Perşembe, Kasım 14, 2019
  • Başarı Video
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Sağlıklı Yaşam İçin 10 bin Adım Gerçeği

0

Sağlıklı bir yaşam için günde 10 bin adım atmak gerektiğine dair haberleri herkes duymuştur. Peki bu hedefin ardında yatan bir araştırma var mı?

Akıllı telefonlar, pedometreler veya cep telefonu uygulamaları üzerinden günde kaç adım attığını ölçen ve 10 bin adım hedefine ulaşınca kendisini iyi hisseden çok sayıda insan var.

Bu adım sayıcıların her zaman doğruyu göstermediğine dair tartışmalar da az değil.

Ama yine de kişinin ne kadar aktif olduğu konusunda kaba bir fikir verdikleri görüşünde birleşiliyor.

Günde kaç adım attığınızı tam olarak öğrenmek istiyorsanız bazı programların üst sınırının 10 bin adım olduğunu unutmayın.

10 bin adım fikri nasıl doğdu?

Bu rakamın uzun yıllar süren araştırmalara dayandığını sanabilirsiniz. Ama böyle geniş kapsamlı bir araştırma yok aslında.

10 bin adım fikri, 1964’teki Tokyo Olimpiyatları öncesinde pedometre (adım ölçer) pazarlayan bir şirketin kampanyasına kadar uzanıyor.

Bu hedefin bugüne kadar ulaşmış olması da kampanyanın başarılı olduğunu gösteriyor.

O günden bu yana yapılan araştırmalarda 5 bin ile 10 bin adımın, sağlık bakımından yararları arasında kıyaslama yapıldığında, fazla adımın daha yararlı olduğu sonucu çıktı doğal olarak.

Ancak son dönemlere kadar bu iki sayı arasındaki adımlar incelenmedi.

Harvard Tıp Fakültesi’nden professor I-Min Lee ve ekibi, 70’li yaşlardaki 16 bin kadın üzerinde durarak günde atılan adım sayısı ile herhangi bir nedene bağlı ölüm ihtimali arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma yaptı.

Gruptaki her kadın, bir hafta boyunca, uyanık oldukları saatlerde ne kadar hareket ettiklerini ölçen bir cihazla dolaştı.

Daha sonra da ekip bir süre gözlem yaptı. Yaklaşık 4 yıl 3 ay sonra, kadınların 504’ü hayatını kaybetmişti.

10 bin adım - 10 bin ad  m efsanesi - Sağlıklı Yaşam İçin 10 bin Adım Gerçeği
Günde 4000 adım atmış olan kadınların hayatta kalma ihtimali 2 bin 700 adım atanlara kıyasla çok daha fazlaydı.

70 yaş üstü için sihirli rakam 7500 adım

Hayatta kalanların günlük attığı ortalama adım sayısı ise 5 bin 500 civarındaydı.

Günde 4000 adım atmış olan kadınların hayatta kalma ihtimali 2 bin 700 adım atanlara kıyasla çok daha fazlaydı. Aradaki 1300 adımlık farkın ömrün uzunluğu bakımından bu kadar etkili olması oldukça şaşırtıcıydı.

Bu mantık yürütüldüğünde, “ne kadar çok adım atılırsa o kadar iyi” gibi bir sonuca varılabilir. Ama bunun belli bir rakama kadar doğru olduğu görüldü. 7 bin 500 adımdan sonrası ömrü uzatma bakımından bir fark yaratmıyordu.

Ancak bu araştırmanın zayıflıklarından biri, 504 kişinin ölümüne yol açan şeyin, hastalıkları öncesinde attıkları adım sayısından kaynaklı olduğu konusunda kesin bir fikir veremiyor oluşuydu.

Evin dışında yürüyebilenler araştırmaya katılmıştı. Katılımcılar sağlık durumlarını kendileri puanlamıştı. Belki de bazıları yürüyebilecek kadar iyi olduklarını söylemişti, ama zaten çok fazla yürüyecek kadar iyi değillerdi. Yani belki de iyi olmadıklarının farkında değillerdi, normalden daha az adım atmışlardı.

Ama bu yaş grubu için 7 bin 500 adımın yeterli olduğu görüldü. Daha fazla yürümenin belli hastalıklara karşı ekstra koruma sağlaması ihtimali de olabilir elbette.

Fazla sayıda adım atmış olanlar zaten yaşamları boyunca aktif kişiler olabilir ve daha uzun yaşamaları bundan kaynaklı olabilir. Bu yüzden sadece ekstra adımların sağlık açısından tam olarak ne tür yararlar getirdiğini tespit etmek kolay değil.

Psikolojik etken

Ayrıca bir de psikolojik açıdan optimum adım sayma sorunu söz konusu. 10 bin adım hedefi her gün başarmak için yüksek bir hedef olarak görülüp bazı insanları harekete geçmemeye itebilir.

Zira üst üste birkaç gün bu hedefe ulaşmadığınızı görmek moral bozucudur.

Bu nedenle hedefi biraz daha düşük tutmak psikolojik olarak daha motive edici olabilir.

Ancak bu durumda bile, sürekli adım saymaya odaklanmak, yürüyüşten zevk almayı engelleyebilir.

ABD’deki Duke Üniversitesi’nden psikolog Jordan Etkin, adımlarını sayan kişilerin daha fazla yürüdüğünü, ama yürüyüşten daha az zevk aldığını, onu bir iş olarak görmelerine yol açtığını ortaya koydu. Bu insanların yürüyüş sonundaki mutluluk seviyesi, adımları saylmayan kişilerinkine kıyasla daha düşüktü.

En ‘fit’ insanlar için bile adım saymak ters etki yaratabilir. Daha fazla yürümeleri mümkünken 10.000 adım hedefine varınca durmayı tercih edebilirler.

Peki, tüm bunlardan ne sonuç çıkarmalıyız?

Eğer adım saymak sizi motive ediyorsa attığınız adımları sayın, ama 10.000 adım hedefiyle ilgili özel bir durum olmadığını akılda bulundurun.

Size uygun hedefi kendiniz belirleyin.

Ansiklopedilerin kültür tarihi

0

İnsanoğlunun çağına ait bilgileri bir araya toplama düşüncesi hep var olmuş

Ansiklopedi ile yakınlığı olmayan yeni kuşakları da düşünerek, önce tanımını yaparak başlamak istiyorum. Daha doğrusu tanımlar arasından bir derleme sunayım sizlere: Ansiklopedi belirli bir bilim dalına ya da genel bir bütüne dair olarak bilgiler içeren bir çalışma adı. Birçok bilginin sistematik ve alfabetik sıra ile düzenlenmesiyle oluşturulmuş bir başvuru kaynağı. Bilgiye ulaşımda ilk müracaat edilen, yerine göre referans olabilecek tarafsız yayın dizisi. 

Ansiklopediler hazırlandıkları çağdaki genel bilgi düzeyini yani o günkü şartlarda bilimin ulaştığı seviyeyi, kültür, sanat ve teknik alanlardaki disiplinlerin tamamını veya belli bir bölümünü içinde barındırırlar. Kişi, eser, coğrafi bölge gözeterek kelime, kavram, olay ve açıkladığı konuların izahı gibi her türden bilgiye belli bir sistem içinde yer verirler. Alfabetik veya sistematik düzenlemeleriyle farklı konulara ait bilgileri kısa zamanda bulmaya yarayan ve konular arasındaki bağlantıları da belirten ansiklopediler, günümüzde de hem dijital olarak, hem -artık az da olsa- basılı olarak kullanılmaktadır.

Latince “encyclopaedia” kelimesi Yunanca “enkyklios paideia”dan gelmekte olup “bilgi dairesi, bilgi çemberi, genel eğitim ve öğretim” gibi anlamlar taşımaktadır.  Eski Yunancada “içinde” anlamına gelen “en”, “çember-daire” anlamına gelen “kyklios” ve bilgi anlamına gelen “paideia” kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Genel bir ifadeyle bu kelime, eski Yunan ve Roma’da herkesin hayata atılmadan önce öğrenmesi gereken genel bilgileri ifade ediyormuş. Bu bilgi dairesinin içinde de “yedi sanat” varmış. “Septem artes liberales” yani tam olarak çevrildiğinde “yedi serbest sanat” olarak belirteceğimiz, doğayı ve evreni anlamamızı sağlayacak bu alt başlıklar, o gün de biliniyordu, bugün de temel bilim taşlarımız; gramer, retorik, diyalektik, aritmetik, geometri, astronomi ve müzik.

Google yokken kütüphane, Wikipedia yokken ansiklopedi vardı

Bilinen ilk ansiklopedi çalışması, MÖ 338 yılında ölen Plato’nun yeğeni Speusippus tarafından tasarlanmış. Speusippus amcası Plato’nun o gün için son derece popüler olan görüşlerini matematik, felsefe ve tarih başlıkları altında kategorize ederek ayırmaya ve bir seri halinde hazırlamaya kalkışmış.

Speusippus eski Yunan dilinde “eğitim salonu” anlamına gelen ve bugün kullandığımız “lise” kelimesinin kökeni olan “Lyceum”da, -başta amcası olmak üzere- bilge kişilerin görüşlerini aktardığı konuşmaların boşa gitmemesini istemiş. Aristo’nun ve Platon’un çok geniş kapsamlı konferansları, ilk ansiklopedi hazırlığına ilham kaynağı olmuş yani. Antik Yunan’da, o günün dünyasında bu iki filozof başta olmak üzere düşünürlere, gözlem yapanlara ve matematik, geometri, tıp ve astronomi gibi bugünün bilim dünyasını şekillendiren pek çok şeye o kadar değer verilmiş ki, söylenenlerin kayda alınması ve gelecek nesillere aktarılması konusundaki hassasiyet Speusippus sonrasında da devam etmiş.

İyi ki etmiş, biz de bu sayede o günün düşün dünyası hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Ansiklopedik kelimesini MS 1. yüzyılda Romalı Marcus Fabius Quanti Lianus kullandı

Roma döneminde oluşturulan, belli ölçülerde sınıflandırılan ve okunabilir hale getirilmiş olan bilgiler, yeni bir yorumla tekrar değerlendirilmiş. Mevcut bilgilerin o güne nasıl geldiğinden ziyade, bilgiyi genel olarak ele alıp, bilginin doğası, kaynağı, imkânı ve doğruluğu incelenmeye çalışılmış. Bugün “epistemoloji” olarak bildiğimiz ve ilk kez 19.yüzyılda bir İskoç düşünürü olan James Frederick Ferrier tarafından kullanılan tabir, -Türkçe karşılığıyla “bilgi felsefesi”- bir anlamda ansiklopedi oluşturmak kaygısıyla ortaya çıkmış. Yani biraz daha açmak gerekirse, ansiklopedi sayfalarında derlenen bilgilerin nasıl oluştuğundan ziyade, bilgiyi genel olarak ele alan, bilginin doğasını, kaynağını, imkanını ve doğruluğunu inceleyen, felsefenin temel disiplinlerinden biri olan epistemolojinin gelişim süreci de ansiklopedi çalışmaları ile başlamış.

MS 220 yılında Çin’de, imparatorluk emriyle hazırlanmış “Huang Ian” isimli bir ansiklopediden tarihsel kaynaklarda söz edilse de ne yazık ki günümüze ulaşmamış.

Roma döneminin ansiklopedi yazılımına en büyük katkısı, aynı türden eserlerin ve bilgilerin bir araya getirilmesi olmuş. Gerek o güne kadar ulaşmış yazılı kaynaklar, gerekse de o güne kadar kulaktan kulağa ulaşmış halk arasında çok etkili söylenceler, mitolojik fanteziler düzgün bir şekilde Latince gramerine uygun bir halde kayda alınmış. 3. Yüzyılda, Gaius Julius Solinus tarafından hazırlanan derlemeler, sonraki 1500 yıl için ilk başvurulacak kaynak niteliğinde olmuş, bilgiye ulaşma yolundaki arayışların başvuracağı öncü anlamdaki ansiklopedisi olmuş. Hatta şunu da burada belirtmeliyim ki, Roma İmparatorluğunun heykel ve resim sanatı için günümüzde bile başvurulan kaynakların orijini bu çalışmadan geliyormuş.

 MS 550’li yılların İtalya’sının Squillace bölgesinin kralı, güçlü devlet adamı kralı olan Cassiodorus, elini ayağını tahtından, gücünden ve gösterişli yaşamından çekip kendini Tanrıya adadığı manastıra kapatınca ansiklopedi yazılımında bir basamak daha atlanmış. Çünkü o saygın gücünü ve tüm enerjisini mevcut bilgileri öğrenmeye, korumaya ve yazılı olmayanları eklemeye adamış.

1000 yıl önce İstanbul’da bir ansiklopedi 

Onuncu yüzyılda Bizans İmparatoru VII. Constantin’in ( 905 – 959) talimatıyla İstanbul’da zamanın ehil ellerince düzenlenen “Excerpta Peiresciana”, “Excerpta Historia” çalışmaları olmuş. 

1195 Yılında ölen başrahibe Herrad, derlediği “Hortus Deliciarum” çalışması ile ansiklopedi hazırlayan ilk kadın olmuş.

Bu dönemde İslam Dünyasında da yapılanlar var. El-Biruni, İbn Sina, İbnü’n-Nedim, Harizmi, Farabi tarafından kazandırılmış eserler biliniyor. Devrinde çok sayıda eser vermiş olan Fahreddin Er-Razi’nin Süryani – Hint ve Yunan tabiplerden derlediği ansiklopedisi, 17. yüzyıla kadar tüm dünyada tıbbın otoritesi kabul edilmiş.   

Roma döneminde aynı türden eserlerin ve bilgilerin bir araya getirilmesi ansiklopedi çalışmalarını olumlu etkilemiş 

Orta Çağ boyunca tüm bilgileri bir araya getirme konusundaki hassasiyetler devam etmiş. Dominikli yazar Beauvais Vincent’in ve papaz Gregorius Reisch’in, çalışmalarından da söz etmek gerekiyor.

Ve 18. Yüzyıla gelindiğinde ansiklopedi konusunda ciddi bir alt yapı oluşmuş, hepimizin bildiği ve markalaşmış ansiklopediler derlenmeye başlamış. Ve Amerika, Fransa, İngiltere, İtalya, Avustralya gibi büyük ülkeler kendilerine özgü bir ansiklopedi üzerinde çalışmışlar. 

Bizde ilk “modern” ansiklopedi 19 yüzyılda

Kâtip Çelebi, Taşköprülüzade, Erzurumlu İbrahim Hakkı tarafından yapılmış denemeler var ama ilk Türkçe ansiklopedi Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi Ali Suavi tarafından başlatılmış. Ama tamamlanan ilk Türkçe ansiklopedi Ahmet Rıfat Efendinin derlediği, Lugat’ı Tarihiye ve Cofrafiyye. Şemseddin Sami tarafından 1899 yılında 6 cilt olarak hazırlanıp bastırılmış olan ansiklopedi aydınlar arasında ciddi bir memnuniyet oluşturmuş, günün Osmanlı basınında iltifatlarla karşılanmış. Feylesof Rıza olarak bilinen Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın da bitiremediği bir ansiklopedi çalışması var. 

MS 8 Yüzyıl’da Sevilli Isidore tarafından yazılmış, Orta Çağ‘ı yansıtan “Etymologiae” ansiklopedisinden günümüze ulaşmış bir sayfa

Cumhuriyet döneminin ilk çalışmaları Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin Faik Sabri Duran ile birlikte hazırladığı “Çocuk Ansiklopedisi” ve Hüseyin Kazım Kadri tarafından derlenen “Büyük Türk Lügati”. Harf devrimi sonrasında her iki çalışma da kesintiye uğramış ama sonraki yıllarda tekrar basılmışlar.

Harf Devrimi sonrası ilk çalışma “Hayat Ansiklopedisi”

1939 Yılında devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel imzasıyla “İslam Ansiklopedisinin” orijinal aslından Türkçeye çevrilmesi için İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne verilen talimat var. İÜ. Edebiyat Fakültesi nezaretinde kurulan redaksiyon ve tercüme heyetinin çalışmalarıyla basılan ilk fasikül de Dr. Adnan Adıvar’ın hitabıyla yayınlanmış.

1940 Yılında basılan bir başka eser de ismi sonradan Türk Ansiklopedisine çevrilen İnönü Ansiklopedisi. 

Sonraki yıllarda ülkemizde de dünyada da basılan çok sayıda ansiklopedi var. Ama biri var ki, gerek kitap düşkünleri, gerekse de koleksiyonerler tarafından ilgiyle aranıyor; Reşat Ekrem Koçu’nun tamamlayamadığı İstanbul Ansiklopedisi”.  Tabii ki, bu kadar çok sayıda ansiklopedi ve süreli yayın olur da onları tutku ile toplayan koleksiyoner olmaz mı? Her ne kadar son yıllarda dijital kaynakların özellikle ansiklopedi gibi basılı yayınları büyük ölçüde olumsuz etkilemesi söz konusu olsa da, koleksiyonerler tarafından eksik olan fasikül ve ciltlerin bulunması takdir edersiniz ki, farklı bir hazzı tetikliyor.

Reşat Ekrem Koçunun tamamlayamadığı çalışması hâlâ aranan gözdeler arasında

Konunun uzmanı değilim; amatör bir araştırmacı ve koleksiyoner olarak ansiklopedinin kültür tarihi hakkında derlediklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Eksiğim, yanlışım, sürç-i lisanım varsa lütfen mazur görün. 

Efendim, naçizane önerimi tekrarlıyorum; işiniz, yaşınız, sosyal ve medeni haliniz ne olursa olsun, mutlaka bir hobi edinin; varsa da geliştirin.  Göreceksiniz, hobileriniz yaşamınızdaki renkleri arttırıp hayatı daha yaşanır kılacaktır, beklentilerinize ışıltı katacaktır.

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim!..

The Kitap Yayınlarından 3 yeni kitap

0

BEYNİNİ SANA KARŞI DEĞİL SENİN İÇİN ÇALIŞTIR: “BEYNİNİ S**ME” RAFLARDA YERİNİ ALDI

- beynini skme 3d 1024x1024 - The Kitap Yayınlarından 3 yeni kitap

Stresten kurtulup daha iyi yaşamak için beyin boşaltma kılavuzunuz

Çoğu zaman en iyisi neyse onu yapmaya çalışan beyin zaman zaman insanı zor durumda bırakabiliyor. Alışveriş yaparken kararsız kalmak, ihtiyaç olmayan şeyleri satın almak ya da hoşlanılan kişiyle açıklanamayan sebeple kavga etmek beynin insana yaptığı bir şaka olabilir. Görünürde şaka olarak algılanan bu hareketlerin en büyük sebebi travmalar, olur olmadık zamanda devreye giren stresle sosyal ve özel yaşantıyı olumsuz etkiliyor.

Bu noktada ihtiyaç duyulan Beynini S**me, Dr. Faith G. Harper’ın mizahi, sabırlı ve bol küfürlü diliyle size beyninizin içinde neler olup bittiğini, asılsız acil durumlara karşı doğru tepki verme konusunda nasıl eğitilmesi gerektiğini anlatıyor. Eski travmalarla başa çıkmaya çalışan ya da sadece her zaman karşılaşılan durumları daha ölçülü ve sakin karşılamak isteyenler, bu kitap bulmacanın parçalarını bir araya getirmenize ve beyninizle beraber hayatı geri kazanmanıza yardımcı olacak.

RUS EDİTÖR M. VİTUHNOVSKAYA’NIN 2003 YILINDA YAPTIĞI ÇOK ÖZEL ARAŞTIRMALAR VE AÇIKLAMALARIYLA HAZIRLANMIŞ ÖNSÖZ, SONSÖZ VE DERLEMELERİYLE GENİŞLETİLMİŞ BASKISI “BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE” RAFLARDA YERİNİ ALIYOR

- beyazzambak mockup dik 706x1024 - The Kitap Yayınlarından 3 yeni kitap

Atatürk’ün okuduğu ve çok etkilendiği klasiklerden Beyaz Zambaklar Ülkesinde genişletilmiş baskısıyla okurlarla buluşuyor. Okuduktan sonra tüm okulların müfredatına dahil edilmesini talep ettiği kitap geri kalmışlıkla mücadele eden Fin halkının başarılarını konu ediniyor.

Rus Editör M. Vituhnovskaya’nın yıllarca süren araştırmaları sonrasında Finlandiya’ya ve yazara ait bilinmeyen birçok konu gün yüzüne çıkarılarak eserin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlıyor. Değerli madenlerin az bulunduğu, bataklıklar ve kayaçlarla kaplı bu küçük ülkenin yoksulluktan kurtulmayı başarıp ekonomik, politik ve kültürel açıdan ideal toplum düzenini nasıl yarattığı, her dönem insanını etkisi altında bırakmaya devam ediyor.

 “Aydın olmak, efendiler gibi giyinmek ya da boyna kolalı bir yaka, kafaya şık bir şapka takmak demek değildir. Aydın olmak, halkın beyni olmak demektir. Sizler halkın aklını, iradesini, kuvvetini, halkın vicdanını uyandırmakla yükümlüsünüz. Halkın bilincini uyandırmakla… Halka, köylüye, işçiye, toplumun alt kesimlerine nasıl daha iyi yaşayabileceklerini, daha iyi bir hayata nasıl sahip olabileceklerini öğretmekle yükümlüsünüz.

Onlara nasıl çalışmaları gerektiğini öğretin. Onlara yoksul olsa da sağlıklı bir yaşamı nasıl düzenleyeceklerini öğretin. Kendilerinin ve çocuklarının sağlıklarını nasıl koruyacaklarını öğretin.

Unutmayın ki halkınızın cehaleti, edepsizliği, pervasız ayyaşlığı, hastalıkları, yoksulluğu, bunların hepsinin ayıbı ve suçu sizindir.”

STEFAN ZWEIG’IN İNTİHAR ETMEDEN ÖNCE KALEME ALDIĞI SON ESER OLAN “SATRANÇ” RAFLARDA YERİNİ ALIYOR

- satranc mockup on 1024x779 - The Kitap Yayınlarından 3 yeni kitap

“Satrancın çekici olmasının en belirgin nedeni, stratejisinin farklı beyinlerde farklı şekillere bürünmesidir; bu manevi savaşta siyah, beyazın o an hangi hamleyi yapacağını bilemez ve tahminler yürüterek bir çözüm yolu bulmaya çalışır, diğer yandan beyaz da siyahın kurduğu tuzakları anlamaya ve engellemeye çalışır.” 

Stefan Zweig’ın intihar etmeden önce kaleme aldığı son eser olan Satranç’ta, New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan bir yolcu gemisinde tesadüfi bir şekilde hayatları kesişen dünya satranç şampiyonu, onunla tanışmak için fırsat yaratmaya çalışan bir yolcu ve Nazi yönetimi tarafından aylarca sorguya çekilmiş olan Dr. B.’nin ilginç öyküsü anlatılıyor.

Tutuklu olduğu sırada rastlantı sonucu eline geçen bir kitapla satranç oynamayı tüm ayrıntılarıyla öğrenen, daha sonra bunu bir tutkuya dönüştüren Dr. B.’nin yaşadıkları aslında dönemin psikolojik etkilerini çarpıcı bir şekilde yansıtıyor.

Yazar Hakkında

Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı olan Stefan Zweig; roman, öykü, tiyatro, deneme, şiir, seyahat, anı türlerinde yirmiden fazla eser vermiştir. Biyografi ustası olarak tanınır. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Alman dilinin en çok okunan yazarları arasında olan Zweig’ın kitapları milyonlarca baskıya ulaşmış ve elliyi aşkın dile tercüme edilmiştir. 1933’te eserleri Naziler tarafından yakılmıştır. Bu olaydan sonra ülkesini terk eden Zweig, 1941’de Brezilya’ya yerleştikten sonra 22 Şubat 1942’de karısı Lotte Altmann ile birlikte intihar etmiştir.

Detaylar İçin Tıklayınız: https://thekitapyayinlari.com/tr/

Bırakın sıkılsın hayata alışsın

0

Çocuklarımızı yetiştirirken onların her istediklerini almaya ve sürekli mutlu etmeye çalışıyoruz. Oysa anne-babanın çocuk eğitimindeki rolü sadece mutlu etmek değil, onu psikolojik anlamda hayata dayanıklı bir kişi olarak yetiştirmek.

Sabah Gazetesinden Pınar Yıldız Yüksel “Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek” kitabından alıntı yaparak son dönemin önemli konusunda değiniyor. İşte detaylar:

Kızım Eylül, üç yaşına doğru ilerlerken akranı pek çok çocuk gibi resim yapmayı çok seviyor. Boya kalemleri ile arası çok iyi. Gerçi ben henüz o altı aylıkken odasını her çeşit boya ile doldurmuş, birlikte resim yapacağımız günleri iple çekiyordum. Bugüne kadar sayısız resim yaptık, renklerle oynarken yüzüne oturan mutluluk biz ebeveynlerin de en büyük mutluluk kaynağı değil midir zaten? Geçen haftalarda kızım: “Annecim bana sulu boya alır mısın” dedi. “Ama senin sulu boyan var” diye karşılık verdim. “Ama o azaldı, renkleri de birbirine karıştı” cevabını verdi. “Temizleriz, düzelir. Onunla hâlâ güzel resimler yapabilirsin” dedim. Yüz ifadesinden bu yanıtımın işine gelmediğini anladım. Ama yenisini alarak da ona iyilik yapmış olmayacaktım. O gün gazeteden oldukça geç çıktım. Biz çalışan anneler eve geç gidince kendimizi hep çocuğumuza karşı suçlu hissederiz ya, işte içimde öyle bir his…

Yorgun argın, telaşla bulduğum ilk kırtasiyeye girip sulu boya aldım. Bunun doğru olmadığını bile bile, yol boyunca muhasebe yapa yapa yürüdüm. Öpe koklaya kucağıma aldığımda Eylül’ü, sulu boyayı vermedim. Oyunlar oynayarak uyuttum. Sonra şu soruyu sordum kendime “Anne babalar çocuklarını hep mutlu etmek zorunda mıdır? Oysa hayatta onu mutsuz edecek ne çok şey olacak. İstediği her şey önüne gelmeyecek. Ona ulaşmak için mücadele etmeyi bilmeli. Onu hayata karşı dayanıklı bir birey olarak da yetiştirmeliyim.” Bu soruyu, eminin pek çok ebeveyn kendi kendine sormuştur.

mutluluk - IMG 20190615 WA0014 1024x768 - Bırakın sıkılsın hayata alışsın
Bırakın sıkılsın hayata alışsın

Psikolojik danışman ve yazar Ahmet Yıldız‘ın Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek adlı kitabında da aynı soruya yöneldiğini gördüm. Yıldız, “Anne-babanın çocuk eğitimindeki rolü sadece mutlu etmek değil, onu psikolojik anlamda hayata dayanıklı bir kişi olarak yetiştirmektir” diyor ve sadece çocuğu mutlu etme üzerine kurgulanan çocuk yetiştirme düşüncesinin aşağıdaki dört temel soruna neden olacağını belirtiyor:

1. Çocuk hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, umutsuzluklar karşısında neler yapabileceğini öğrenme fırsatı bulamaz.
2. Çocuk can sıkıntısı, hoşnutsuzluk karşısında neler yapabileceğini öğrenme fırsatı bulamaz.
3. Çocuk hayatında her istediğini yapabileceği, her istediğine ulaşabileceği konusunda yanlış bir düşünce yapısına sahip olabilir.
4. Çocukların gelişimlerinde sınırlara ihtiyacı vardır. Çünkü bu sınırları test ederek kişiliğini geliştirir, güven duygusu kazanır. Sınırlar çocuğun meydan okuma girişimleridir.

Mutluluk Raporu Türkiye Konusunda Ne Diyor?

0

Gallup’un Olumlu Deneyim Endeksi’nde Türkiye sondan 4’üncü oldu

ABD merkezli Gallup araştırma şirketinin yaptığı, 2019 yılı Küresel Memnuniyet Araştırması’nda, Afganistan, vatandaşları “en az olumlu deneyim yaşayan” ülke oldu. Türkiye ise “Olumlu Deneyim Endeksi” listesinde 50 puanla sondan dördüncü sırada yer aldı.

Raporda, Türkiye’ye ilişkin paragrafta, ülkenin 18 yıldır büyümekte olan ekonomisinin “durgunluğa” girmiş olmasına da atıf yapıldı.

Yapılan araştırmada puanlama, iki farklı kategorideki sorular üzerinden yapıldı.

Buna göre, kişilere bir gün öncesine ilişkin “Olumlu Deneyimler” başlığında şu sorular soruldu:

mutluluk - IMG 20190615 WA0012 768x1024 - Mutluluk Raporu Türkiye Konusunda Ne Diyor?
“Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek” kitabı çocukların mutluluğu için önemli bilgiler sunmaktadır.
  • Bir gün önce gülümsediniz ya da kahkaha attınız mı?
  • İyi dinlenebildiniz mi?
  • Tüm gün boyunca size saygı çerçevesinde mi davranıldı?
  • Yeni bir şey öğrendiniz mi?

“Olumsuz Deneyimler” başlığında ise bir önceki gün, “üzüntü, endişe, fiziksel acı, kızgınlık ve stres” yaşayıp yaşamadıkları soruldu.

Araştırmada “en az olumlu deneyim yaşayan ülke” olan Afganistan’da, “Bir önceki gün güldünüz mü?” sorusuna olumlu cevap verenlerin oranı yüzde 36’yla bu alanda son 12 yılın düşük oranı olarak kaydedildi.

Yunan halkı ‘en stresli’

Afrika ülkesi Çad ise vatandaşları “en çok olumsuz deneyim” yaşayan ülke oldu. Çadlılar’ın yüzde 66’sı bir gün önce fiziksel acı yaşadıklarını açıkladı.

En az negatif deneyim yaşayan ülkeler sıralamasında ise Azerbaycan, İsveç ile aynı puanda olmasına karşın birinci sırada yer aldı.

Yunanistan ise üst üste üçüncü yıl vatandaşları en stresli ülke oldu. Yunan halkının yüzde 66’sı bir gün önce stresli bir an yaşadıklarını kaydetti.

En mutlu ülkeler ise ağırlıklı olarak Güney Amerika ülkeleri arasından çıktı. Buna göre, Paraguay listenin zirvesinde yer alırken, Endonezya listenin bu bölümüne giren tek Güney Amerika dışı devlet oldu.

En Az Olumlu Deneyim Yaşayan Ülkeler:

  • Mısır 56
  • Çad 56
  • Bangladeş 56
  • Kuzey Kıbrıs 54
  • Nepal 53
  • Litvanya 51
  • Türkiye 50
  • Yemen 50
  • Belarus 48
  • Afganistan 43

Duygusal Öğrenme Başarının Anahtarı Mı?

0

Daha çok akademik becerilerin edinilmesinde kullanılan entelektüel zekanın kendi başına bir değeri yok. Bireyin duygu farkındalığının olması, becerilerini nesnel değerlendirmesi, gelişme için hedef belirlemesi, duygu düzenlemesi, istek ve dürtülerini ötelemesi, dinleme başta olmak üzere temel ilişki becerileri sergilemesi, işbirliği yapması, sosyal farkındalığa sahip olması ve sorumlu karar vermesi gibi sosyal ve duygusal becerilerin önemine ise giderek artan bir oranla farkına varılmaya başlandı.

Her şey duygusal zeka kavramının ortaya atılması ile başladı. Salovey ve Mayor 1990 yılında bir dergide yayınladıkları makalelerinde, bilişsel zekanın (hatırlama, akıl yürütme, problem çözme, tahminde bulunma gibi) yanına duygusal zekayı (duyguları tanıma ve anlama, çatışma çözme, işbirliği gibi) eklediler. Hemen ardından Goleman 1995 yılında ünlü kitabı ‘Duygusal Zeka’yı yayımladı.

Bu gelişmeler, soğuk savaş döneminin bitimine yakın Reagan döneminde basılan ‘Risk Altındaki Millet’ raporunda, genç nüfusun yaşadıkları sorunların anlatılmasıyla yaşandı diyebiliriz. Amerikan toplumunun geleneksel ailevi değerlerinin unutulması sonucunda, gençlerin ‘batağa’ saplandığı korkusu ve gerekli adımlar atılmazsa bir çöküş yaşanacağı mesajına yönelik bir rapordu. Nispeten doğruluk payı vardı. Okul terkleri, okuldan uzaklaştırma, disiplin suçları, erken yaşta cinsellik ve takiben ergen hamileliği, alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımı, şiddet, zorbalık, kaygı ve depresyon gibi geniş bir yelpazede birçok problem artıştaydı.

OLUMSUZ DAVRANIŞA ODAKLANARAK SORUN ÇÖZÜLEMEDİ
Durum böyle olunca olumsuzu yok etmek üzere birçok müdahale programı geliştirildi. Ama sadece olumsuz davranış gösteren çocuk ve gençlere odaklanarak olumlu sonuç elde edilemedi. Zaten yukarıda bahsedilen problemlerin çoğu, azınlık ve/veya düşük sosyo-ekonomik gruplarda ve şehir yerleşimlerinde görülmekteydi. Yani sorun, sadece olumsuz davranış gösteren çocuk ve gençlere olumlu beceriler kazandırarak veya geleneksel değerlere odaklanarak çözülemeyecek kadar -toplumsal boyutta- karmaşıktı.

POZİTİF PSİKOLOJİ YAKLAŞIMI
Asıl bu noktada bir değişim yaşandı ve bir grup akademisyen arkalarına pozitif psikoloji yaklaşımını da alarak, olumluya odaklanılması bu yolla tüm çocuklara (sadece sorunlu davranış gösterenlere değil) somut beceriler kazandırılması yönünde adımlar atmaya başladı. 1994 yılında Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning (CASEL) (Akademik, Sosyal ve Duygusal Öğrenme için İşbirliği) yapısını oluşturdular. Sosyal ve duygusal öğrenmeye (SDÖ) yönelik araştırmalar, raporlar ve eğitimler düzenlediler.

O günden bugüne SDÖ çeşitli gruplar tarafından benimsendi ve desteklendi. Başta OECD olmak üzere birçok uluslararası kurum ve kuruluşun yanı sıra, akademik çevrelerden, örneğin Harvard Lisansüstü Eğitim Programı (EASEL), European Network for Social and Emotional Competence (ENSEC) gibi kurumların çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırdı. İş dünyası da SDÖ becerilerinin bireye, topluma ve ekonomiye katkısını görerek bu konuya destek vermeye yöneldi. Harvard Business Review ‘Duygusal Zeka Serisi’ başlığı altında empati, odaklanma, otantik liderlik, mutluluk, öz farkındalık konuları üzerine 13 kitap bastı. (Bu kitapların bazıları Türkçe’ye de çevrildi).

AKADEMİK PERFORMANSTA YÜZDE 11’LİK ARTIŞ
Ne yazık ki gerçekleri görsek dahi bildiklerimizi uygulamak kolay geliyor. Çocuk ve gençlerin sosyal ve duygusal alanda güçlendirilmesi ihtiyacı açık ve seçikken, okullar her zamanki işlevlerini, yani alan derslerini (matematik, Türkçe, fizik vs) vermeye devam ediyor. Oysaki birçok akademik çalışma, benim yürüttüklerimle birlikte göstermektedir ki  SDÖ becerilerinin desteklenmesi, okul iklimi, öğrenci davranışları ve çatışma çözme becerileri üzerinde etkilidir. (Göl-Güven, 2017; 2019).

Ünlü akademisyon Joseph A. Durlak ve çalışma arkadaşları, 2011 yılında 270 bin öğrenciyi kapsayan birçok çalışmayı bir arada analiz etti ve çıkan sonuç çarpıcıydı. SDÖ becerilerine odaklanılması öğrencilerin akademik performanslarını yüzde 11’lik puan kadar yükseltti. 2015 yılında yapılan bir başka araştırmada ise SDÖ’nün etkisiyle her bir doların 11 dolar olarak geriye döndüğü ortaya kondu. Birçok çalışmada, olumlu davranışlarda artma (işbirliği, empati kurma gibi), olumsuz davranışlarda azalma (saldırganlık, madde kullanımı) gözlemlendi. Ruh sağlığında da (depresyon ve kaygıda azalma) olumlu sonuçlar alındı.

OKULLAR SDÖ BECERİLERİNE EN ÇOK İHTİYAÇ DUYULAN KURUMLAR
Öğretmen görüşlerine yer verdiğim çalışmalarımda (Göl-Güven, 2016) veya sohbetlerimde ise bu becerilerin gelişiminin öğretmen görevlerinin dışında tutulması şaşırtıcı. Öğretmenler, bu becerilerin aile içinde, çocuğun olgunlaşmasıyla veya eğitim-öğretim yılının sonuna doğru geliştiğine yönelik düşüncelerini belirtiyor. Öğretmenlere yönelik bir eğitimde ise bazı alan öğretmenlerinin ‘Bu konularla bizim işimiz yok’ diyerek eğitimi terk etmelerine şahit olmuşluğum var. Oysaki okullar SDÖ becerilerine en çok ihtiyaç duyulan ve bu becerilerin gelişmesini destekleyebilecek başta gelen kurumlar. Aile desteği ve katılımıyla SDÖ hedeflerine çok daha kolay ulaşabilirler.

Başa ve başlığımızı dönelim: Öğrenmenin ve gelişmenin (ve başarının) ezber ve hatırlamadan ibaret olduğunun düşünülmesi bir yanlışı işaret etmektedir. İnsan bundan fazlasıdır. Eğitim fakültelerinde genelde sorulur. Bir dersi sevmenizin nedeni nedir? Çok büyük bir yüzde ile ‘… dersinin öğretmenini seviyordum’ cevabı gelir. Tam tersi de doğrudur: ‘…dersini hiç yapamadım, öğretmeni soğuktu, ilgisizdi’ gibi. Öğrenmenin duygu bağının, biliş (akıl) bağından daha kuvvetli olduğuna bir örnektir bu. Bu bağ, sadece aile ve okul yaşantısına değil, tüm toplumun yaşantısına nüfus etmeli. Öz ve toplumla kurulan bağ ve ilişkinin niteliği bireyin güçlendirilmesinin ve toplumsal kalkınmanın anahtarıdır.

SOSYAL VE DUYGUSAL ÖĞRENMENİN TANIMI
SDÖ tanımı, Weissberg ve Cascarino (2013), tarafından, ‘Çocukların ve yetişkinlerin duygularını yönetmek, olumlu hedefler koymak ve elde etmek, başkaları için duygudaşlık hissedebilmek ve göstermek, olumlu ilişkiler kurmak ve sorumlu kararlar almak için gerekli olan bilgi, tutum ve becerileri edinme ve etkili bir şekilde uygulama süreçleri’ olarak yapılmıştır.

Hiçbir davranış kendiliğinden oluşmaz. Nasıl ki Türkçe öğretiyoruz, matematik öğretiyoruz, SDÖ becerilerini de öğretmemiz gerekiyor. Bunu iki şekilde yapabiliriz. Bu becerileri yaşantımızda kullandığımızı gören çocuklar bizden örnek alarak öğrenir. Örneğin, çocuklarımız, öfkelendiğimiz zaman etrafı yakıp yıkma yerine öfkemizi kontrol ettiğimize şahit olursa, bizim bu davranışımızı örnek alacaktır. İkinci ve birinci yöntemle eş zamanlı ilerlemesi gereken yöntem ise doğrudan öğretme yöntemidir. Öfkemizi nasıl kontrol ettiğimizin adımlarını onlarla çalışarak: ‘İlk adım öfkemin farkına varmak, daha sonra geçmişte öfkelendiğim zaman yıkıcı eylemlerimin sonuçlarını gözden geçirmek, üçüncü adım ise sorumlu karar vermek, o zaman yıkıcı eylem yerine olumlu eylemi, sakinleşmeyi tercih ediyorum, bu benim kararım.’

KÜÇÜK ÇOCUKLAR İÇİN:
Adım 1:
Öfkenin farkına var (kalbim hızla çarpıyor, ellerim terliyor, hızlı nefes alıp vermeye başlıyorum)
Adım 2: Problemim ne? Davranış ve duygu arasındaki bağlantıyı kur (arkadaşım oyununa davet etmedi ve ona çok kızdım)
Adım 3: Seçenekleri gözden geçir: Derin nefes al, 1’den 10’a kadar say; arkadaşıma vurmam onu kızdırabilir, üzebilir, yeniden oyuna girmek istediğimi söylemeliyim veya başka biriyle oynayabilirim
Adım 4: Olumlu bir karar ver ve uygula (Başka biriyle oynayacağım)

BECERİLERDAVRANIŞLAR
Öz farkındalık– Duygularını anlama
– Olumlu bakış açısına sahip olma
– Öz yeterlilik algısına sahip olma
– İyimserlik
– Düşünce, duygu ve eylemlerin birbiriyle bağlantısını görme
Öz yönetim– Çatışmaları sakince çözme
– Olumsuzluklarda sakin kalma
– Çatışmalarda ödün verme
– Zorbalığa ve/veya şiddete uygun cevap verme
– Eleştiriyi göğüsleme
Sosyal farkındalık– Başkalarının duygularını anlamaya çalışma
– Başkalarının iyi hissetmesini sağlama
– Affetme
– Başkalarını rahatlatmaya çalışma
– Başkalarını önemseme ve esenlikleriyle ilgili olma
İlişki becerileri– Konuşurken göz teması kurma
– Konuşmada uygun tonlama kullanma
– Kolayca arkadaş edinme
– Başkalarıyla iyi etkileşimlerde bulunma
– Başkalarını etkinliklere katma
Sorumlu karar verme– Başkalarının eşyalarını koruma, kollama
– Başkalarının eşyalarını koruma, kollama
– Yetişkin olmadığı zamanlarda olumlu davranış gösterme
– Eylemlerinin sorumluluğunu alma
– Sözünde durma
– Hatalarının sorumluluğunu üstlenme

Strese Karşı Pratik Öneriler

0

İş yaşamı, günlük hayatın bitmek tükenmek bilmeyen koşuşturmaları, gün içinde yapılacak işlerin sayısındaki çokluk, stres faktörlerimizi artırmaya başladı. Sıkıntı, stres, gerginlik neredeyse herkesin şikayet konusu olmaya aday hale geldi.

Sizlerden gelen maillere bakılırsa, özellikle iş hayatında olan ve kendisini stresten uzak tutmaya çalışanlar için acilen bazı öneriler yazmak gerekiyor. Siz istersiniz de ben yazmaz mıyım? Hemen sıralamaya başladım bile… Öncelikle sağlıklı beslenmelisiniz. Merkezi sinir sisteminizin sağlıklı işleyişi, vücudunuza girecek olan yiyeceklerin dengeli seçilmesiyle yakından alakalı. Bu nedenle sebze ve meyve tüketmeye özen gösterin. Yemek yeme düzeni oturtmaya çalışın. Gereğinden fazla aç kalmayın. Bunun zıddı olarak da gereğinden fazla tıkınırcasına yemek tüketmeyin.

Aşırı miktarda çay, kahve, sigara ve alkol almaktan kaçının. İnsanlarla konuşurken, sohbet ederken elinizden geldiğince güleryüzlü davranmaya gayret edin. Başkalarına gülümserken, aslında kendi iç dünyanız için çok faydalı bir hareket yapmış olduğunuzu düşünün.

Hayatınızda başarılı olduğunuz, iyi giden işlerinizi hatırlamaya çalışın. Sizi seven insanların var olduğunu, onlar için değerli ve önemli olduğunuzu, etrafınızda sizi anlayabilecek birilerinin mutlaka olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Gerektiği kadar uyumayı ihmal etmeyin. Günlük dört saatin altına inen uykusuz kalma durumuyla karşılaştığınızda, bedeninizin kendisini toparlayabilmesi için, aradan en az altı ay geçmesi gerektiğini unutmayın. İş yerinizdeki konuları ve sıkıntıları kesinlikle evinize taşımayın. Ev halkınızla iyi zaman geçirmeye gayret edin.

Yorulduğunuzu hissettiğiniz zamanlarda, kendinize nefes alacak kadar zaman ayırın. Bu zaman kimi durumlarda birkaç saat olabileceği gibi, kimi durumlarda ise birkaç günlük zaman dilimini kapsayabilir. Önemli olan, dinlenmenize fırsat verecek kadar kendinize zaman ayırmanız.

Hayatta yapacağınız pek çok güzel işler olduğunu sık sık düşünün. Güzel günler ve yapacağınız faydalı çalışmalar sizi bekliyor unutmayın. Mümkün odlunca işlerinizden, özel zevklerinize vakit ayırmaya çalışın. İşkolik insanların çok daha kolay stres yaşadıklarını ve ani ölümlerle daha çok karşılaştıklarını gözden kaçırmayın.

Ara sıra hoşunuza giden filmler izleyin. Sinemaya gidin. Tiyatro izleyin. Sevdiğiniz arkadaşlarınızla buluşun. Onlarla sohbet edin. Keyifli zaman geçirmeye gayret edin.

Yapamayacağınız işler için söz vermeyin. Sonrasında verdiğinizin sözü tutabilmek için kendinize fazlasıyla yükleniyor ve zaten yoğun olan işlerinizi iyice abartmış oluyorsunuz. Bu nedenle herkesin her ricasını yerine getirmek zorunda olmadığınızı bilin. Arada sırada insanlara “hayır” diyebilin. Öfkenizi yenmeye çalışın. Sinirlenmenin ve telaşlanmanın hiçbir işe yaramadığını unutmayın.

Kendinizi sevin. Siz kendinizi sevin ki başkaları da sizi sevsin. Diğer insanlar hakkında düşünürken, sizinle olan ilişkilerini değerlendirirken, elinizden geldiğince iyi yanlarını düşünmeye gayret edin. Çünkü insanların sürekli size kötülük yaptıklarını düşünmek, sizin arkanızdan iş çeviriyorlarmış gibi hissetmek, en çok sizin kalbimizi yorar. Siz iyi düşünün… onlar kötülük düşünüyorlarsa da kalbiniz zarar görmez. Ama kötülük yapmadıkları halde aksini düşünürseniz kalbiniz yorulur.

Zor ve sıkıntılı bir durumla karşılaştığınızda paniğe kapılmayın. Öyle ya da böyle işlerin bir şekilde yoluna gireceğini düşünün. Cidden de öyledir zaten. Hiçbir durum tamamen mahvedici olmaz. İlk yaşantıda olumsuzluk içerir… ama zaman içinde mutlaka yatışır. Stresli durumlara verdiğiniz tepki, yaşadığınız zamana endekslidir. Yani olayın üzücü olması, yaşantısal tazeliğiyle alakalıdır. Aradan zaman geçince, olayın beyninizdeki yansıması yatışacak ve siz olay aynen devam etse bile daha az tepki vereceksinizdir. Halk arasında söylendiği gibi zaman en iyi ilaçtır.

Kendinize ve başkalarına karşı suçlayıcı olmayın. Elinizden geldiğince affedici olun. Yapmayı planladığınız işleri, kendinizdeki gerçekçi yeteneklerle uyumlu kılın. Yani sizi aşacak, yeteneklerinizi zorlayacak hayaller geliştirmeyin. Yapmayı planladığınız işler sizin yeteneklerinizle ve yapabileceklerinizle uyumlu olsun. Böylece daha az hayal kırıklığı yaşar, daha fazla kendinizi başarılı hissedersiniz.

Sevdiğiniz müzikler dinleyin. Hatta bu müzikleri dinlerken burnunuzdan derin nefes alıp, içinizde bir süre bekletip, ağzınızdan vermek suretiyle nefesinizi kontrol altına alın. Beyninize bol miktarda oksijen girmesine vesile olun. Spora, yürüyüşe zaman ayırın.

Herkesin sizi sevmesini beklemeyin. “Hiçbir işe yaramıyorum” gibi olumsuz şeyler düşünmeyin. Bunun yanında “Her şeyi yaparım” diye de düşünmeyin. Çünkü insansınız ve noksansınız. Her şeyi yapmak zorunda değilsiniz… ve hiçbir işe yaramıyor da değilsiniz! Yaşamda, dengede bir yerlerdesiniz, bunu unutmayın.

Sağlığınızın ve mutluluğunuzun, iş hayatınızdan ve evdeki yapılacak işlerden çok daha değerli olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Her şey ama her şey yerine gelir fakat stresten dolayı kaybedilmiş sağlık çok zor geri alınır. Yerine konulabilecek meseleler için, yerine konulamazları kaybetmemek için çabalayın. Sizi mutlu edecek hobiler geliştirin. Mümkünse evinizde ve iş yerinizde çiçek yetiştirin. Çiçeklerle kendiniz ilgilenin. Onlarla konuşun. Onları sevin.

İnanın… bir şeylere inanın… yapabilecekleriniz konusunda kendinize olan inancınızı da hiç yitirmeyin. …ve beyninizi beslemeyi ihmal etmeyin. Beynin en güzel besin maddesi bilgi… beyninizi bilgilenmekten alıkoymayın.

Ve son olarak… her zaman olduğu gibi sevgiyle kalın…

Kişisel Gelişim Hikaye: Kimse Görmese Bile..

0

Kişisel Gelişim ve Kişisel Gelişim Hikayeleri okurken hem ders alıyor hemde hayat konusunda bilgelik kazanıyoruz. İşte bu kişisel gelişim hikayelerinden bir tanesi.

Bir okurum şöyle bir hikaye yollamış bana: “On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa çıkardı.

Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı.

Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk, sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı ve bir levrekti bu; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.

“Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,” dedi.

“Baba!” diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

“Başka balıklar da var,” dedi babası.

“Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!” dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı. Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu.

Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi. Bu olay, bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün, o çocuk New York City””nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi ho adadadır. Oğlunu ve kızlarını ho adadaki küçük eve balık tutmaya götürür. Evet, zaman çocuğu haklı çıkarmıştı, bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat değerler konusunda ne zaman bir ikilem yaşasa, hep o balığı gözünün önüne getirir”.

Çocuğun babasından öğrendiği gibi değerler, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?

Ortalıkta polis olmadığı zaman da bile emniyet şeridinden gitmemeyi seçiyor muyuz, kimsenin bizi görmediği zaman yerlere bir şey atıyor muyuz, yöneticimiz başımızda olmasa da sadece kendimiz için çalışabiliyor muyuz? Bunu öğrenebilmek ve bunu öğretebilmek çok önemli. Evet, belki küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilebilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk. Bu doğru, bizim hayatımız boyunca huzur içinde yaşamamıza neden olacak doğrudur.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmemeli. Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan. Kimse görmese bile…

Mutlu Çocuk Yetiştirirken Yapılan Hatalar

0

Bebeğini kucağına alan her anne ve baba, mutlu bir çocuk yetiştirmenin hayalini kurar. Ancak bazen iyi niyetle de olsa yapılan küçük bazı hatalar, çocukların gelişimlerine büyük darbeler vurur: Ebeveynlerin mükemmel anne-baba olmak takıntısı sebebiyle çocuk mutsuzluğa sürüklenebilir, tutarsız tepkiler ve her isteğini yerine getirme tutumu çocuğa ‘sınır’ sorunu yaşatabilir, ‘aşırı koruyuculuk’ yüzünden bir türlü kendini bulamayabilir ve ‘başarı’ baskısıyla öfke nöbetlerine girebilir!

Anne ve babaların iyi niyetle ya da yanlış yönlendirmelerle sergiledikleri bazı tutumların aslında çocuk yetiştirirken zorluk yaşanmasına neden olabileceğini vurgulayan Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır Söğütözü Hastanesi Çocuk Gelişimi Uzmanı Birgül Bayoğlu, çocuk yetiştirirken yapılan hataları ve çözüm yollarını anlattı:

  • MÜKEMMELİYETÇİLİK ÇOCUĞA ZARAR: “Çok iyi anne – baba olmak” kaygısı hisseden ebeveynler çocukla sorun yaşayabilirler. Çocukla birlikte yaşarken güvenlik, sevgi ve iletişim dışında hiç bir konuda mükemmel tutum sergilemek beklenmemeli. Kendi becerilerinden mükemmellik bekleyen ebeveyn, çocuğa da bu beklentisini yansıtır. Mükemmeliyetçi yaklaşım, anne ve babayı yıprattığı gibi çocuğun duygusal gelişimine de zarar verir.
  • TUTARSIZ TEPKİLER ‘SINIR’ SORUNU YARATIYOR: Anne – babanın olaylar karşısında birbirlerinden farklı ya da kendi içlerinde tutarsız tepkileri çocuğun sınır sorunu yaşamasına neden olabilir. Çocuğun istek ve tepkilerine gösterilen anne baba tutumundaki farklılık aile üyeleri arasındaki iletişimi de olumsuz etkiyor.
  • KORUYUCU TUTUM BAŞARI DUYGUSUNU ENGELLİYOR: Güvenlik adına çocuğa “aşırı koruyucu” yaklaşan ebeveynler, çocuklarının öncelikle kendine güven olmak üzere gelişim becerilerinin kazanılmasını geciktirebilirler. Çocuklar, bebeklikten itibaren pek çok yaşantıyı kendi başlarına deneyimlemediklerinde başarı duygusunu tadamıyorlar.
  • HER İSTEĞİNİ YERİ GETİRMEK İYİ AİLE OLMAK DEMEK DEĞİL: Çocuğun her isteğini her zaman yerine getiren ebeveynler sınırlarını öğrenemeyen çocuklar yetiştirir. Çocukların davranışlarını, kendileri ve çevrelerine göre düzenlemeyi öğrenmeleri gerekiyor. Sabırlı olmak, saygı duymak ve empati kurmak önce aile içinde öğrenilir.
  • 3 YAŞINDAN ÖNCE CEP TELEFONU GEÇ GELİŞİM DEMEK: Çocuğu oyalamanın en kolay ve rahat yolunun tablet ve cep telefonu olduğunu keşfeden ebeveynler, gerçekte dil gelişimi başta olmak üzere çocuklarının gelişimlerini olumsuz etkiler. Teknolojik araçlar 3 yaşından önce çocuklara yoğun olarak sunulduğunda öğrenme ve dikkat sorunlarına neden olabiliyor.
  • BAŞARI BASKISI ÖFKE PATLAMASI GETİRİYOR: Çocuğun duygularını göz ardı ederek, yüksek beklentiyle başarıya odaklı baskıcı – otoriter tutumlar, çocuğun duygusal gelişimini olumsuz etkiler ve çatışmaları artırır. Beklenti ve hedefler, çocuğun gelişimi ve duygusal durumu ile birlikte ele alınmalı. Duyguların yok sayılması öfke duygusunun artmasına yol açar.
  • MERAK DUYGUSUNU ‘HAYIR’ DİYEREK TÖRPÜLEMEYİN: Çocuğun davranışları ve isteklerine karşı gösterilen ilk tepkinin “hayır” olması, çocukla ebeveyn arasındaki çatışmayı artırır. İlk 2 yaş içinde çocuklar, doğal gelişimleri nedeniyle deneme yanılmalara ihtiyaç duyarlar. Çocuğu korumak, anne ve babanın ana görevi. Ancak güvenlik dışındaki istenmeyen davranışlar, sağlıklı iletişimle değiştirilmelidir.
  • OYUNU SİZ DEĞİL ÇOCUĞUNUZ YÖNLENDİRSİN: Çocuğuyla oyun oynarken, kendi karar ve düşünceleriyle oyunu yönlendiren ebeveynler, çocukla iletişimde zorluk yaşayabiliyor. Oyun; çocuğun duygu ve düş dünyasıdır, üstelik çocuğu tanımanın en iyi yoludur. Oyunda çocuğu sürekli engellemek, onaylamamak, isteği ve ilgisi dışında seçenekler sunmak çocuğu öfkelendirir, hırçınlaştırır.
  • ANNEYLE İLETİŞİMİ FARKLI BABAYLA FARKLI OLUR: Çocuğun babasıyla olan iletişim ve ilişkisine müdahale eden anneler, hem çocukla babanın ilişkisini etkiler hem de kendi beklentileri nedeniyle mutsuz olurlar. Ebeveynlerin birbirlerinden çocuk adına beklentileri, aile içinde huzursuzluğa neden olabileceği gibi; çocuğun anne ya da babasıyla arasındaki ilişkinin gelişimini de geciktirir. Ebeveynler güvenlik dışındaki konulara farklı bakış açısıyla yaklaşabilirler.
  • SORUSUNU İYİ ANLAMADAN YANIT VERMEYİN: Çocuktan gelen tepki, soru ve konuları kendi öngörüsüyle yanıtlayan ya da tepki veren ebeveynler, çocuğun gerçek duygu ve düşüncelerini fark edemiyorlar. Çocuğun sorularını ya da anlattıklarını soru sormadan bir sonuca bağlamak hatalı sonuçlara yol açar.

Yaratıcı Etkinlik, Yaratıcı Yeteneği Artırır

0

Eğer herhangi bir şey konusunda şuna benzer sorular soracak olursanız, yani “Şu biraz büyük olsaydı daha pratik olmaz mıydı? Ya da küçük, yuvarlak, veya tamamen ters?” göreceksiniz, fikirlerin her zamankinden daha hızlı bir şekilde kafanıza akıyor olmaları sizi şaşırtacak.

Bir şey hakkında kendinize soru yöneltmeniz, sonra da bunun yanıtını aramanız, yaratıcı hayal gücünüzü işletmeye başlayacaktır. Sorularınızın budalaca şeyler gibi görünmeleri sizi utandırmasın; bu hiç önemli değil. Kendinize veya başkasına en budalaca soruyu sormuş olmanız, sizi en parlak fikirlere ulaştırabilir. “Soru soran biri beş dakikalığına budaladır; soru sormayansa, ebediyen budala kalır.”

Bazı sorularınız pek pratik olmasa da, hatta bazen yanıtlarını bulamasanız bile, yine de hiç denememiş olmaktan daha iyi bir durumda olacaksınız. Nicelik, er ya da geç, niteliği doğurur.

Hayal kırıklığı denen şeye izin vermeyin. Yaptıkları işlerden veya katkılarından dolayı kıskandığınız ve deha sahibi olduklarına inandığınız pek çok kişi, başarılarının, uzun, sabırlı ve tekdüze çalışmalarının ürünü olduğunu size söyleyeceklerdir.

Bu kişilerde, başladıklarını bitirecek bir dayanıklılık ve direnme gücü vardı; bu ise çok önemlidir. İşte size izlemeniz gereken bir kural: Yaratıcı bir çabaya giriştiğinizde, sonunu getirin.

Sonuç, başarısız bile olsa, onu yine de bir şekilde, neticeye ulaştırın. Bir hikaye mi yazmaya başladınız, tamamlayın. İş yeriniz için bazı planlarınız varsa, kağıda dökün; daha sonra yırtacak olsanız bile …

Çoğu zaman, sizin yarattığınız bir şey size değersiz görünse de, değeri daha sonra ortaya çıkabilir. Burada en önemlisi, sizin, başladığınızı bitirmek alışkanlığını edinmenizdir. Uğradığınız başarısızlıklar ise, gelecekteki başarılarınız için birer basamak taşı olacaklardır.

İşte bu yüzdendir ki, hayal gücünüzü kullanmaktan korkmayın. Ne kadar çok kullanırsanız, daha iyisi arkadan gelecektir. Hiç kimse, büyük tecrübeler yaşamadan, herhangi bir alanda işinin ustası olamaz. Yaratıcı türden aktiviteniz ne kadar artarsa, yaratma ; kabiliyetiniz de o ölçüde artacaktır!

Pek çok insanın, yeni fikirler üretme düşüncesinden bile korktuklarına veya utandıklarına tanık oldum. Bu gibi kişiler bazı çabalara girişseler bile, sonuçları ortaya çıkaracak cesaretten yoksunlar. Malum hikaye; başkalarının ne düşündüğüne aldırma, bildiğin gibi devam et…

Aklıma gelmişken, yaratıcılık işlemini uyaran ilginç ekzersizlerden biri de, mecazi konuşmaya çalışmaktır, şöyle ki: “bir bikini kadar yüzeysel,” “düşünce kadar sessiz,” “atsineği kadar yapışkan,” vs.

İşinizdeki aksiliklere üzülüp sıkılmak yerine, niçin beyninizi kullanıp, her iki yanında da birer rakibi bulunan o mağaza sahibi gibi davranmıyorsunuz? Adamın solundaki mağazanın kocaman tabelasında, “Tasfiye Satışı”, sağındakinde ise, “Büyük Ucuzluk” yazılıydı ve adam da kendi tabelasını astı; orada sadece şu yazıyordu: “Ana Giriş!” Görüyorsunuz işte: Sizler yalnızca hayal gücünüzle sınırlısınız.

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

75,018BeğenenlerBeğen
172,997TakipçilerTakip Et
2,729TakipçilerTakip Et

YENİ İÇERİKLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR