Özellikle karşımızdaki kişi yakın ilişkilerimizin olduğu biriyse hayır demek daha da zorlaşabilmektedir. Kadınlarda ise bu problem erkeklere oranla daha fazla görülmektedir. “

Hayır demek neden bu kadar zordur ve zararları nelerdir?

Öncelikle insanlarla çatışmaya girmekten kaçınmanın bir eğilimi olarak veya insanlar üzerinde olumsuz etki bırakmak istemediğimiz için hayır denilemeyebilir. Fakat istemediğimiz şeylere evet demek de mutsuz edebilir. Çatışmaya girmek dışında, eğer karşımızdaki kişi değer verdiğiniz biriyse o insanı kırmak istememek ve aranızdaki ilişkilerin bozulacağı kaygısı da bu davranışa itebilmektedir. Aynı zamanda bir otorite figürüne, örneğin patronlarınıza da hayır demeye çekiniyor olabilirsiniz ama bunun sonucunda gereksiz iş yükü altına girebilir ve işe karşı motivasyonunuz düşebilir. Özgüven eksikliği ve çekingenlik ise bu probleme sebep olabilecek başka sorunlardır. Bazen de evet demeye alışmış olan benliğiniz; hayır dediğiniz zaman kötü ve bencil bir insan olacağınızı kodlar ve kabullenmeye odaklı olabilirsiniz.

Bazen hayır diyememenin zararı, istemediğiniz halde bir arkadaşınızın isteğiyle sinemaya gitmek kadar hafif olabilir. Fakat bedeli bazen istemediğiniz bir karar almak ya da istemediğiniz bir mesleği seçmek gibi başkalarının tercihlerinin hayatınıza yön verip, hayatınızda ciddi zararlara da yol açabilir. Yapılan araştırmalara göre hayır diyememek insanı depresyona sürüklerken istemediği herhangi bir durum karşısında hayır diyebilmenin ise psikolojik olarak kişiyi mutlu ettiği gözlemlenmiştir.

Nasıl hayır diyebiliriz?

İlk olarak bu problemin hayatınızı ne kadar etkilediğini görmek amacıyla hayır diyemediğiniz için yapmak zorunda kaldığınız işlerin bir listesinin oluşturabilirsiniz. Listeye yazdığınız şeylerde hayır diyememenin size ne hissettirdiğini analiz edip, kendinizi bu sayede gözden geçirebilirsiniz.

Daha sonra ufak sorulardan başlayarak hayır demeye başlayabilirsiniz. Mesela yakın bir arkadaşınızın davetini kibarca ve açık bir şekilde istemediğinizi belirterek reddedebilirsiniz.

Bazen söylediğiniz şeylerden çok söylediklerinizi ifade ediş tarzınız daha ön plana çıkabilmektedir. Bu yüzden hayır dediğiniz zamanlar olabildiğince duygularınızı açıklar şekilde, net ve sert olmayan bir mizaçla söylemeye dikkat etmelisiniz.

Hayır demenin yavaş yavaş sizi daha mutlu ve rahat hissettirdiğini görmeye başlamadıkça artık hayır demek sizin o kadar da zor olmamaya başlayacaktır.

Arkadaşlardan sonra, hayır demenin sizin için daha zor olduğu kişilere karşı da hayır demeyi deneyebilirsiniz.

Sizin mutluluğunuzun herkesten daha önemli olduğunu ve siz mutlu olursanız etrafınızdakileri de mutlu edeceğinizi unutmayın.

Kişisel Gelişim Nedir? Sorusunun Cevabı

0

Kişisel gelişim nedir?

Son günlerde ne de çok duyar olduk değil mi bu “kişisel gelişim” çığlığını. Herkes, her yerde, mekân – eğitim – kariyer gözetmeksizin peşinden koşuyor bu iki kelimenin. Gelişmenin, yaşının olmadığının bir kanıtı belki de. Öğrenmenin sonu yok, kişiliğimizi geliştirmenin de! Yaşam koçu adı verilen meslek türlerinin çoğalması ile iyi yaşam mottolarını çok daha fazla duyar olduk; kendine iyi bak, sen her şeysin, önce sensin, en iyi sensin, bugün kendin için ne yaptın vs. İşte bu kişisel gelişim de aslında bu “sensin”in bir parçası. Kişi kendini geliştirdikçe özgüven sahibi olur, öğrendikçe hayat deneyimi artar. Peki nedir bu kişisel gelişim ve neden bu kadar önemlidir ayrıca madem bu kadar önemli nasıl yapılır? İşte tüm bunlar için bir dosya konusu hazırlamak istedik size. Yaşam koçu değiliz, kişisel gelişim uzmanı da… Ancak bizim de birkaç kelamımız var bu konuya dair şüphesiz. İşte bu kelamları konuşmak için buradayız, siz de sayfamıza hoş geldiniz…

Kişisel gelişim kısaca nedir?

Kişisel gelişim, rutin dışında kişinin bilinçli olarak yaptığı, kendisini daha iyiye götürmek için gerçekleştirdiği pozitif çabalar bütünüdür. Aynı zamanda kişisel gelişim ömür boyu öğrenme demektir. Dibi görünmeyen bir okyanus da diyebiliriz. Derinlerde çok şey vardır ve gittikçe merak edilir. Derinlere indikçe sessizleşir ortam, artık yalnızca kendi sesinizi duyarsınız. Etrafınızı incelerken kendi sesinize, kendi içinizden gelene de kulak verirsiniz. Öğrenirsiniz, hem de her kulaçta yeni bir şey daha. Sonu yoktur kişisel gelişimin, bazen yüzmekten yorulur ya da sıkılırsınız ancak kum zemine karşı hep merakınız vardır. Her kulacınızda yeni bir bilgiye yaklaşırsınız ve bu okyanus maceranız hiç bitmez, gerçekten isterseniz elbette. Kişisel gelişim isteği kişinin hal ve durumunu yeterli bulmaması ile başlar diyebiliriz. Kişi kendindeki eksiklikleri fark eder ve hayatında eksileri artıya çevirmeye önce kendinden başlar. Kişi kendini bir adım öteye taşımak ister ve bu kişisel gelişimin fitilini ateşler zira bu gelişim önce “karar” ile başlar.

Kişisel gelişim alanları nelerdir?

Kişisel gelişim sadece bir konuya eğilmek ile olmaz. Diyelim ki aşk hayatınızda umduğunuzu bulamadınız. O zaman aşka yönelip kişisel gelişiminizi “aşk” ile sınırlamak doğru değil ki buna kişisel gelişim demiyoruz. Bir başka örnek iş hayatı olsun. İş hayatında kendinizi geliştirmek kişisel gelişimin bir parçasıdır, bütünü değil. Öncelikle kişisel gelişimi spesifik bir olguya getirmemekle başlamak lazım bize. Kişisel gelişim alanları örneklerini şu şekilde verebiliriz; ilişkiler, sorumluluklar, eğitim, kültürel bilgiler, iş deneyimleri, hobiler, aktiviteler ve hatta gezi gördüğümüz yerler… Sahip olduğumuz tüm manevi unsurlar, kişisel gelişimin bir parçasıdır. Sadece tek bir alanı değil tüm hayatı kapsar ve öğrenme süreci sonsuzdur. Ne zaman ki ben oldum dersiniz, işte o zaman yanılırsınız. Kişisel gelişimde “ben oldum, tamam” yoktur. Her an, her şey öğrenilmeye hala çok açıktır.

Kişisel gelişim ne işe yarar?

Kişisel gelişim ve olgunlaşma aslında birlikte ilerleyen süreçlerdir. Kişisel gelişim insana ister istemez bir olgunluk katar çünkü… Kişi artık kendini biliyordur, olaylara vermesi gereken tepkileri kestiriyordur dahası kendi kriz yönetimini kendisi yapabiliyordur. Etrafındaki durumları, olayları, olguları ve kavramları öğrendikçe onların hepsini kendine katıyor ve beraberinde daha olgun düşünceler ile tüm olan biteni bir anlamda göğüslemeyi başarıyordur. Kişisel gelişimin faydalarını hayatın her anında görebiliriz. Her anında hem de! Biraz önce dediğimiz gibi kişisel gelişim alanlarını sadece bir bölge ya da konu ile sınırlamıyoruz. Bu konunun geniş bir yelpaze olduğundan bahsetmiştik. Tıpkı kişisel gelişim alanlarında olduğu gibi aynı çeşitlilik kişisel gelişimin faydalarında da var. İnsana değer katması en büyük faydalardan. Geri kalanlarını şu şekilde özetleyebiliriz.

  • İş ve sosyal yaşantımıza katacağı değer sonsuzdur. Yaş alsak bile beynimiz “öğrenme” fonksiyonunu kaybetmez eğer hala sağlıklıysa. Bu öğrenme yetisi ile her geçen gün yeni bir şey öğreniriz ve bu iş ve sosyal yaşantımıza bize +1 olarak geri döner.
  • İkili ilişkilerde yaşadığımız sorunları aşmamıza yardımcı olur. Çünkü kişi kendini daha iyi tanır, tanıdıkça empati duygusu geliştirir. Empati yapamamaktan kaynaklanan ikili ilişkilerdeki sorun da böylece ortadan kalkar. Ortadan kalkar kelimeleri biraz iddialı olsa da büyük oranda düzelir diyelim biz yine de.
  • Özgüvene katkısı çoktur. Hatta belki de kişisel gelişimin en önemli faydalarından biridir özgüven. Kişi kendini bilir, kendine güvenir ve özgüven doğar. Tabi bu özgüveni de dengede tutmak lazım, aşırısı zarar.
  • Olumsuz olaylardan çabuk etkilenen ve çökmeye meyilli sinir sistemimiz korunmuş olur. Çünkü olaylara daha olgun bir bakış açımız olur ve bu olgunlukla olumsuz durumları daha iyi göğüsleyebiliriz.
  • İrademizi ve aklımızı daha iyi kullanmamızı sağlar. Ne istediğimizi biliriz, bize neyin iyi gelip neyin kötü geleceğini de. Böylelikle irademiz güçlenir, aklımız da bu güce ortak olur.
  • Zorluklara karşı şaşılası bir gücümüz olur. Çünkü hepsiyle baş etmesinin yolunu öğrenmişizdir, biliyoruzdur nasıl üstesinden geleceğimizi. Önce bilmek ile başlamaz mı zaten bu işler?
  • Kolay kolay demoralize olmayız. Şartlar ne olursa olsun bir kaçış yolu bulmak için özgüvenimiz tamdır çünkü. Normalde bizi hemen moral bozukluğuna sürükleyen şeyler, zamanla daha olgun bir şekilde karşılanır.
  • Ve kişi mutlu olur. Kişisel gelişim beraberinde gelen tüm güzel duygular ile mutluluğu getirir. Düşünsenize zorlukları aşabiliyorsunuz, güçlüklerle baş etmenin yollarına hakimsiniz, karşınızdaki kişilerle empati yapabiliyorsunuz, bu empati ile ikili ilişkileriniz düzeliyor ve beraberinde her şey süt liman oluyor. İşte gerçek mutluluk tam da bu aslında!
kişisel gelişim - para harcamadan ki  isel geli  im 1024x683 - Kişisel Gelişim Nedir? Sorusunun Cevabı
Kişisel gelişimin en önemli faydalarından biridir özgüven.

Kişisel gelişim nasıl yapılır?

Geldik bunca fayda sağlayan, bizi bu kadar etkileyen ve aslında bir nevi hayatımıza yön veren kişisel gelişimin nasıl yapıldığına… Birkaç farkındalık ile kişisel gelişim sürecinizde yol alabilirsiniz. Tamamlamanın sonu yok o yüzden bunu bir yolculuk olarak düşünelim biz.

  • Kendinizi tanıyın. Birkaç sorgulama ile yapın bu işi. Ne istediğinizi, nelerden etkilendiğinizi, sizi neyin mutlu neyin mutsuz ettiğini…
  • Gelişim vizyonunuzu belirleyin. Örneğin nelerin üzerine gitmek istiyorsunuz, onları neye dönüştürmek istiyorsunuz…
  • Ritüelleriniz olsun. Gelişim yolculuğunda size eşlik edecek ritüeller.
  • Bedeninize iyi bakın. Kişisel gelişim yalnızca ruh yolculuğunu değil bedeni de kapsar. Bedeninize iyi bakıp, sağlıklı beslenirseniz bu moralinize de yansıyacaktır.
  • Duygularınızın farkında olun ve ne kendinizi ne duygularınızı yargılamayın. Kabullenmek, önemli bir adımdır unutmayın.
  • Aksiyona geçin ve adım atın. Hiçbir şey size kendiliğinden gelmez. Biraz çaba sarf etmeniz gerekir. Bunun için de bir aksiyon planı oluşturun. Neyi ne amaçla hedeflediğinizi yazın, adımlarınızı doğru seçin. Eğer bu konuda bir eğitim almanız gerekiyorsa araştırmalarınızı yapın.
  • Kişisel gelişim kavramını soyuttan somuta çekin. Geliştirdiğiniz özelliklerinizi gün yüzüne çıkararak başlayın. Evet her şey kafanızda bitiyor ancak bazen neler başardığınızı görmek de size iyi gelebilir. Soyutu somuta çevirmenin en güzel yollarından biri yazmaktır. Gelişim yolculuğunuzu adım adım yazın mesela. Neler öğrendiklerinizi, neler başardıklarınızı ve kendinizde hissettiğiniz değişimleri… Ara ara geçmişe dönün ve yazdıklarınızı okuyun hatta. Neleri başardığınızı görmek, ileri gitmek için güzel bir şevk olacaktır.

Değişimden Korkan İnsanlar

0

Kişisel gelişim sağlamak için değişmek zor gelir insana. Çünkü hayatın rutini değişecek ve bazı öngörülemeyenler oluşacak. İnsan neden değişmekten korkar?

Değişime Kimler Direnir?

Bazı insanlar, değişimden ölesiye korkarlar. Bu insanların alışkanlıkları öylesine katılaşmıştır ki bu alışkanlıkları sarsacak her türlü değişikliğe düşman gözüyle bakarlar. Peki kimdir bu değişimden korkan insanlar?

  • Emekliliğine Üç Ay Kalmış Hayri Amca

Hayri Amca üç ay sonra emekli olacağından artık yeni bir düzene geçmek istemiyor. Bu düşüncesinde de son derece haklı. Nasılsa öğreneceği yeni sistemi, prosedürü veya yöntemi uygulayacak zamanı yok. Gerekli bilgi ve beceriyi aldıktan sonra işten ayrılacağı için -eğer bu değişimle elde edeceği bilgi ve beceriyi sonraki hayatında kullanma şansı yoksa- yeni bir şey öğrenmesinin kendisine de işletmeye de bir yararı dokunmayacak.

  • Şirketini Altı Ay İçinde Satmayı Düşünen Patron Naci Bey

Naci Bey’in şirketi satmak için yaptığı görüşmeler son aşamaya gelmiş durumda. Alıcılar tamam dese, altı ay içinde Naci Bey, şirketten çıkıp Göcek’teki yatına yerleşecek. Böyle bir durumda, Naci Beyin yararı kendisine dokunmayacak, aksine bir de kendisine maliyet çıkartacak bir değişikliğe onay vermesi pek akıllıca değil. Ayrıca Naci Bey, önemli değişikliklere ait kararların şirketin yeni hissedarları tarafından alınması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle Naci Bey kendisine sunulan değişiklik talepleriyle ilgileniyormuş gibi yapıp, bir kenara kaldırıyor.

  • Kendisini Yetersiz Bulan Muhasebe Müdürü Nur Hanım

Nur Hanım, on beş yıldır bu şirkette çalışıyor, son altı yıldır da Muhasebe Müdürü. Başka bir şirkete gitse orada başarılı olacağına, hatta bu işyerinden çıkarsa başka bir yerde iş bulabileceğine bile inanmıyor. Nur Hanım, kendisine de bilgisine de güvenmiyor. Her türlü değişikliğin kendi bilgisini yetersiz kılacağını düşünüyor, bu nedenle değişikliklere karşı çıkıyor. Kendisini müdür yapan bir sistemin değişmesi durumunda bu unvanı kaybedeceğinden korkuyor.

  • İşten ve Gelecekten Hiçbir Beklentisi Olmayan Suzan Hanım

Suzan Hanım işinden öylesine nefret ediyor ki pazartesi günleri kimseyle konuşmak istemiyor. Haftanın günleri geçtikçe yavaş yavaş açılıyor Suzan Hanım, cuma günü geldiğindeyse şen şakrak bir kişi oluyor. Çalışmak onun için tam bir işkence. Her yeni istek, her yeni klasör onun canını sıkıyor, her değişiklik sinirini bozuyor. Zaten zor bela öğrendiği, iyi kötü yürüyen işlerin bir yönetici tarafından değiştirilecek olmasına hiç anlam veremiyor. Suzan Hanım için her yenilik, yeni bir angarya anlamına geliyor. Bu nedenle değişikliğin kendisini bırakın, adını duyduğunda bile Suzan Hanım’ın yüzü asılıyor.

  • İşinden Haksız Kazanç Sağlayan Satın Almacı Hamit Bey

Hamit Bey, şirkete öyle bir düzen kurmuş ki inanamazsınız. Bazı işler için firmalardan komisyon alıyor, ayrıca dışarıya yaptırdığı şirket işleri için de kişisel olarak beklentileri var. Hamit Bey kurduğu bu yolsuzluk düzeni ile haksız bir gelir elde ediyor ve bu düzeni değiştirmesinden korktuğu için de işle ilgili hiçbir konuda değişikliğe sıcak bakmıyor. Hamit Bey yeni bir personel alındığında bile rahatsız olup bunu gündeme getiriyor. Arkasından konuşulanların farkında ama o eline geçen paraya bakıyor.

Eğer siz yukarıdakilerden biri değilseniz, endişelenmenize hiç gerek yok. Şimdiye kadar başardığınız gibi, bundan sonra da değişime uyum sağlayarak aynı başarıyı göstermemeniz için hiçbir neden yok. Belki de bu değişim size yeni fırsatlar sunacak, neden olmasın?

Deneyimin Felsefesi

0

Deneyimin tasarımı

Heiddeger’e, Spinoza’ya veya Graham Harman’a göz atıp varlığımızın anlamını arayabilir, nesnelerle, mekanla, doğayla olan ilişkimizi sorgulayabiliriz; bu düşünürlerin görüşlerinin tümü insanda ve onun çevresiyle kurduğu iletişimde toplanır

Deneyim tasarımı, fazlaca dijital dünya ile özdeşleşmiş bir alan olsa da işin özü öyle değil.

Deneyim, varoluşa kadar uzanan felsefi bir konu. Heiddeger’e, Spinoza’ya veya Graham Harman’a göz atıp varlığımızın anlamını arayabilir, nesnelerle, mekanla, doğayla olan ilişkimizi sorgulayabiliriz. B≈. İnsan iletişim kuran bir varlıktır; canlılarla veya cansız olan her şey ile. Bu iletişim, deneyimdir.

Türkçe’de bile artık UX ismi ile anılan bu alan, kullanıcı deneyimi anlamına gelen “user experience” kelimelerinin kısaltılmış halini ifade ediyor ve UX den bahsettiğinizde genellikle dijital işler ve konular anlaşılıyor. Bu içinde yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağının ortaya çıkardığı bir durum; nesnelerle olan ilişkimizden daha çok internet siteleri ve mobil uygulamalarla ilişki kuruyoruz artık. Yeni bir on yıla başladığımız bu günlerde durup da geçmiş on yıla bir bakarsak, on yıl önce mobil cihazlarla bu denli sıkı fıkı olmadığımızı hatırlayabiliriz. İlk cep telefonu kullanımının üzerinden 25 yıl geçti. Amerika’da 2011 yılından bu yana cep telefonu kullanımının yüzde 81 oranında arttığı belirtiliyor. Geçtiğimiz Temmuz ayının istatistiklerine göre Türkiye’de 78.9 milyon mobil abone bulunuyor. Dünya üzerindeki insanların yaklaşık 5 milyarı ellerindeki akıllı telefon ile dataya ve teknolojiye bağlı.

deneyim - deneyim felsefesi 1 - Deneyimin Felsefesi
Cep telefonunun tarihçesi

Ekranların küçülerek cebimize girmesi, böylece yeme içmeden ulaşıma, bankacılıktan alışverişe kadar her alışkanlığımızın küçücük kayar ekranlarda yapılır hale gelmesi, Instagram ve Twitter başta olmak üzere sosyal medya ortamlarının yaygınlaşması son on yılda karşılaştığımız bir durum. İşler, özellikle tasarıma dayalı işler bu süreçte oldukça karmaşıklaştı. Böylesi bir ortamda, kullanıcı deneyimi dendiğinde akla sadece teknolojik alanların gelmesi çok doğal.

Teknolojinin yarattığı sorunların üstesinden gelmek için yaratıcı düşünce önemli hale geldi. Tasarımda yeni ve özelleşmiş alanlar ortaya çıktı. Tasarımcıların yaratıcı düşünme kapasitesi, görsel eğitimleri, organizasyon ve problem çözme becerileri artık değer verilen bir özellik. Silikon vadisinde mühendisler kadar tasarımcılar aranır oldu. IBM gibi bir teknoloji devinin sadece son iki yılda 35 farklı tasarım ofisi ile iş birliği yaptığı belirtiliyor. Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre geçtiğimiz on yılda, tasarım ile ilgili olmayan kurumlar ve okullar da dahil olmak üzere tasarım eğitimi almış kişilerin gördüğü talepte yüzde 250 oranında bir artış olmuş.

deneyim - B  t  nsel Deneyim Ekonomisi - Deneyimin Felsefesi

1999 yılında Joseph Pine ve James Gilmore, “Bütünsel Deneyim Ekonomisi” kavramını sunan ilk isimlerdi

Teknolojiyi geliştirenler, kullanıcı deneyimi tasarımı, etkileşim tasarımı gibi alanlarda sorunlara tasarımcılarla çare arayadursun, fiziki çevremizle kurduğumuz tüm diğer iletişimin de bir deneyim olduğu gerçeği değişmiyor; ürünler, eşyalar, nesneler ve mekanlarla ile birlikte bunlarla ilgili deneyimin de eş zamanlı olarak ön görülmesi önemli bir konu. Bir tasarımın işlevi, kullanılabilirliği gibi faktörlerin yanında onun marka ve pazarlama algısından tüm kullanım senaryolarına kadar olan sürecin anlamlı ve geçerli olmasını sağlayan özelleşmiş bir düşün ve iş kolu olan deneyim tasarımı bu nedenle oldukça önemli bir branş.

Bir tasarımı yaratarak onu ortaya koymak yeterli değil; onun kullanıcılar tarafından tam bir tatmin nesnesi haline dönüşmesi için ilgili deneyimi de tasarlamalısınız. Deneyim inançlarımızı oluşturan, kişiliğimizi şekillendiren, davranışlarımızı etkileyen, diğer canlılarla ilişkimizi yöneten bir kavram. Rahat bir koltukta oturmanın, elimize iyi oturan bir kalem ile yazı yazmanın, gözümüze hoş gelen bir kitap kapağının, zamanımızı geçirdiğimiz mekanın, her gün inip bindiğimiz ulaşım araçlarının, içinde yaşadığımız kentin nasıl olduğunun ne denli önemli olduğu, deneyim penceresinden bakınca biraz daha artıyor. Büyük kentin agresif, tahammülsüz, duygusuz insanlarına karşılık yavaş kıyı şehrinin huzurlu ve daha mutlu olduğu varsayılan insanları gibi klişeler bu deneyimler üzerinden hayat buluyor.

deneyim - Alg  lar   ve duyular   geli  tirmeye y  nelik olarak   ocuklar  n e  itiminde kullan  lan doku duvarlar   - Deneyimin Felsefesi

Algıları ve duyuları geliştirmeye yönelik olarak çocukların eğitiminde kullanılan doku duvarları

Deneyimi tasarlamak bizi algılarımızla buluşturur. İnsanlar dünyalarını duyularla algılıyor. Bu nedenle tasarım ile ilgili branşlardaki eğitimin temelinde bulunan algı dersleri bana göre en önemlilerinden biridir. ODTÜ’deki değerli hocam Prof. Umur Talaslı’nın bizlere bir gözün nasıl gördüğünü veya bir elin nasıl dokunduğunu, duyularımızla kavradığımız, anladığımız dünyanın tüm detaylarını nasıl da etkili bir biçimde aktardığını bunca yıl sonra bile hatırlarım; o derslerde edindiğim bilgileri hala kullanırım. Algı ve duyular insanların deneyimlerini nasıl etkiler ve benliklerinde etkili olurlarsa, bir tasarım nesnesi için de aynı derecede yapıcı veya yıkıcı olabilirler. Tasarlanan şey ne kadar bütüncül olarak ele alınırsa ve kullanıcı deneyimi üzerinde ne kadar etkili çalışılırsa, insanların yaşam kaliteleri de o kadar artar.

Devlet mekanizması da bir bakıma algı unsurunu iyi yöneten bir tasarımdır. Devletler inşa ve medya gibi araçlarla insanlar üzerinde algı yaratır, bu algıyı ve duyguları yönetirler.

deneyim - Litvanyal   tasar  m st  dyosu Baklazanas Moskovada bulunan ve kimileri y  k  lan mimari eserlerin korunmas   ve bu k  lt  rel miras hakk  nda fark  ndal  k yarat  lmas   i  in bu yap  lar   haritalad   718x1024 - Deneyimin Felsefesi
Litvanyalı tasarım stüdyosu Baklazanas, Moskova’da bulunan ve kimileri yıkılan mimari eserlerin korunması ve bu kültürel miras hakkında farkındalık yaratılması için bu yapıları haritaladı

Yıkılmış Sovyetler Birliği komünist ideallerini yaygınlaştırmak ve toplum üzerinde ezici gücünü göstermek üzere 1920-30 yılları arasında konstürktivist mimarlık denen bir akıma sahne olmuştu. Modernist akımlardan biri olan konstrüktivizm, daha erken yıllarda kendini sanat alanında bir eğilim olarak göstermiş, o dönemde gelişmekte olan teknik ve makine çağında gerçekçi, keskin ve güçlü duruşun yansıması olarak ortaya çıkmıştı. Mimarlıkta deneysel form arayışlarının, yeni malzemelerin yüksek, büyük, geometrik öğelerle harmanlandığı konstrüktivist mimarlık böylece her bakımdan ikitarın gücünü ve duruşunu simgeleyen bir duygu yaymaktaydı.

Günümüzde içinde bulunduğumuz teknoloji ve bilgi çağında, pek çok duyusunu körelten, pek çok farklı davranışlar edinen, değişik psikolojilere bürünen insanlar için, duyularımızın saf hallerini bize hatırlatan deneyimler daha da önemli hale geldi. İyi tasarım olarak adlandırılabilecek pek çok iş, duyularımızın biri veya bir kaçına birden güçlü olarak hitap edenler artık.

Bir görüşe göre insanların mobil cihazlara bağımlılığının altında, bu büyük fikrin görme, dokunma, duyma duyularımızın tümünü birden kavraması, güçlü görsel yanı ile tat alma ve koku gibi diğer duyularımızı harekete geçirme gücü var. Mobil ekranda yaşadıklarımız çoklu duyu deneyiminden başkası değil.

Çoklu duyu deneyimi, tasarımdan teknolojiye, perakendeden markalaşmaya önümüzdeki dönemin en önemli kavramlarından biri konumunda. Bir yerin aidiyet duygumuz ile olan ilişkisini, başka bir deyişle mekanın anılarımız üzerindeki etkisini bu çağda düşünmek neredeyse artık romantizmle eşdeğerde; çünkü ne yer tek başına yer, ne de mekan tek başına mekan artık. İnsanların duyuları ile algıladıkları gerçeklikten sanal ortamlara kadar uzanan sonsuz bir katmanlar bütünü söz konusu artık. Deneyim adına beklentiler de aynı oranda artış gösteriyor.

Shangai’daki Ultraviolet isimli restoranın tek odası ve sadece on sandalyesi var. Bu odanın tasarımı bildiğimiz anlamda yapılmamış; sadece 4 adet boş duvardan oluşuyor. Bu odada Fransız şef Paul Pairet’nin yemeklerinden tatmak için 1000 dolar karşılığında aylar önceden sıraya girip rezervasyon yaptırmalısınız. Bu deneyimi yaşamak için sıra size geldiğinde ise karşılaşacağınız sadece bir akşam yemeği değil. Şefin hazırladığı her bir lezzet lokması ile birlikte ona eşlik eden bir koku odaya yayılacak; duvarlarda o yemeğe özel olarak tasarlanmış dijital görüntüler 360 derece bir projeksiyonla sizi bambaşka yerlere ve mekan algısına taşıyacak, ortamın ısısı yediklerinize göre değişecek ve oldukça başarılı bir ses sisteminden yayılan ve yine o yemeğin konseptine özel olarak tasarlanmış sesler ve müzikler bu deneyime eşlik edecek. Böylesi bir dünyada bildiğimiz anlamda mimarlıktan, mekan tasarımından ya da nesnelerden söz edilebilir mi?

deneyim - eScent 1024x456 - Deneyimin Felsefesi
eScent

Çoklu deneyim kavramı pek çok inovatif fikre kapı açabilecek kadar önemli. Bu fikirlerden biri, en az giyilebilir teknoloji başlığı kadar gündemde bir konu. İnsanların hafızasını harekete geçiren ve onlarda en unutulmaz anıları yaratan duyumuzun koku olduğu biliniyor. Bu nedenle koku duyusuna yönelen pek çok ürün ve hizmet başarı sağlıyor. Biyo-duyarlı koku kapsüllerini giysilere yerleştiren bir girişim var: eScent. Moda tasarımında oldukça yenilikçi olan bu girişim, giysilerin yakalarına, düğmelerine yerleştirilen küçük koku baloncukları ile insanlara mutluluk, üretkenlik gibi alanlarda çoklu deneyim vaadediyor. Kendine gittikçe iyi bir pazar yeri edinen bu firma gözünü sağlık ve iyi yaşam sektörlerine dikmiş durumda.

Örnekler pek çok. Son olarak kendi çoklu duyusal deneyimimden söz etmek isterim.

Geçtiğimiz hafta, uzun bir aradan sonra yeniden bir Tasty Cinema etkinliğine katıldım; bir süredir düzenlenmeyen bu film gösterimleri yeniden geri döndü. Beş yıl önce Salt Galata tarafından düzenlenen Gastronomika etkinliğinde bir araya gelen Hakan Patır ve Serdar Paktin tarafından kurulmuş olan Tasty Cinema, film izleme deneyimini, gastronomi ile buluşturuyor. 5 yıl önce gerçekleştirdikleri ilk etkinliklerinde “in Brugges” filmini izlediğim etkinliğin, 5 yıl sonra düzenledikleri ilk etkinliği de kaçırmak istememiş, yeniden düzenleneceğini duyduğum anda biletini almıştım, iyi ki de planlamışım!

Bu kez 1968 yapımı The Party filminde muhteşem Peter Sellers ile kahkahalara boğulurken, bir yandan da Misafirliq ‘in şefi Mehmet Meşe tarafından hazırlanmış küçük lezzetleri tatma deneyimini üst üste yaşadım. New Malt Order’dan Tolga Subaşı tarafından hazırlanmış viski kokteylleri de tüm bu deneyime eşlik etti.

deneyim - Tasty Cinema kurucular   Hakan Pat  r ve Serdar Paktin ile birlikte 768x1024 - Deneyimin Felsefesi

Tasty Cinema kurucuları Hakan Patır ve Serdar Paktin ile birlikte

Deneyim ise şöyle: İzleyeceğiniz filme girerken hazırlanmış tepsileri alıp öyle oturuyorsunuz yerinize. Bu tepsilerdeki içecekler ve yiyecekler numaralanmış durumda. Film perdesinin hemen yanında duran ekranda belirli sahnelerde bir numara çıkıyor ve siz de o numaralı yiyeceği veya içeceği içiyorsunuz.

İlk deneyimimde bir patlama sahnesinde patlayan şekerler ve bar sahnesinde nefis Belçika biraları eşliğinde izlediğim in Brugges bende oldukça keyifli bir anı yaratmıştı. Kuşkusuz The Party filmi böylesi bir tat ve koku deneyimi için harika bir zemin hazırlıyor. Patır ve Paktin belirli sahneleri tat ve koku deneyimi ile buluşturmak için bu filmleri özenle seçiyor, defalarca izliyorlar. Birlikte karar verdikleri sahnelerde o sahnenin vurgusunu veya hissini yaratmak için nasıl bir tat kullanılması gerektiği üzerine kafa yoruyorlar ve bunu bir bütüncül deneyim olarak tasarlayıp bizlere sunuyorlar.

Filmin başlarında yer alan bir patlama sahnesinde bu kez acı baharatları tatmamız, veya Sellers bahçede fıskiyeler altında ıslanırken ısırgan otu, roka ve balsamik sirke ile bahçedeki ıslaklığın kokusunu neredeyse burnumuzun dibinde duymamız bu yüzden. Bu yaratıcı ekip hazırladıkları bu tat kutucuklarına film sahnelerinden yola çıkan eğlenceli isimler ve açıklamalar da iliştirince gerçekten de sadece bir film izlemenin ötesine geçiyorsunuz. Sellers’ın havyara bulanan ve sonra da bu balık kokan elleri ile tokalaştığı ve bu kokuyu her yere dağıttığı sahnelere eşlik eden “elden ele” isimli lezzet kutusundan labne ve dereotlu somon ile hazırlanmış gravlax blini çıkınca, deneyiminiz katlanmış oluyor.

deneyim - The Party g  sterimini haz  rlayan Tasty Cinema ekibi 1024x768 - Deneyimin Felsefesi

The Party gösterimini hazırlayan Tasty Cinema ekibi

Patır ve Paktin ile film sonrası sohbette, bu deneyimin eğlenceyi hedeflemesinin yanında bir keşif yolculuğu olduğunu konuşuyoruz. Sahnelerle eşleştirilen tatlar ve kokular düz bir mantıkla hazırlanmıyor; bu deneyimi özel ve güzel kılan da bu. Bazen beklenenin tam tersi bir tat veya koku duygularınızı, algılarınızı ters köşeye yatırabilir ve sizde beklemediğiniz hisler yaratabilir. Böylesi bir deneyim izlediğiniz sahne ile ilgili olarak düşünme kapasitesini kesinlikle arttırıyor. Bir tür arttırılmış gerçeklik hissi yaratılan ama teknoloji ile değil düpedüz diğer duyularımızın devreye girmesi ile ortaya çıkan bir farkındalık bu.

Yine bu sohbetimizde bu ortamın aslında bir öğrenme ortamı olduğunu konuşuyoruz. Hazırlayanlar için de biz deneyimleyenler için de bir öğrenme alanı. Lezzete, kokuya, görüntüye, sese ve dokunmaya odaklanabileceğimiz, bir film süresi kadar bir sürede duyularımızla baş başa kalabileceğimiz ve salt film izlemekten daha öğretici bir deneyim laboratuvarı.

Bu son deneyimim, sizlerle ilerde etkileşim tasarımı, deneyim tasarımı ve çok daha önemli gördüğüm beş duyuya birden yönelen yeni tasarım anlayışı hakkında daha çok paylaşımda bulunmamı hatırlattı. Zira UX kavramını kendisine bunca mal eden teknoloji firmalarının neden hala başarılı bir biçimde duyularımıza hitap edemediği ve iyi bir kullanıcı deneyimi yaratamadığı konusunu biraz daha irdelemek gerekiyor.

Duygusal Zeka ve Empati

0

Bir köylü eşeğiyle katırını iyice yükleyerek şehre doğru yola çıkmış. Yol uzun, hayvanların yükü ise oldukça ağırmış. Katıra göre biraz daha yaşlıca olan eşek düz yolda, zorlanarak da olsa, vaziyeti idare edebilmiş. Ancak, dağa tırmanırken, bakmış ki dayanamayacak, katıra yükünün ağır geldiğini ve birazını alıp ona yardımcı olmasını rica etmiş. Katır bu ricayı duymazlıktan gelmiş ve bir süre daha yola böylece devam etmişler. Sonra birden, zavallı eşek, o ağır yükün altında düşmüş ve ölmüş.
Yola devam etmek zorunda olan köylü, bunun üzerine; önce, ölen eşeğin üzerindeki yükü almış ve katırın yükünün üstüne eklemiş. Daha sonra, ölen eşeğin derisini yüzmüş ve onu da katırın sırtına atmış.
Katır yaptığından pişman, yükü eskisinin iki katından fazla, “Ettiğimi buldum. Eğer eşeğe ihtiyacı olduğunda biraz yardım etseydim, şimdi bu halde olmazdım” diyerek, iç çekmiş. (Anonim, Çev. Seden Tuyan)

İletişimin olmazsa olmazı…

Hayatımıza şöyle bir baktığımızda bizim duygularımızı duyarlı bir şekilde dikkate alan ve bizim olumlu davranabilmemizi sağlayan insanların varlığı bizi mutlu eder, yokluğu ise üzer. Çünkü, başkalarının duygularını ve bakış açılarını kavrayabilen kişiler, etrafındaki insanların gereksinimlerini çok iyi anlar ve karşılarlar. Bu bakımdan, başarılı ve verimli ilişkiler kurabilen bir öğretmen, bir yönetici, eş ve ebeveyn kısacası insan olarak hayatın her kademesinde kurduğumuz diyalogların verimli birer alış verişe dönüşmesini sağlayan, problemlerimizi çözülür kılan ve sihirli bir fark yaratan sır, hep bu anlayış dolu yaklaşım tarzı olmuştur. İşte, bu yaklaşım tarzı “empati” nin özünü oluşturur. Bu tarzdan uzaklaşan ilişkilerde korku, öfke, uyumsuzluk, tutku eksikliği, neşesizlik ve en önemlisi verimsizlik hakim olmaya başlar.

Empati nedir?

Empati kişinin bir diyalog sırasında karşısındakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmesini ve böylece duyarlı bir yaklaşım içinde olmasını sağlayan bir Duygusal Zeka becerisidir. Empati becerisini iyi kullanabilen kişiler bu anlamda, iyi bir dinleyici olmalarının yanı sıra, karşıdaki kişinin dile getirmediği duygularını da sezebilir, bakış açılarını kavrayabilirler. Bu bakımdan, empati kişinin farklı olan ya da başka kültürden gelen insanlarla iyi geçinebilmesini sağlar (Goleman, 2003; Stein & Book, 2003). Empati kurabilmemiz için gerekli olan üç öğe vardır (Rogers, 1970, Kasatura, 2003):

  • Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.
  • Empati kurmuş sayılmamız için karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir.
  • Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye doğru olarak iletilmemesi durumunda empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.

Örneğin, bir arkadaşınızın patronuyla arası bozuk ve canı çok sıkkın, haksızlığa uğradığını düşünüyor ve hararetli bir şekilde derdini sizinle paylaşıyor. Siz, kendinizi onun yerine koyup neler hissettiğini anlayabilirsiniz. Onun duygularını içinizde hissedebilirsiniz. Ama, sıra bu durumu ona ifade etmeye geldiğinde, her şey yolundaymış gibi gülerek “halledersin, boş ver” diyebilirsiniz. İşte böyle davrandığınızda, yüzünüzdeki ifade, söylediğiniz söz ve içinizdeki duygular arasında bir çelişki ortaya çıkar. Dolayısıyla da doğru empati kurmuş, fakat bunu karşıdakine yeterince iletememiş olursunuz. İletme gerçekleşmediği takdirde empati tamamlanmış sayılmaz.

Duyguların dili

Duygularımızı hem sözlü olarak hem de sözlü olmayan yollarla dile getiririz. Ancak, çok nadir duygularımızı kelimelere döker, daha çok başka yollarla ipuçları veririz. Başkasının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı ses tonu, jest ve mimikler, yüz ifadesi, değişik duruşları ve beden hareketleri gibi sözsüz ifadeleri okuyabilmektir (Goleman, 1995). Bebekler ve küçük çocuklar konuşabilene kadar kendilerini bu yolla ifade ederler. Anne, ya da bebeğin bakımını üstlenen kişiler onun ihtiyaçlarını vücut dilini okuyarak anlar ve karşılarlar.
Duygusal Zeka araştırmacısı, psikolog Dr. Goleman’a göre akılcı zihin sözcüklerle ifade bulur, duyguların tarzı ise sözsüzdür. Kişinin sözleri; ses tonu, el-kol hareketleri veya diğer sözsüz yollardan ifade edilenlerle çelişiyorsa, duygusal gerçek, aslen ne söylediğinde değil, nasıl söylediğinde saklıdır. Yapılan araştırmalar, duygusal mesajların yüzde doksanının hatta daha fazlasının sözsüz olduğunu göstermektedir. Bu durumda, insanların bize ilettikleri en önemli mesajları anlayabilmenin ve dünyayı başka bir kişinin bakış açısından görebilmenin yolunun, sözlü mesajların yanı sıra –hatta daha çok- sözsüz mesajları tanımak, anlamak ve yorumlamaktan geçtiğini söyleyebiliriz.
Diğer taraftan kişiye empatik tepki vermenin de başlıca iki yolu vardır. Yüz ifadesini, bedeni kullanarak onun anlaşıldığını göstermek ve sözlü olarak onu anladığınızı ifade etmek… Ancak en etkili yol bu ikisini birlikte kullanmaktır (Kasatura, 2003).

“Empati” tanımını iyi anlamak gerekir…

Başarılı iletişimin güçlü aracı “empati” yanlış anlamalara da açık bir kavramdır. Bu konuda üç genel yanlış anlama bulunmaktadır (Stein & Book, 2003):
* Empati “iyi bir insan olmak” anlamına gelmez. Sadece iyi insan olmak adına düşünce ve duygularımızı karşımızdakine doğru ve açık bir şekilde anlatamıyorsak, bu durum başka insanların duygularını kendi duygularımız gibi benimseyip herkesi hoşnut etmeye çalışmak anlamına gelir – ki bu durum bir kabusu andırır ve hareket özgürlüğümüzü kısıtlar.
* Empati çoğu kez “sempati” ile karıştırılmaktadır. Aslında bu iki kavram birbirinden çok farklıdır. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onun hissettiği duyguların aynılarını hissederiz ve karşımızdaki kişinin ne düşündüğü ve hissettiğiyle ilgili örneğin, “ sınavı kazanmana sevindim”, “kitabını kaybetmene üzüldüm” gibi “ben” ve “benim” vurgusunu hissettiren kendi yorumumuzu ortaya koyarız. Yani sempati duyduğumuz kişiyi anlamamız ve kendimizi onun yerine koymamız şart değildir. Bunlar iyi niyetli yaklaşımlar olmasına rağmen karşı tarafı etkilemekte yetersiz kalır. Oysa ki empati kurduğumuzda karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez, sadece onun duygularını anlamaya çalışırız. Diğer bir deyişle empatik cümleler “sen” vurgusunu taşır. Bu durumda sözlü ifadelerimiz “sınavı kazandığına seviniyor olmalısın”, “kitabı kaybettiğine üzülmüşsündür” gibi karşımızdaki kişiyi anladığımızı hissettirecektir.
* Empatik yaklaşım, karşıdaki kişinin duygu ve düşüncelerini koşulsuz olarak kabul etmek anlamına gelmez. Bu anlamda “empati kurmak” karşındakini anlamak ve anladığın şeye saygı duymak sürecidir.
“Anlayış sahibine yaşam kaynağıdır.” Hz. Süleyman

Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik olmanın kişiye kazandırdıkları bazı avantajları şöyle sıralayabiliriz:

* Diğer insanlarla daha çok yardımlaşır ve bu yüzden de çevreleri tarafından daha çok özlenir ve sevilirler.
* Ne zaman ve ne kadar konuşmaları gerektiğini, ne zaman geri çekilip, ne zaman hamle yapabileceklerini iyi bilirler ve sonuç her iki tarafında yararına olur.
* Olayları ve insanları okur, sağlam veriler toplar, önemli detayları fark ederek hareketlerini uyarlar ve böylece maksimum etki yaratabilirler.
* Farklı insanlar karşısında ne tür strateji ve taktikler kullanabileceklerini bilirler ve bu yüzden özellikle iş ilişkilerinde başarılı olurlar.

Empati geliştirilebilir…

Empati ölçülebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. İşte size empati becerinizi geliştirebilmeniz için birkaç öneri…
* İyi bir dinleyici olun ve sadece cevap vermek için değil, anlamak için dinleyin. Anladığınıza emin olmak için sorular sorun.
* Sadece kulaklarınızla değil bütün duyularınızla dinleyin. Beden dili ve ses tonlarından iletişim halinde olduğunuz insanların duygularını okumayı deneyin. Farkettiğiniz duyguya neyin sebep olabileceğini anlamaya çalışın.
* Karşınızdaki kişinin derisinin altına girmeyi ve dünyayı onun gözleriyle görmeyi deneyin. Başkalarının duygu ve düşüncelerine saygı duyun.
* İnsanların sözlü olarak ifade ettikleriyle, beden diliyle ortaya koydukları duygular arasındaki uyuşmazlıkları fark etmeye çalışın.
* İletişim konusunda yaşadığınız olumsuz deneyimleri tekrar gözden geçirerek benzer durumlarla karşılaşmamak için bu deneyimlerden nasıl faydalanabileceğinizi düşünün.
* Kitap okurken veya film seyrederken karakterlerin neler hissettiklerini ve neden böyle hissedebileceklerini düşünün. Siz olsaydınız ne yapardınız?
Kolay gelsin…

Kaynaklar
Goleman, D.,Boyatzis, R., Mc Kee A. Yeni Liderler, Çev. Filiz Nayır, Osman Deniztekin, Varlık Yayınları, 2003.
Goleman, D. Duygusal Zeka Neden IQ dan daha Önemlidir?, Çev. Banu Seçkin Yüksel, Varlık Yayınları, 1995.
Kasatura, İ. Heyecansal Kontrol, Altın Kitaplar, 2003
Stein, J. S., Book, H. E. EQ- Duygusal Zeka ve Başarının Sırrı, Çev. Müjde Işık, Özgür Yayınları, 2003.
Freedman et al. Handle with Care (Emotioal Intelligence Activity Book), Six Seconds, 1997/1998.

Akademinin Dayanılmaz Ağırlığı

0

Akademinin dayanılmaz ağırlığı ve yüksek öğretimde senaryolar

Eğitim sorunumuzu çözmeden, toplumsal sorunlarımızı çözemeyeceğimiz net olarak görünüyor

PISA sonuçlarının şokunu henüz üzerimizden atamadan, eğitim depreminin artçı sarsıntıları yüksek öğretimden gelen tanıdık bilgilerle devam ediyor.

Bu kez, bilim üretme görevi üstlenmiş üniversitelerimizin tepe yöneticileri olan rektörlerin bilimsel yetkinlerinin yok düzeyinde olduğu iddiası gündeme düştü. “Scopus” ve “Web of Science” veri tabanı kaynaklı bilgilere göre iddialar doğru gibi görünüyor.

Bunun üzerine; “Bilimsel bir vizyona sahip olmayan bu kadrolar, bilim alanında nasıl strateji üretir, nasıl karar verirler” sorgulaması yapılıyor.

Oysa çok değil, iki hafta önce akademik tezler gündeme düşmüştü, yazıldı-çizildi, ne oldu?

Üniversitelerde lisansüstü öğretimin gereği olan tezler, tez büroları adı altında örgütlenen gruplar tarafından garantili olarak öğrencilere hizmet veriyor, hem de geçme garantisi ile.

Şaka gibi!

Yani bilim üretiminin önemli basamakları olan yüksek lisans ve doktora tezleri bu şekilde hazırlanıyor ve kimse “ne oluyoruz” demiyorsa, niye şaşırıyoruz ki?

Olayın bir diğer boyutu ise, rektörler için profesör olma zorunluluğunun olması ve profesör olmak için geçilmesi zorunlu çeşitli aşamalar bulunuyor.

Profesörlüğe giden yolda her adım (yüksek lisans, doktora, doçentlik) zorlayıcı bir bilgi birikimi ve sınavlarla dolu bir süreç. Her aşama, yabancı dil yeterliliği, yayın, atıf gibi bilimsel çıktıları zorunlu kılmakta.

Söz konusu rektörler, nasıl bir doktora tezi hazırlamışlar ki hiç biri yayına dönüşmemiş; YÖK kriterlerine rağmen nasıl doçent olmuşlar? Sıfır yayın ve sıfır atıfla bu aşamaları nasıl geçmişler; bu yetkinliğe nasıl ulaşmışlar?

Nasıl profesör olmuşlar diye artık sormuyoruz; o ünvanı üniversitelerin kendisi veriyor. Şüphesiz bunun için de kriterler var, ama anlaşılıyor ki o aşamada kriter kalmamış.

İddia o ki rektörlerin neredeyse yüzde 35’i sıfır yayın ve sıfır atıf sahibi; bilim üretimi olarak baktığımızda 500 ve üzeri atıf alabilen rektör oranı ise yalnızca yüzde 2.

Söz konusu rektörler grubu, sonuçta 20,000 dolayında profesör arasından geldiğine göre acaba tüm dekanlar,  müdürler hatta profesörler araştırılsa aynı yüzdelik orana mı ulaşılır?

Ya doçentler, onlar ne durumda veya diğerleri?

Hatta, son 10 yılın veya 20 yılın rektörlerinin durumu neydi, acaba onların bilimsel yetkinliği de yüzde 2 ile sınırlı mıydı?

Aslında bu verilere ulaşmak çok da zor değil, ama bilim adına bizlere bir ayna tutacağından emin olabilirsiniz.

Ancak en önemli soruyu sormadık: Eğitim ve araştırmanın adresi olan ve bu iki alanın birlikte ve paralel yürütülmesi gereken üniversitelerde, günümüzün koşullarında bilim iklimi var mı? Araştırma laboratuvarları var mı? Araştırmaya bütçeden ne kadar pay ayrılıyor?

Yanıtlara bakarsanız eğitim ciddi anlamda sorunlu, araştırma ise yok gibi!

Öte yandan küreselleşme, her alanda olduğu gibi eğitimde de büyük değişim ve yeniliklere yol açtı.

Öncelikle eğitim ticarileştirildi.

Ve beraberinde uluslararası ciddi bir “eğitim sektörü” oluştu. Bu sektörün boyutları finansal anlamda gerçekten çok büyük. Hemen aracı kurumlar otaya çıktı. Şimdi ortalıkta birtakım simsarlar dolaşıyor, üniversitelere öğrenci bulmak için yarışıyorlar. Üniversitelerin kapasitesi ve öğretim üyesi-öğrenci yeterliliği ise en son konuşulacak konu; önce para.

Öte yandan OECD, geleceğe dönük dört yüksek öğrenim senaryosu öngörüyor.

Bu dört senaryodan ikisi küresel, diğer ikisi yerel özelliklere sahip. Yerel yapıda olanlar kamu tarafından yönlendirilirken diğer ikisi pazar odaklı bir vizyona sahip.

Birinci senaryo, “Open Network” olarak adlandırılan, bizim Bolonya süreci olarak bildiğimiz yapı. Bunun temel özellikleri; ortak dilin İngilizce olması, sınır ötesi hareketlilik, uluslararası işbirliği içinde açık network, açık ve paylaşılan bilgi, entellektüel sermaye kazanımı.

“Serving Local Communities” olarak adlandırılan ikinci senaryo tamamıyla yerel. Kullanılan dil yerel ve işgücü de yerel talepler doğrultusunda yetiştiriliyor. Anti-küresel bir bakış açısına sahip. Daha çok eğitim odaklı, araştırma yok gibi.

“New Public Responsibility” adlı üçüncüsü de yerel nitelikli ama pazara göre yönlenen bir senaryo. Yerel dil ağırlıklı ve finans kaynakları çeşitli. Daha çok mesleğe yönelik eğitim amaçlanıyor. Yeni bir kamu anlayışı hakim kılınmaya çalışılıyor; açıklık, hesap verilebilirlik gibi.

Son senaryo “Higher Education Inc.”, yani şirket üniversiteler: Uluslararası nitelikte, yabancı dil İngilizce. Çok rekabetçi.  Bilim üretimi, bu şirket üniversitelerin önceliği; elbette asıl hedef yüksek teknolojiye hâkimiyet. Yaratıcı ve inovatif beyinlerin toplandığı bir yer olarak tasarımlanıyor.

Özetleyelim: Eğitim bir toplumun en öncelikli projesi, dahası en büyük projesidir.

Çünkü eğitim, geleceğin toplumunu oluşturan birey profilini belirler. Toplumun en büyük sermayesini yaratır; “entelektüel sermaye”yi.

Toplumun tüm sorunları, başta ekonomi olmak üzere eşitsizlik, istihdam, nitelikli işgücü, teknolojik ilerleme, bilim, toplumsal uzlaşı gibi sorunların tek çözüm adresidir.

Ve eğitim sorunumuzu çözmeden, toplumsal sorunlarımızı çözemeyeceğimiz net olarak görünüyor.

Rektörlerin durumuna gelince; bir geçmiş dönem rektörü olarak, akademinin içinde boğulduğu ağır sorunlar içinde, söz konusu durumun fazlasıyla can acıtıcı olduğunu da hissetmemek mümkün değil!

Sarışınlar Agresif ve Hırslı Oluyor

0

ABD’de yapılan bir araştırma, sarışın kadınların daha agresif ve hırslı olduğunu bildirdi.

California Üniversitesi’nce yapılan araştırmada, sarışın kadınların hırs ve agresiflik konusunda esmer veya kızıl saçlı kadınlara göre önde olduğu görüldü.

Yapılan bir araştırma sarışın kadınlarla ilgili ilginç bir özelliği ortaya koydu. ABD’de California Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmaya göre, sarışınlar daha hırslı ve saldırgan oluyor. İşin garibi saçlarını sarıya boyatan kadınlar da doğuştan sarışınlar gibi agresif oluyor…

Araştırmada farklı fiziksel özelliklere sahip 156 kadın üniversite öğrencisinin davranışı gözlendi. Araştırmanın sonunda olaylar karşısında esmerlerin daha “olumlu” davrandığı görülürken, sarışınların, “savaşa gidelim” havasında oldukları belirlendi. Araştırmada ayrıca, çekici kadınların kontrollerini daha çabuk kaybettiği de görüldü. Uzmanlar, bu etkinin genetik olmadığını vurguluyor.

Zira sarışın olmayan, fakat saçlarını sarıya boyatan kadınların da kısa süre sonra agresifleştiği belirlendi.

Küçük Şeyler Deyip Geçmeyin

0

En iyi şeyler küçük çıkınlarda taşınırmış.

  • Küçük bir beden çoğu kez büyük bir ruha yataklık edermiş.
  • Ufak balıklar lezzetli olurmuş.
  • Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, büyük odunlar ateşi söndürebilirmiş.
  • Her küçük şey mutlaka işe yararmış, bir çok küçük bir büyük edermiş.
  • Sağanak dediğimiz küçük damlacıklardan ibaretmiş.
  • Ufacık bir yağmur kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş.
  • Muazzam bir aydınlık küçük bir delikten görülebilirmiş.
  • Saman çöpü rüzgarın yönünü gösterirmiş.
  • Bütün hasat bir kıvılcım yüzünden elden gidebilirmiş.
  • Büyük bir geminin batması için küçük bir delik yeterli imiş.
  • Çok veren malından, az veren canından verirmiş.
  • Yükte hafif olmak pahada ağır olmaya engel değilmiş.
  • Deve büyükmüş ama ot yermiş, şahin küçükmüş ama et yermiş.
  • İnsan küçük bir adama iyiliği dokunduğu zaman cömertliği öğrenebilirmiş,
    büyük adama iyilik ederse öğreneceği şey ızdırap olurmuş.
  • Büyük adamın büyüklüğü devam ediyorsa bunun sebebi onun küçük adamlara gösterdiği ihtimam imiş.
  • Büyük makineleri küçük çarklar çalıştırırmış.
  • Küçük başlangıçlar olmadan büyük sonuçların sağlandığı vaki değilmiş………

İyi ve Mutlu Bir Yaşamı Ne Sağlar?

0

Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız? Yakın zamanda, Y nesline (1980-1999 arası doğanlara) hayattaki en önemli hedeflerini soran bir araştırma vardı. %80’den fazlası, hayattaki en önemli hedeflerinin zengin olmak olduğunu söyledi. Aynı genç yetişkinlerin %50’si, hayattaki diğer bir önemli hedefin meşhur olmak olduğunu söyledi.

Daima, çalışmamız, çabalamamız ve daha çok başarı elde etmemiz söylenir. İyi bir yaşam sürmemiz için, böyle şeyleri kovalamamız gerektiği izlenimine kapılırız. İnsanların tüm hayatlarını, yaptığı seçimlerini ve bu seçimlerinin onlara neler getireceğini anlamak neredeyse imkansızdır. İnsan yaşamına dair bilgimizin çoğunu onlardan geçmişi hatırlamalarını isteyerek öğreniriz ve bildiğimiz gibi, tecrübeler ancak yaşayarak edinilir. Hayatta başımıza gelen şeylerin büyük çoğunluğunu unuturuz ve bazen de hafıza tamamıyla yaratıcıdır.

Peki bütün hayatımızı zaman içerisinde geliştiği gibi izleyebilsek nasıl olurdu? Ergenlik dönemlerinden yaşlılık dönemlerinin sonuna kadar, insanları gerçekten mutlu ve sağlıklı tutan şeyleri görmek için incelesek nasıl olurdu?

Biz bunu yaptık. “Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması” belki de yetişkin hayatı üzerine yapılmış en uzun süreli araştırmadır. 75 yıl boyunca, 724 erkeğin hayatını yıldan yıla, işlerini, ev yaşamlarını, sağlıklarını ve tabii ki bütün bu süreç boyunca hayat hikayelerinin ne hale geleceğini bilmeden sorarak izledik.

Bunun gibi araştırmalar son derece nadirdir. Bu tür projelerin neredeyse hepsi on yıl içerisinde dağılır, çünkü bir sürü insan araştırmadan çekilir ya da araştırma fonu kesilir veyahut araştırmacıların dikkati dağılır veya ölürler ve kimse de topu hedefe koşturayım demez. Fakat, şansın ve birkaç araştırmacı neslin kararlılığının birleşimi sayesinde bu araştırma devam etti. Başlangıçtaki 724 adamımızın 60’ı hâlâ yaşıyor, hâlâ araştırmaya katılıyor, çoğu 90’lı yaşlarındalar. Şimdi de bu adamların 2000’den fazla çocuğunu incelemeye başlıyoruz. Ben de, araştırmanın dördüncü yöneticisiyim.

1938’den beri, iki grup adamın yaşamlarını izledik. İlk grup, araştırmaya başladığında Harvard College’da ikinci sınıf öğrencisiydi. Hepsi, üniversiteyi II. Dünya Savaşı sırasında bitirdi ve sonrasında çoğu görev almak üzere savaşa katıldı. İzlediğimiz ikinci grup ise, Boston’ın en yoksul muhitlerinden, araştırmaya 1930’ların Boston’ındaki en sorunlu ve yoksul bazı ailelerinden oldukları için özellikle seçilen bir grup erkekti. Ekseri gecekondularda, birçoğu sıcak ve soğuk musluk suyundan yoksun yaşıyordu.

Araştırmaya katıldıklarında, bu gençlerin hepsiyle görüşme yapıldı. Muayeneden geçirildiler. Evlerine gidip anne-babalarıyla görüştük. Sonra bu gençler, her kesimden yetişkinler oldular. Fabrika sahibi, avukat, duvarcı ve doktor oldular, biri de Birleşik Devletler Başkanı. Bazıları alkol bağımlısı oldu. Birkaçında şizofreni ortaya çıktı. Kimi sınıf atladı; en alttan mümkün olduğu kadar en üste ve kimisi bu yolculuğu aksi yönde yaptı.

Bu araştırmanın kurucuları hiçbir suretle benim bugün burada durup 75 yıl sonra, size bu araştırmanın hâlâ sürdüğünü söyleyeceğimin hayalini bile kurmamışlardır. Her iki yılda bir, sabırlı ve kendilerini bu işe adamış araştırma grubumuz deneklerimizi arar ve onlara tekrar yaşamlarına dair bir takım sorular yöneltebilir miyiz diye sorar.

Boston’ın yoksul kesiminden birçok erkek “Neden hala beni incelemek istiyorsunuz? Hayatım hiç de ilginç değil.” diye sorar. Harvard erkekleri bu soruyu asla sormaz.

Bu hayatları iyice anlayabilmek için, onlara sadece anketler yapmıyoruz. Onlarla yaşadıkları yerde görüşürüz. Doktorlarından hastalık geçmişlerini alırız. Kan testi, beyin taraması yaparız, çocuklarıyla konuşuruz. Eşleriyle en derin meselelerini konuşurken videolarını çekeriz. Yaklaşık on yıl önce, en sonunda eşlere, araştırmanın üyeleri olarak bize katılırlar mı diye sorduğumuzda, kadınların çoğu “Anlaşılan zamanı geldi.” dedi.

Peki neler öğrendik? Bu hayatlardan ortaya çıkardığımız on binlerce sayfalık bilgiden alınan dersler neler? Zenginlik, şöhret ya da çok çalışmakla ilgili değiller. Bu 75 yıllık araştırmadan aldığımız en net mesaj şudur: İyi ilişkiler bizi daha mutlu ve daha sağlıklı tutar. Bu kadar.

İlişkilerle ilgili üç büyük ders aldık. Birincisi, sosyal ilişkilerin gerçekten yararlı olduğudur ve yalnızlıksa öldürür. Sonunda, aileye, arkadaşlara, topluma daha sosyal bir şekilde bağlı olan insanların, daha mutlu, bedensel olarak daha sağlıklı olduğu ve çevresi daha sınırlı kişilerden daha uzun yaşadığı anlaşıldı. Ayrıca yalnız yaşamanın zararlı olduğu ortaya çıktı. Diğerlerinden daha yalnız olan insanlar, daha mutsuz olduklarını, sağlıklarının orta yaşların başlarında bozulduğunu, beyin fonksiyonlarının daha erken gerilediğini ve yalnız olmayanlardan daha kısa yaşadıklarını anlar. Üzücü gerçek şudur ki; ileride her beş Amerikalıdan en az biri yalnız olduğundan şikayet edecek.

Kalabalıkta da yalnız olabildiğinizi ve evliyken yalnız olabileceğinizi biliyoruz, dolayısıyla aldığımız ikinci büyük ders; sadece sahip olduğunuz arkadaşlarınızın sayısı ve karşılıklı saygıya dayalı ilişki içinde olup olmadığınız değil, önemli olan, yakın ilişkilerinizin mahiyetidir. Anlaşmazlıkların ortasında yaşamanın sağlığımıza zararlı olduğu ortaya çıktı. Örneğin, şiddetli geçimsizliğin olduğu, muhabbetin olmadığı evliliklerin sağlığımıza zararlı olduğu, belki de boşanmaktan daha kötü olduğu anlaşıldı. Ayrıca güzel, sıcak ilişkiler yaşamak koruyucudur.

Deneklerimizi 80’li yaşları boyunca izlediğimizden, geçmişe dönüp onların orta yaşlı hallerine bakmak, ve kimlerin mutlu, sağlıklı seksenlikler olup kimlerin olmayacağını tahmin edebileceğimizi görmek istedik. 50 yaşlarında olduğu zamanlar hakkında bildiğimiz her şeyi bir araya getirdiğimizde, nasıl yaşlanacaklarını gösteren orta yaş kolesterol düzeyleri değildi. İlişkilerinden ne kadar memnuniyet duyduklarıydı. 50 yaşında, en tatminkar ilişkileri olan insanlar, 80 yaşında en sağlıklı olanlardı. İyi, samimi ilişkilerin bizi yaşlılığın bazı sonuçlarından koruduğu görünüyor. Eşlik ettiğimiz en mutlu erkekler ve kadınlar 80’li yaşlarında, bedenen daha çok acıları olduğu günler ruhen mutlu olduklarını belirtti. Fakat, mutsuz ilişkileri olan insanlar bedenen daha çok acıları olduğunu söyledikleri günler bunun daha fazla duygusal acıyla arttığını bildirdi.

İlişkiler ve sağlığa dair çıkardığımız üçüncü büyük ders, iyi ilişkilerin sadece vücudumuzu değil beynimizi de koruduğudur. 80’li yaşlarınızda, diğer kişiye güvenle bağlanmış ilişki içinde olmanın koruyucu olduğu anlaşıldı, öyle ki, ihtiyaç duyduklarında diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri ilişkileri olan insanlar, hafızaları daha uzun süre kuvvetli kalan insanlardır. Partnerine tam olarak güvenebileceğini hissedemediği ilişkileri olanlar, erken hafıza zayıflığı çeken insanlardır. İyi ilişkiler de her zaman sorunsuz olacak değil. Seksenlerindeki çiftlerimizden bazıları birbirleriyle münakaşa ediyor, her gün, fakat diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri sürece zor zamanlarında, bu kavgalar hafızalarını olumsuz etkilemiyor.

Demem o ki, iyi, samimi ilişkiler sağlığımıza ve mutluluğumuza yararlıdır mesajı, çok eski bir bilgeliktir. Neden bunu anlaması bu kadar zor ve kulak ardı etmesi bu kadar kolay? İnsan olduğumuz için. İstediğimiz şey anlık bir çözüm, hayatlarımızı güzelleştirecek ve bu şekilde tutacak elde edebileceğimiz bir şey. İlişkiler, darmadağın ve karmaşıklar ve aileye ve arkadaşlara yönelmenin zorluğu çekici ve büyüleyici olmamasıdır. Ayrıca ömür boyu olmasıdır. Asla bitmez. 75 yıllık araştırmamızda, emekliliğinde en mutlu olan insanlar, iş arkadaşları yerine bilfiil yeni oyun arkadaşları koymaya çalışanlardı. Tıpkı bu yeni araştırmadaki Y nesli gibi, deneklerimizin birçoğu genç yetişkinler olarak yola çıktıklarında şöhret ve zenginliğin ve yüksek başarının, iyi bir hayata sahip olmak için kovalamaları gereken şeyler olduğuna gerçekten inanıyordu. Fakat tekraren, bu 75 yılın üzerine, araştırmamız en başarılı olan insanların aile, arkadaşlar ve toplumla ilişkilere eğilenler olduğunu gösterdi.

Peki ya siz? 25 yaşındasınız diyelim, ya da 40 veya 60 yaşında. İlişkilere önem vermek acaba nasıl görünüyor?

Neredeyse sonsuz ihtimal var. Filmin süresini insanlara zaman ayırmakla değiştirmek kadar basit bir şey olabilir ya da bitkin bir ilişkiyi, birlikte yeni bir şeyler yaparak canlandırmak, uzun yürüyüşler veya gece buluşmaları… ya da senelerdir konuşmadığınız aile ferdine ulaşmak olabilir, çünkü şu pek bilindik aile kavgaları kin tutan insanları olumsuz anlamda etkiler.

Konuşmamı Mark Twain’in bir sözüyle kapatmak istiyorum. Yüzyıldan fazla bir süre önce, geri dönüp hayatına bakmış ve şunu yazmıştı: “Hayat öyle kısa ki; tartışmalara, özür dilemelere kıskançlıklara, hesap sormalara zaman yok. Sadece sevmek için zaman var ve bunun için, tabiri caizse sadece ‘bir an’ var.”

Sağlıklı bir hayat, iyi ilişkilerle inşa edilir.

Teşekkür ederim.

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

76,179BeğenenlerBeğen
190,772TakipçilerTakip Et
2,410TakipçilerTakip Et

YENİ İÇERİKLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR