Ana Sayfa Blog Sayfa 3

    Değişimden Korkan İnsanlar

    0

    Kişisel gelişim sağlamak için değişmek zor gelir insana. Çünkü hayatın rutini değişecek ve bazı öngörülemeyenler oluşacak. İnsan neden değişmekten korkar?

    Değişime Kimler Direnir?

    Bazı insanlar, değişimden ölesiye korkarlar. Bu insanların alışkanlıkları öylesine katılaşmıştır ki bu alışkanlıkları sarsacak her türlü değişikliğe düşman gözüyle bakarlar. Peki kimdir bu değişimden korkan insanlar?

    • Emekliliğine Üç Ay Kalmış Hayri Amca

    Hayri Amca üç ay sonra emekli olacağından artık yeni bir düzene geçmek istemiyor. Bu düşüncesinde de son derece haklı. Nasılsa öğreneceği yeni sistemi, prosedürü veya yöntemi uygulayacak zamanı yok. Gerekli bilgi ve beceriyi aldıktan sonra işten ayrılacağı için -eğer bu değişimle elde edeceği bilgi ve beceriyi sonraki hayatında kullanma şansı yoksa- yeni bir şey öğrenmesinin kendisine de işletmeye de bir yararı dokunmayacak.

    • Şirketini Altı Ay İçinde Satmayı Düşünen Patron Naci Bey

    Naci Bey’in şirketi satmak için yaptığı görüşmeler son aşamaya gelmiş durumda. Alıcılar tamam dese, altı ay içinde Naci Bey, şirketten çıkıp Göcek’teki yatına yerleşecek. Böyle bir durumda, Naci Beyin yararı kendisine dokunmayacak, aksine bir de kendisine maliyet çıkartacak bir değişikliğe onay vermesi pek akıllıca değil. Ayrıca Naci Bey, önemli değişikliklere ait kararların şirketin yeni hissedarları tarafından alınması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle Naci Bey kendisine sunulan değişiklik talepleriyle ilgileniyormuş gibi yapıp, bir kenara kaldırıyor.

    • Kendisini Yetersiz Bulan Muhasebe Müdürü Nur Hanım

    Nur Hanım, on beş yıldır bu şirkette çalışıyor, son altı yıldır da Muhasebe Müdürü. Başka bir şirkete gitse orada başarılı olacağına, hatta bu işyerinden çıkarsa başka bir yerde iş bulabileceğine bile inanmıyor. Nur Hanım, kendisine de bilgisine de güvenmiyor. Her türlü değişikliğin kendi bilgisini yetersiz kılacağını düşünüyor, bu nedenle değişikliklere karşı çıkıyor. Kendisini müdür yapan bir sistemin değişmesi durumunda bu unvanı kaybedeceğinden korkuyor.

    • İşten ve Gelecekten Hiçbir Beklentisi Olmayan Suzan Hanım

    Suzan Hanım işinden öylesine nefret ediyor ki pazartesi günleri kimseyle konuşmak istemiyor. Haftanın günleri geçtikçe yavaş yavaş açılıyor Suzan Hanım, cuma günü geldiğindeyse şen şakrak bir kişi oluyor. Çalışmak onun için tam bir işkence. Her yeni istek, her yeni klasör onun canını sıkıyor, her değişiklik sinirini bozuyor. Zaten zor bela öğrendiği, iyi kötü yürüyen işlerin bir yönetici tarafından değiştirilecek olmasına hiç anlam veremiyor. Suzan Hanım için her yenilik, yeni bir angarya anlamına geliyor. Bu nedenle değişikliğin kendisini bırakın, adını duyduğunda bile Suzan Hanım’ın yüzü asılıyor.

    • İşinden Haksız Kazanç Sağlayan Satın Almacı Hamit Bey

    Hamit Bey, şirkete öyle bir düzen kurmuş ki inanamazsınız. Bazı işler için firmalardan komisyon alıyor, ayrıca dışarıya yaptırdığı şirket işleri için de kişisel olarak beklentileri var. Hamit Bey kurduğu bu yolsuzluk düzeni ile haksız bir gelir elde ediyor ve bu düzeni değiştirmesinden korktuğu için de işle ilgili hiçbir konuda değişikliğe sıcak bakmıyor. Hamit Bey yeni bir personel alındığında bile rahatsız olup bunu gündeme getiriyor. Arkasından konuşulanların farkında ama o eline geçen paraya bakıyor.

    Eğer siz yukarıdakilerden biri değilseniz, endişelenmenize hiç gerek yok. Şimdiye kadar başardığınız gibi, bundan sonra da değişime uyum sağlayarak aynı başarıyı göstermemeniz için hiçbir neden yok. Belki de bu değişim size yeni fırsatlar sunacak, neden olmasın?

    Deneyimin Felsefesi

    0

    Deneyimin tasarımı

    Heiddeger’e, Spinoza’ya veya Graham Harman’a göz atıp varlığımızın anlamını arayabilir, nesnelerle, mekanla, doğayla olan ilişkimizi sorgulayabiliriz; bu düşünürlerin görüşlerinin tümü insanda ve onun çevresiyle kurduğu iletişimde toplanır

    Deneyim tasarımı, fazlaca dijital dünya ile özdeşleşmiş bir alan olsa da işin özü öyle değil.

    Deneyim, varoluşa kadar uzanan felsefi bir konu. Heiddeger’e, Spinoza’ya veya Graham Harman’a göz atıp varlığımızın anlamını arayabilir, nesnelerle, mekanla, doğayla olan ilişkimizi sorgulayabiliriz. B≈. İnsan iletişim kuran bir varlıktır; canlılarla veya cansız olan her şey ile. Bu iletişim, deneyimdir.

    Türkçe’de bile artık UX ismi ile anılan bu alan, kullanıcı deneyimi anlamına gelen “user experience” kelimelerinin kısaltılmış halini ifade ediyor ve UX den bahsettiğinizde genellikle dijital işler ve konular anlaşılıyor. Bu içinde yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağının ortaya çıkardığı bir durum; nesnelerle olan ilişkimizden daha çok internet siteleri ve mobil uygulamalarla ilişki kuruyoruz artık. Yeni bir on yıla başladığımız bu günlerde durup da geçmiş on yıla bir bakarsak, on yıl önce mobil cihazlarla bu denli sıkı fıkı olmadığımızı hatırlayabiliriz. İlk cep telefonu kullanımının üzerinden 25 yıl geçti. Amerika’da 2011 yılından bu yana cep telefonu kullanımının yüzde 81 oranında arttığı belirtiliyor. Geçtiğimiz Temmuz ayının istatistiklerine göre Türkiye’de 78.9 milyon mobil abone bulunuyor. Dünya üzerindeki insanların yaklaşık 5 milyarı ellerindeki akıllı telefon ile dataya ve teknolojiye bağlı.

    deneyim - deneyim felsefesi 1 - Deneyimin Felsefesi
    Cep telefonunun tarihçesi

    Ekranların küçülerek cebimize girmesi, böylece yeme içmeden ulaşıma, bankacılıktan alışverişe kadar her alışkanlığımızın küçücük kayar ekranlarda yapılır hale gelmesi, Instagram ve Twitter başta olmak üzere sosyal medya ortamlarının yaygınlaşması son on yılda karşılaştığımız bir durum. İşler, özellikle tasarıma dayalı işler bu süreçte oldukça karmaşıklaştı. Böylesi bir ortamda, kullanıcı deneyimi dendiğinde akla sadece teknolojik alanların gelmesi çok doğal.

    Teknolojinin yarattığı sorunların üstesinden gelmek için yaratıcı düşünce önemli hale geldi. Tasarımda yeni ve özelleşmiş alanlar ortaya çıktı. Tasarımcıların yaratıcı düşünme kapasitesi, görsel eğitimleri, organizasyon ve problem çözme becerileri artık değer verilen bir özellik. Silikon vadisinde mühendisler kadar tasarımcılar aranır oldu. IBM gibi bir teknoloji devinin sadece son iki yılda 35 farklı tasarım ofisi ile iş birliği yaptığı belirtiliyor. Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre geçtiğimiz on yılda, tasarım ile ilgili olmayan kurumlar ve okullar da dahil olmak üzere tasarım eğitimi almış kişilerin gördüğü talepte yüzde 250 oranında bir artış olmuş.

    deneyim - B  t  nsel Deneyim Ekonomisi - Deneyimin Felsefesi

    1999 yılında Joseph Pine ve James Gilmore, “Bütünsel Deneyim Ekonomisi” kavramını sunan ilk isimlerdi

    Teknolojiyi geliştirenler, kullanıcı deneyimi tasarımı, etkileşim tasarımı gibi alanlarda sorunlara tasarımcılarla çare arayadursun, fiziki çevremizle kurduğumuz tüm diğer iletişimin de bir deneyim olduğu gerçeği değişmiyor; ürünler, eşyalar, nesneler ve mekanlarla ile birlikte bunlarla ilgili deneyimin de eş zamanlı olarak ön görülmesi önemli bir konu. Bir tasarımın işlevi, kullanılabilirliği gibi faktörlerin yanında onun marka ve pazarlama algısından tüm kullanım senaryolarına kadar olan sürecin anlamlı ve geçerli olmasını sağlayan özelleşmiş bir düşün ve iş kolu olan deneyim tasarımı bu nedenle oldukça önemli bir branş.

    Bir tasarımı yaratarak onu ortaya koymak yeterli değil; onun kullanıcılar tarafından tam bir tatmin nesnesi haline dönüşmesi için ilgili deneyimi de tasarlamalısınız. Deneyim inançlarımızı oluşturan, kişiliğimizi şekillendiren, davranışlarımızı etkileyen, diğer canlılarla ilişkimizi yöneten bir kavram. Rahat bir koltukta oturmanın, elimize iyi oturan bir kalem ile yazı yazmanın, gözümüze hoş gelen bir kitap kapağının, zamanımızı geçirdiğimiz mekanın, her gün inip bindiğimiz ulaşım araçlarının, içinde yaşadığımız kentin nasıl olduğunun ne denli önemli olduğu, deneyim penceresinden bakınca biraz daha artıyor. Büyük kentin agresif, tahammülsüz, duygusuz insanlarına karşılık yavaş kıyı şehrinin huzurlu ve daha mutlu olduğu varsayılan insanları gibi klişeler bu deneyimler üzerinden hayat buluyor.

    deneyim - Alg  lar   ve duyular   geli  tirmeye y  nelik olarak   ocuklar  n e  itiminde kullan  lan doku duvarlar   - Deneyimin Felsefesi

    Algıları ve duyuları geliştirmeye yönelik olarak çocukların eğitiminde kullanılan doku duvarları

    Deneyimi tasarlamak bizi algılarımızla buluşturur. İnsanlar dünyalarını duyularla algılıyor. Bu nedenle tasarım ile ilgili branşlardaki eğitimin temelinde bulunan algı dersleri bana göre en önemlilerinden biridir. ODTÜ’deki değerli hocam Prof. Umur Talaslı’nın bizlere bir gözün nasıl gördüğünü veya bir elin nasıl dokunduğunu, duyularımızla kavradığımız, anladığımız dünyanın tüm detaylarını nasıl da etkili bir biçimde aktardığını bunca yıl sonra bile hatırlarım; o derslerde edindiğim bilgileri hala kullanırım. Algı ve duyular insanların deneyimlerini nasıl etkiler ve benliklerinde etkili olurlarsa, bir tasarım nesnesi için de aynı derecede yapıcı veya yıkıcı olabilirler. Tasarlanan şey ne kadar bütüncül olarak ele alınırsa ve kullanıcı deneyimi üzerinde ne kadar etkili çalışılırsa, insanların yaşam kaliteleri de o kadar artar.

    Devlet mekanizması da bir bakıma algı unsurunu iyi yöneten bir tasarımdır. Devletler inşa ve medya gibi araçlarla insanlar üzerinde algı yaratır, bu algıyı ve duyguları yönetirler.

    deneyim - Litvanyal   tasar  m st  dyosu Baklazanas Moskovada bulunan ve kimileri y  k  lan mimari eserlerin korunmas   ve bu k  lt  rel miras hakk  nda fark  ndal  k yarat  lmas   i  in bu yap  lar   haritalad   718x1024 - Deneyimin Felsefesi
    Litvanyalı tasarım stüdyosu Baklazanas, Moskova’da bulunan ve kimileri yıkılan mimari eserlerin korunması ve bu kültürel miras hakkında farkındalık yaratılması için bu yapıları haritaladı

    Yıkılmış Sovyetler Birliği komünist ideallerini yaygınlaştırmak ve toplum üzerinde ezici gücünü göstermek üzere 1920-30 yılları arasında konstürktivist mimarlık denen bir akıma sahne olmuştu. Modernist akımlardan biri olan konstrüktivizm, daha erken yıllarda kendini sanat alanında bir eğilim olarak göstermiş, o dönemde gelişmekte olan teknik ve makine çağında gerçekçi, keskin ve güçlü duruşun yansıması olarak ortaya çıkmıştı. Mimarlıkta deneysel form arayışlarının, yeni malzemelerin yüksek, büyük, geometrik öğelerle harmanlandığı konstrüktivist mimarlık böylece her bakımdan ikitarın gücünü ve duruşunu simgeleyen bir duygu yaymaktaydı.

    Günümüzde içinde bulunduğumuz teknoloji ve bilgi çağında, pek çok duyusunu körelten, pek çok farklı davranışlar edinen, değişik psikolojilere bürünen insanlar için, duyularımızın saf hallerini bize hatırlatan deneyimler daha da önemli hale geldi. İyi tasarım olarak adlandırılabilecek pek çok iş, duyularımızın biri veya bir kaçına birden güçlü olarak hitap edenler artık.

    Bir görüşe göre insanların mobil cihazlara bağımlılığının altında, bu büyük fikrin görme, dokunma, duyma duyularımızın tümünü birden kavraması, güçlü görsel yanı ile tat alma ve koku gibi diğer duyularımızı harekete geçirme gücü var. Mobil ekranda yaşadıklarımız çoklu duyu deneyiminden başkası değil.

    Çoklu duyu deneyimi, tasarımdan teknolojiye, perakendeden markalaşmaya önümüzdeki dönemin en önemli kavramlarından biri konumunda. Bir yerin aidiyet duygumuz ile olan ilişkisini, başka bir deyişle mekanın anılarımız üzerindeki etkisini bu çağda düşünmek neredeyse artık romantizmle eşdeğerde; çünkü ne yer tek başına yer, ne de mekan tek başına mekan artık. İnsanların duyuları ile algıladıkları gerçeklikten sanal ortamlara kadar uzanan sonsuz bir katmanlar bütünü söz konusu artık. Deneyim adına beklentiler de aynı oranda artış gösteriyor.

    Shangai’daki Ultraviolet isimli restoranın tek odası ve sadece on sandalyesi var. Bu odanın tasarımı bildiğimiz anlamda yapılmamış; sadece 4 adet boş duvardan oluşuyor. Bu odada Fransız şef Paul Pairet’nin yemeklerinden tatmak için 1000 dolar karşılığında aylar önceden sıraya girip rezervasyon yaptırmalısınız. Bu deneyimi yaşamak için sıra size geldiğinde ise karşılaşacağınız sadece bir akşam yemeği değil. Şefin hazırladığı her bir lezzet lokması ile birlikte ona eşlik eden bir koku odaya yayılacak; duvarlarda o yemeğe özel olarak tasarlanmış dijital görüntüler 360 derece bir projeksiyonla sizi bambaşka yerlere ve mekan algısına taşıyacak, ortamın ısısı yediklerinize göre değişecek ve oldukça başarılı bir ses sisteminden yayılan ve yine o yemeğin konseptine özel olarak tasarlanmış sesler ve müzikler bu deneyime eşlik edecek. Böylesi bir dünyada bildiğimiz anlamda mimarlıktan, mekan tasarımından ya da nesnelerden söz edilebilir mi?

    deneyim - eScent 1024x456 - Deneyimin Felsefesi
    eScent

    Çoklu deneyim kavramı pek çok inovatif fikre kapı açabilecek kadar önemli. Bu fikirlerden biri, en az giyilebilir teknoloji başlığı kadar gündemde bir konu. İnsanların hafızasını harekete geçiren ve onlarda en unutulmaz anıları yaratan duyumuzun koku olduğu biliniyor. Bu nedenle koku duyusuna yönelen pek çok ürün ve hizmet başarı sağlıyor. Biyo-duyarlı koku kapsüllerini giysilere yerleştiren bir girişim var: eScent. Moda tasarımında oldukça yenilikçi olan bu girişim, giysilerin yakalarına, düğmelerine yerleştirilen küçük koku baloncukları ile insanlara mutluluk, üretkenlik gibi alanlarda çoklu deneyim vaadediyor. Kendine gittikçe iyi bir pazar yeri edinen bu firma gözünü sağlık ve iyi yaşam sektörlerine dikmiş durumda.

    Örnekler pek çok. Son olarak kendi çoklu duyusal deneyimimden söz etmek isterim.

    Geçtiğimiz hafta, uzun bir aradan sonra yeniden bir Tasty Cinema etkinliğine katıldım; bir süredir düzenlenmeyen bu film gösterimleri yeniden geri döndü. Beş yıl önce Salt Galata tarafından düzenlenen Gastronomika etkinliğinde bir araya gelen Hakan Patır ve Serdar Paktin tarafından kurulmuş olan Tasty Cinema, film izleme deneyimini, gastronomi ile buluşturuyor. 5 yıl önce gerçekleştirdikleri ilk etkinliklerinde “in Brugges” filmini izlediğim etkinliğin, 5 yıl sonra düzenledikleri ilk etkinliği de kaçırmak istememiş, yeniden düzenleneceğini duyduğum anda biletini almıştım, iyi ki de planlamışım!

    Bu kez 1968 yapımı The Party filminde muhteşem Peter Sellers ile kahkahalara boğulurken, bir yandan da Misafirliq ‘in şefi Mehmet Meşe tarafından hazırlanmış küçük lezzetleri tatma deneyimini üst üste yaşadım. New Malt Order’dan Tolga Subaşı tarafından hazırlanmış viski kokteylleri de tüm bu deneyime eşlik etti.

    deneyim - Tasty Cinema kurucular   Hakan Pat  r ve Serdar Paktin ile birlikte 768x1024 - Deneyimin Felsefesi

    Tasty Cinema kurucuları Hakan Patır ve Serdar Paktin ile birlikte

    Deneyim ise şöyle: İzleyeceğiniz filme girerken hazırlanmış tepsileri alıp öyle oturuyorsunuz yerinize. Bu tepsilerdeki içecekler ve yiyecekler numaralanmış durumda. Film perdesinin hemen yanında duran ekranda belirli sahnelerde bir numara çıkıyor ve siz de o numaralı yiyeceği veya içeceği içiyorsunuz.

    İlk deneyimimde bir patlama sahnesinde patlayan şekerler ve bar sahnesinde nefis Belçika biraları eşliğinde izlediğim in Brugges bende oldukça keyifli bir anı yaratmıştı. Kuşkusuz The Party filmi böylesi bir tat ve koku deneyimi için harika bir zemin hazırlıyor. Patır ve Paktin belirli sahneleri tat ve koku deneyimi ile buluşturmak için bu filmleri özenle seçiyor, defalarca izliyorlar. Birlikte karar verdikleri sahnelerde o sahnenin vurgusunu veya hissini yaratmak için nasıl bir tat kullanılması gerektiği üzerine kafa yoruyorlar ve bunu bir bütüncül deneyim olarak tasarlayıp bizlere sunuyorlar.

    Filmin başlarında yer alan bir patlama sahnesinde bu kez acı baharatları tatmamız, veya Sellers bahçede fıskiyeler altında ıslanırken ısırgan otu, roka ve balsamik sirke ile bahçedeki ıslaklığın kokusunu neredeyse burnumuzun dibinde duymamız bu yüzden. Bu yaratıcı ekip hazırladıkları bu tat kutucuklarına film sahnelerinden yola çıkan eğlenceli isimler ve açıklamalar da iliştirince gerçekten de sadece bir film izlemenin ötesine geçiyorsunuz. Sellers’ın havyara bulanan ve sonra da bu balık kokan elleri ile tokalaştığı ve bu kokuyu her yere dağıttığı sahnelere eşlik eden “elden ele” isimli lezzet kutusundan labne ve dereotlu somon ile hazırlanmış gravlax blini çıkınca, deneyiminiz katlanmış oluyor.

    deneyim - The Party g  sterimini haz  rlayan Tasty Cinema ekibi 1024x768 - Deneyimin Felsefesi

    The Party gösterimini hazırlayan Tasty Cinema ekibi

    Patır ve Paktin ile film sonrası sohbette, bu deneyimin eğlenceyi hedeflemesinin yanında bir keşif yolculuğu olduğunu konuşuyoruz. Sahnelerle eşleştirilen tatlar ve kokular düz bir mantıkla hazırlanmıyor; bu deneyimi özel ve güzel kılan da bu. Bazen beklenenin tam tersi bir tat veya koku duygularınızı, algılarınızı ters köşeye yatırabilir ve sizde beklemediğiniz hisler yaratabilir. Böylesi bir deneyim izlediğiniz sahne ile ilgili olarak düşünme kapasitesini kesinlikle arttırıyor. Bir tür arttırılmış gerçeklik hissi yaratılan ama teknoloji ile değil düpedüz diğer duyularımızın devreye girmesi ile ortaya çıkan bir farkındalık bu.

    Yine bu sohbetimizde bu ortamın aslında bir öğrenme ortamı olduğunu konuşuyoruz. Hazırlayanlar için de biz deneyimleyenler için de bir öğrenme alanı. Lezzete, kokuya, görüntüye, sese ve dokunmaya odaklanabileceğimiz, bir film süresi kadar bir sürede duyularımızla baş başa kalabileceğimiz ve salt film izlemekten daha öğretici bir deneyim laboratuvarı.

    Bu son deneyimim, sizlerle ilerde etkileşim tasarımı, deneyim tasarımı ve çok daha önemli gördüğüm beş duyuya birden yönelen yeni tasarım anlayışı hakkında daha çok paylaşımda bulunmamı hatırlattı. Zira UX kavramını kendisine bunca mal eden teknoloji firmalarının neden hala başarılı bir biçimde duyularımıza hitap edemediği ve iyi bir kullanıcı deneyimi yaratamadığı konusunu biraz daha irdelemek gerekiyor.

    Duygusal Zeka ve Empati

    0

    Bir köylü eşeğiyle katırını iyice yükleyerek şehre doğru yola çıkmış. Yol uzun, hayvanların yükü ise oldukça ağırmış. Katıra göre biraz daha yaşlıca olan eşek düz yolda, zorlanarak da olsa, vaziyeti idare edebilmiş. Ancak, dağa tırmanırken, bakmış ki dayanamayacak, katıra yükünün ağır geldiğini ve birazını alıp ona yardımcı olmasını rica etmiş. Katır bu ricayı duymazlıktan gelmiş ve bir süre daha yola böylece devam etmişler. Sonra birden, zavallı eşek, o ağır yükün altında düşmüş ve ölmüş.
    Yola devam etmek zorunda olan köylü, bunun üzerine; önce, ölen eşeğin üzerindeki yükü almış ve katırın yükünün üstüne eklemiş. Daha sonra, ölen eşeğin derisini yüzmüş ve onu da katırın sırtına atmış.
    Katır yaptığından pişman, yükü eskisinin iki katından fazla, “Ettiğimi buldum. Eğer eşeğe ihtiyacı olduğunda biraz yardım etseydim, şimdi bu halde olmazdım” diyerek, iç çekmiş. (Anonim, Çev. Seden Tuyan)

    İletişimin olmazsa olmazı…

    Hayatımıza şöyle bir baktığımızda bizim duygularımızı duyarlı bir şekilde dikkate alan ve bizim olumlu davranabilmemizi sağlayan insanların varlığı bizi mutlu eder, yokluğu ise üzer. Çünkü, başkalarının duygularını ve bakış açılarını kavrayabilen kişiler, etrafındaki insanların gereksinimlerini çok iyi anlar ve karşılarlar. Bu bakımdan, başarılı ve verimli ilişkiler kurabilen bir öğretmen, bir yönetici, eş ve ebeveyn kısacası insan olarak hayatın her kademesinde kurduğumuz diyalogların verimli birer alış verişe dönüşmesini sağlayan, problemlerimizi çözülür kılan ve sihirli bir fark yaratan sır, hep bu anlayış dolu yaklaşım tarzı olmuştur. İşte, bu yaklaşım tarzı “empati” nin özünü oluşturur. Bu tarzdan uzaklaşan ilişkilerde korku, öfke, uyumsuzluk, tutku eksikliği, neşesizlik ve en önemlisi verimsizlik hakim olmaya başlar.

    Empati nedir?

    Empati kişinin bir diyalog sırasında karşısındakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmesini ve böylece duyarlı bir yaklaşım içinde olmasını sağlayan bir Duygusal Zeka becerisidir. Empati becerisini iyi kullanabilen kişiler bu anlamda, iyi bir dinleyici olmalarının yanı sıra, karşıdaki kişinin dile getirmediği duygularını da sezebilir, bakış açılarını kavrayabilirler. Bu bakımdan, empati kişinin farklı olan ya da başka kültürden gelen insanlarla iyi geçinebilmesini sağlar (Goleman, 2003; Stein & Book, 2003). Empati kurabilmemiz için gerekli olan üç öğe vardır (Rogers, 1970, Kasatura, 2003):

    • Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.
    • Empati kurmuş sayılmamız için karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir.
    • Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye doğru olarak iletilmemesi durumunda empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.

    Örneğin, bir arkadaşınızın patronuyla arası bozuk ve canı çok sıkkın, haksızlığa uğradığını düşünüyor ve hararetli bir şekilde derdini sizinle paylaşıyor. Siz, kendinizi onun yerine koyup neler hissettiğini anlayabilirsiniz. Onun duygularını içinizde hissedebilirsiniz. Ama, sıra bu durumu ona ifade etmeye geldiğinde, her şey yolundaymış gibi gülerek “halledersin, boş ver” diyebilirsiniz. İşte böyle davrandığınızda, yüzünüzdeki ifade, söylediğiniz söz ve içinizdeki duygular arasında bir çelişki ortaya çıkar. Dolayısıyla da doğru empati kurmuş, fakat bunu karşıdakine yeterince iletememiş olursunuz. İletme gerçekleşmediği takdirde empati tamamlanmış sayılmaz.

    Duyguların dili

    Duygularımızı hem sözlü olarak hem de sözlü olmayan yollarla dile getiririz. Ancak, çok nadir duygularımızı kelimelere döker, daha çok başka yollarla ipuçları veririz. Başkasının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı ses tonu, jest ve mimikler, yüz ifadesi, değişik duruşları ve beden hareketleri gibi sözsüz ifadeleri okuyabilmektir (Goleman, 1995). Bebekler ve küçük çocuklar konuşabilene kadar kendilerini bu yolla ifade ederler. Anne, ya da bebeğin bakımını üstlenen kişiler onun ihtiyaçlarını vücut dilini okuyarak anlar ve karşılarlar.
    Duygusal Zeka araştırmacısı, psikolog Dr. Goleman’a göre akılcı zihin sözcüklerle ifade bulur, duyguların tarzı ise sözsüzdür. Kişinin sözleri; ses tonu, el-kol hareketleri veya diğer sözsüz yollardan ifade edilenlerle çelişiyorsa, duygusal gerçek, aslen ne söylediğinde değil, nasıl söylediğinde saklıdır. Yapılan araştırmalar, duygusal mesajların yüzde doksanının hatta daha fazlasının sözsüz olduğunu göstermektedir. Bu durumda, insanların bize ilettikleri en önemli mesajları anlayabilmenin ve dünyayı başka bir kişinin bakış açısından görebilmenin yolunun, sözlü mesajların yanı sıra –hatta daha çok- sözsüz mesajları tanımak, anlamak ve yorumlamaktan geçtiğini söyleyebiliriz.
    Diğer taraftan kişiye empatik tepki vermenin de başlıca iki yolu vardır. Yüz ifadesini, bedeni kullanarak onun anlaşıldığını göstermek ve sözlü olarak onu anladığınızı ifade etmek… Ancak en etkili yol bu ikisini birlikte kullanmaktır (Kasatura, 2003).

    “Empati” tanımını iyi anlamak gerekir…

    Başarılı iletişimin güçlü aracı “empati” yanlış anlamalara da açık bir kavramdır. Bu konuda üç genel yanlış anlama bulunmaktadır (Stein & Book, 2003):
    * Empati “iyi bir insan olmak” anlamına gelmez. Sadece iyi insan olmak adına düşünce ve duygularımızı karşımızdakine doğru ve açık bir şekilde anlatamıyorsak, bu durum başka insanların duygularını kendi duygularımız gibi benimseyip herkesi hoşnut etmeye çalışmak anlamına gelir – ki bu durum bir kabusu andırır ve hareket özgürlüğümüzü kısıtlar.
    * Empati çoğu kez “sempati” ile karıştırılmaktadır. Aslında bu iki kavram birbirinden çok farklıdır. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onun hissettiği duyguların aynılarını hissederiz ve karşımızdaki kişinin ne düşündüğü ve hissettiğiyle ilgili örneğin, “ sınavı kazanmana sevindim”, “kitabını kaybetmene üzüldüm” gibi “ben” ve “benim” vurgusunu hissettiren kendi yorumumuzu ortaya koyarız. Yani sempati duyduğumuz kişiyi anlamamız ve kendimizi onun yerine koymamız şart değildir. Bunlar iyi niyetli yaklaşımlar olmasına rağmen karşı tarafı etkilemekte yetersiz kalır. Oysa ki empati kurduğumuzda karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez, sadece onun duygularını anlamaya çalışırız. Diğer bir deyişle empatik cümleler “sen” vurgusunu taşır. Bu durumda sözlü ifadelerimiz “sınavı kazandığına seviniyor olmalısın”, “kitabı kaybettiğine üzülmüşsündür” gibi karşımızdaki kişiyi anladığımızı hissettirecektir.
    * Empatik yaklaşım, karşıdaki kişinin duygu ve düşüncelerini koşulsuz olarak kabul etmek anlamına gelmez. Bu anlamda “empati kurmak” karşındakini anlamak ve anladığın şeye saygı duymak sürecidir.
    “Anlayış sahibine yaşam kaynağıdır.” Hz. Süleyman

    Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik olmanın kişiye kazandırdıkları bazı avantajları şöyle sıralayabiliriz:

    * Diğer insanlarla daha çok yardımlaşır ve bu yüzden de çevreleri tarafından daha çok özlenir ve sevilirler.
    * Ne zaman ve ne kadar konuşmaları gerektiğini, ne zaman geri çekilip, ne zaman hamle yapabileceklerini iyi bilirler ve sonuç her iki tarafında yararına olur.
    * Olayları ve insanları okur, sağlam veriler toplar, önemli detayları fark ederek hareketlerini uyarlar ve böylece maksimum etki yaratabilirler.
    * Farklı insanlar karşısında ne tür strateji ve taktikler kullanabileceklerini bilirler ve bu yüzden özellikle iş ilişkilerinde başarılı olurlar.

    Empati geliştirilebilir…

    Empati ölçülebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. İşte size empati becerinizi geliştirebilmeniz için birkaç öneri…
    * İyi bir dinleyici olun ve sadece cevap vermek için değil, anlamak için dinleyin. Anladığınıza emin olmak için sorular sorun.
    * Sadece kulaklarınızla değil bütün duyularınızla dinleyin. Beden dili ve ses tonlarından iletişim halinde olduğunuz insanların duygularını okumayı deneyin. Farkettiğiniz duyguya neyin sebep olabileceğini anlamaya çalışın.
    * Karşınızdaki kişinin derisinin altına girmeyi ve dünyayı onun gözleriyle görmeyi deneyin. Başkalarının duygu ve düşüncelerine saygı duyun.
    * İnsanların sözlü olarak ifade ettikleriyle, beden diliyle ortaya koydukları duygular arasındaki uyuşmazlıkları fark etmeye çalışın.
    * İletişim konusunda yaşadığınız olumsuz deneyimleri tekrar gözden geçirerek benzer durumlarla karşılaşmamak için bu deneyimlerden nasıl faydalanabileceğinizi düşünün.
    * Kitap okurken veya film seyrederken karakterlerin neler hissettiklerini ve neden böyle hissedebileceklerini düşünün. Siz olsaydınız ne yapardınız?
    Kolay gelsin…

    Kaynaklar
    Goleman, D.,Boyatzis, R., Mc Kee A. Yeni Liderler, Çev. Filiz Nayır, Osman Deniztekin, Varlık Yayınları, 2003.
    Goleman, D. Duygusal Zeka Neden IQ dan daha Önemlidir?, Çev. Banu Seçkin Yüksel, Varlık Yayınları, 1995.
    Kasatura, İ. Heyecansal Kontrol, Altın Kitaplar, 2003
    Stein, J. S., Book, H. E. EQ- Duygusal Zeka ve Başarının Sırrı, Çev. Müjde Işık, Özgür Yayınları, 2003.
    Freedman et al. Handle with Care (Emotioal Intelligence Activity Book), Six Seconds, 1997/1998.

    Akademinin Dayanılmaz Ağırlığı

    0

    Akademinin dayanılmaz ağırlığı ve yüksek öğretimde senaryolar

    Eğitim sorunumuzu çözmeden, toplumsal sorunlarımızı çözemeyeceğimiz net olarak görünüyor

    PISA sonuçlarının şokunu henüz üzerimizden atamadan, eğitim depreminin artçı sarsıntıları yüksek öğretimden gelen tanıdık bilgilerle devam ediyor.

    Bu kez, bilim üretme görevi üstlenmiş üniversitelerimizin tepe yöneticileri olan rektörlerin bilimsel yetkinlerinin yok düzeyinde olduğu iddiası gündeme düştü. “Scopus” ve “Web of Science” veri tabanı kaynaklı bilgilere göre iddialar doğru gibi görünüyor.

    Bunun üzerine; “Bilimsel bir vizyona sahip olmayan bu kadrolar, bilim alanında nasıl strateji üretir, nasıl karar verirler” sorgulaması yapılıyor.

    Oysa çok değil, iki hafta önce akademik tezler gündeme düşmüştü, yazıldı-çizildi, ne oldu?

    Üniversitelerde lisansüstü öğretimin gereği olan tezler, tez büroları adı altında örgütlenen gruplar tarafından garantili olarak öğrencilere hizmet veriyor, hem de geçme garantisi ile.

    Şaka gibi!

    Yani bilim üretiminin önemli basamakları olan yüksek lisans ve doktora tezleri bu şekilde hazırlanıyor ve kimse “ne oluyoruz” demiyorsa, niye şaşırıyoruz ki?

    Olayın bir diğer boyutu ise, rektörler için profesör olma zorunluluğunun olması ve profesör olmak için geçilmesi zorunlu çeşitli aşamalar bulunuyor.

    Profesörlüğe giden yolda her adım (yüksek lisans, doktora, doçentlik) zorlayıcı bir bilgi birikimi ve sınavlarla dolu bir süreç. Her aşama, yabancı dil yeterliliği, yayın, atıf gibi bilimsel çıktıları zorunlu kılmakta.

    Söz konusu rektörler, nasıl bir doktora tezi hazırlamışlar ki hiç biri yayına dönüşmemiş; YÖK kriterlerine rağmen nasıl doçent olmuşlar? Sıfır yayın ve sıfır atıfla bu aşamaları nasıl geçmişler; bu yetkinliğe nasıl ulaşmışlar?

    Nasıl profesör olmuşlar diye artık sormuyoruz; o ünvanı üniversitelerin kendisi veriyor. Şüphesiz bunun için de kriterler var, ama anlaşılıyor ki o aşamada kriter kalmamış.

    İddia o ki rektörlerin neredeyse yüzde 35’i sıfır yayın ve sıfır atıf sahibi; bilim üretimi olarak baktığımızda 500 ve üzeri atıf alabilen rektör oranı ise yalnızca yüzde 2.

    Söz konusu rektörler grubu, sonuçta 20,000 dolayında profesör arasından geldiğine göre acaba tüm dekanlar,  müdürler hatta profesörler araştırılsa aynı yüzdelik orana mı ulaşılır?

    Ya doçentler, onlar ne durumda veya diğerleri?

    Hatta, son 10 yılın veya 20 yılın rektörlerinin durumu neydi, acaba onların bilimsel yetkinliği de yüzde 2 ile sınırlı mıydı?

    Aslında bu verilere ulaşmak çok da zor değil, ama bilim adına bizlere bir ayna tutacağından emin olabilirsiniz.

    Ancak en önemli soruyu sormadık: Eğitim ve araştırmanın adresi olan ve bu iki alanın birlikte ve paralel yürütülmesi gereken üniversitelerde, günümüzün koşullarında bilim iklimi var mı? Araştırma laboratuvarları var mı? Araştırmaya bütçeden ne kadar pay ayrılıyor?

    Yanıtlara bakarsanız eğitim ciddi anlamda sorunlu, araştırma ise yok gibi!

    Öte yandan küreselleşme, her alanda olduğu gibi eğitimde de büyük değişim ve yeniliklere yol açtı.

    Öncelikle eğitim ticarileştirildi.

    Ve beraberinde uluslararası ciddi bir “eğitim sektörü” oluştu. Bu sektörün boyutları finansal anlamda gerçekten çok büyük. Hemen aracı kurumlar otaya çıktı. Şimdi ortalıkta birtakım simsarlar dolaşıyor, üniversitelere öğrenci bulmak için yarışıyorlar. Üniversitelerin kapasitesi ve öğretim üyesi-öğrenci yeterliliği ise en son konuşulacak konu; önce para.

    Öte yandan OECD, geleceğe dönük dört yüksek öğrenim senaryosu öngörüyor.

    Bu dört senaryodan ikisi küresel, diğer ikisi yerel özelliklere sahip. Yerel yapıda olanlar kamu tarafından yönlendirilirken diğer ikisi pazar odaklı bir vizyona sahip.

    Birinci senaryo, “Open Network” olarak adlandırılan, bizim Bolonya süreci olarak bildiğimiz yapı. Bunun temel özellikleri; ortak dilin İngilizce olması, sınır ötesi hareketlilik, uluslararası işbirliği içinde açık network, açık ve paylaşılan bilgi, entellektüel sermaye kazanımı.

    “Serving Local Communities” olarak adlandırılan ikinci senaryo tamamıyla yerel. Kullanılan dil yerel ve işgücü de yerel talepler doğrultusunda yetiştiriliyor. Anti-küresel bir bakış açısına sahip. Daha çok eğitim odaklı, araştırma yok gibi.

    “New Public Responsibility” adlı üçüncüsü de yerel nitelikli ama pazara göre yönlenen bir senaryo. Yerel dil ağırlıklı ve finans kaynakları çeşitli. Daha çok mesleğe yönelik eğitim amaçlanıyor. Yeni bir kamu anlayışı hakim kılınmaya çalışılıyor; açıklık, hesap verilebilirlik gibi.

    Son senaryo “Higher Education Inc.”, yani şirket üniversiteler: Uluslararası nitelikte, yabancı dil İngilizce. Çok rekabetçi.  Bilim üretimi, bu şirket üniversitelerin önceliği; elbette asıl hedef yüksek teknolojiye hâkimiyet. Yaratıcı ve inovatif beyinlerin toplandığı bir yer olarak tasarımlanıyor.

    Özetleyelim: Eğitim bir toplumun en öncelikli projesi, dahası en büyük projesidir.

    Çünkü eğitim, geleceğin toplumunu oluşturan birey profilini belirler. Toplumun en büyük sermayesini yaratır; “entelektüel sermaye”yi.

    Toplumun tüm sorunları, başta ekonomi olmak üzere eşitsizlik, istihdam, nitelikli işgücü, teknolojik ilerleme, bilim, toplumsal uzlaşı gibi sorunların tek çözüm adresidir.

    Ve eğitim sorunumuzu çözmeden, toplumsal sorunlarımızı çözemeyeceğimiz net olarak görünüyor.

    Rektörlerin durumuna gelince; bir geçmiş dönem rektörü olarak, akademinin içinde boğulduğu ağır sorunlar içinde, söz konusu durumun fazlasıyla can acıtıcı olduğunu da hissetmemek mümkün değil!

    Küçük Şeyler Deyip Geçmeyin

    0

    En iyi şeyler küçük çıkınlarda taşınırmış.

    • Küçük bir beden çoğu kez büyük bir ruha yataklık edermiş.
    • Ufak balıklar lezzetli olurmuş.
    • Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, büyük odunlar ateşi söndürebilirmiş.
    • Her küçük şey mutlaka işe yararmış, bir çok küçük bir büyük edermiş.
    • Sağanak dediğimiz küçük damlacıklardan ibaretmiş.
    • Ufacık bir yağmur kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş.
    • Muazzam bir aydınlık küçük bir delikten görülebilirmiş.
    • Saman çöpü rüzgarın yönünü gösterirmiş.
    • Bütün hasat bir kıvılcım yüzünden elden gidebilirmiş.
    • Büyük bir geminin batması için küçük bir delik yeterli imiş.
    • Çok veren malından, az veren canından verirmiş.
    • Yükte hafif olmak pahada ağır olmaya engel değilmiş.
    • Deve büyükmüş ama ot yermiş, şahin küçükmüş ama et yermiş.
    • İnsan küçük bir adama iyiliği dokunduğu zaman cömertliği öğrenebilirmiş,
      büyük adama iyilik ederse öğreneceği şey ızdırap olurmuş.
    • Büyük adamın büyüklüğü devam ediyorsa bunun sebebi onun küçük adamlara gösterdiği ihtimam imiş.
    • Büyük makineleri küçük çarklar çalıştırırmış.
    • Küçük başlangıçlar olmadan büyük sonuçların sağlandığı vaki değilmiş………

    İyi ve Mutlu Bir Yaşamı Ne Sağlar?

    0

    Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız? Yakın zamanda, Y nesline (1980-1999 arası doğanlara) hayattaki en önemli hedeflerini soran bir araştırma vardı. %80’den fazlası, hayattaki en önemli hedeflerinin zengin olmak olduğunu söyledi. Aynı genç yetişkinlerin %50’si, hayattaki diğer bir önemli hedefin meşhur olmak olduğunu söyledi.

    Daima, çalışmamız, çabalamamız ve daha çok başarı elde etmemiz söylenir. İyi bir yaşam sürmemiz için, böyle şeyleri kovalamamız gerektiği izlenimine kapılırız. İnsanların tüm hayatlarını, yaptığı seçimlerini ve bu seçimlerinin onlara neler getireceğini anlamak neredeyse imkansızdır. İnsan yaşamına dair bilgimizin çoğunu onlardan geçmişi hatırlamalarını isteyerek öğreniriz ve bildiğimiz gibi, tecrübeler ancak yaşayarak edinilir. Hayatta başımıza gelen şeylerin büyük çoğunluğunu unuturuz ve bazen de hafıza tamamıyla yaratıcıdır.

    Peki bütün hayatımızı zaman içerisinde geliştiği gibi izleyebilsek nasıl olurdu? Ergenlik dönemlerinden yaşlılık dönemlerinin sonuna kadar, insanları gerçekten mutlu ve sağlıklı tutan şeyleri görmek için incelesek nasıl olurdu?

    Biz bunu yaptık. “Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması” belki de yetişkin hayatı üzerine yapılmış en uzun süreli araştırmadır. 75 yıl boyunca, 724 erkeğin hayatını yıldan yıla, işlerini, ev yaşamlarını, sağlıklarını ve tabii ki bütün bu süreç boyunca hayat hikayelerinin ne hale geleceğini bilmeden sorarak izledik.

    Bunun gibi araştırmalar son derece nadirdir. Bu tür projelerin neredeyse hepsi on yıl içerisinde dağılır, çünkü bir sürü insan araştırmadan çekilir ya da araştırma fonu kesilir veyahut araştırmacıların dikkati dağılır veya ölürler ve kimse de topu hedefe koşturayım demez. Fakat, şansın ve birkaç araştırmacı neslin kararlılığının birleşimi sayesinde bu araştırma devam etti. Başlangıçtaki 724 adamımızın 60’ı hâlâ yaşıyor, hâlâ araştırmaya katılıyor, çoğu 90’lı yaşlarındalar. Şimdi de bu adamların 2000’den fazla çocuğunu incelemeye başlıyoruz. Ben de, araştırmanın dördüncü yöneticisiyim.

    1938’den beri, iki grup adamın yaşamlarını izledik. İlk grup, araştırmaya başladığında Harvard College’da ikinci sınıf öğrencisiydi. Hepsi, üniversiteyi II. Dünya Savaşı sırasında bitirdi ve sonrasında çoğu görev almak üzere savaşa katıldı. İzlediğimiz ikinci grup ise, Boston’ın en yoksul muhitlerinden, araştırmaya 1930’ların Boston’ındaki en sorunlu ve yoksul bazı ailelerinden oldukları için özellikle seçilen bir grup erkekti. Ekseri gecekondularda, birçoğu sıcak ve soğuk musluk suyundan yoksun yaşıyordu.

    Araştırmaya katıldıklarında, bu gençlerin hepsiyle görüşme yapıldı. Muayeneden geçirildiler. Evlerine gidip anne-babalarıyla görüştük. Sonra bu gençler, her kesimden yetişkinler oldular. Fabrika sahibi, avukat, duvarcı ve doktor oldular, biri de Birleşik Devletler Başkanı. Bazıları alkol bağımlısı oldu. Birkaçında şizofreni ortaya çıktı. Kimi sınıf atladı; en alttan mümkün olduğu kadar en üste ve kimisi bu yolculuğu aksi yönde yaptı.

    Bu araştırmanın kurucuları hiçbir suretle benim bugün burada durup 75 yıl sonra, size bu araştırmanın hâlâ sürdüğünü söyleyeceğimin hayalini bile kurmamışlardır. Her iki yılda bir, sabırlı ve kendilerini bu işe adamış araştırma grubumuz deneklerimizi arar ve onlara tekrar yaşamlarına dair bir takım sorular yöneltebilir miyiz diye sorar.

    Boston’ın yoksul kesiminden birçok erkek “Neden hala beni incelemek istiyorsunuz? Hayatım hiç de ilginç değil.” diye sorar. Harvard erkekleri bu soruyu asla sormaz.

    Bu hayatları iyice anlayabilmek için, onlara sadece anketler yapmıyoruz. Onlarla yaşadıkları yerde görüşürüz. Doktorlarından hastalık geçmişlerini alırız. Kan testi, beyin taraması yaparız, çocuklarıyla konuşuruz. Eşleriyle en derin meselelerini konuşurken videolarını çekeriz. Yaklaşık on yıl önce, en sonunda eşlere, araştırmanın üyeleri olarak bize katılırlar mı diye sorduğumuzda, kadınların çoğu “Anlaşılan zamanı geldi.” dedi.

    Peki neler öğrendik? Bu hayatlardan ortaya çıkardığımız on binlerce sayfalık bilgiden alınan dersler neler? Zenginlik, şöhret ya da çok çalışmakla ilgili değiller. Bu 75 yıllık araştırmadan aldığımız en net mesaj şudur: İyi ilişkiler bizi daha mutlu ve daha sağlıklı tutar. Bu kadar.

    İlişkilerle ilgili üç büyük ders aldık. Birincisi, sosyal ilişkilerin gerçekten yararlı olduğudur ve yalnızlıksa öldürür. Sonunda, aileye, arkadaşlara, topluma daha sosyal bir şekilde bağlı olan insanların, daha mutlu, bedensel olarak daha sağlıklı olduğu ve çevresi daha sınırlı kişilerden daha uzun yaşadığı anlaşıldı. Ayrıca yalnız yaşamanın zararlı olduğu ortaya çıktı. Diğerlerinden daha yalnız olan insanlar, daha mutsuz olduklarını, sağlıklarının orta yaşların başlarında bozulduğunu, beyin fonksiyonlarının daha erken gerilediğini ve yalnız olmayanlardan daha kısa yaşadıklarını anlar. Üzücü gerçek şudur ki; ileride her beş Amerikalıdan en az biri yalnız olduğundan şikayet edecek.

    Kalabalıkta da yalnız olabildiğinizi ve evliyken yalnız olabileceğinizi biliyoruz, dolayısıyla aldığımız ikinci büyük ders; sadece sahip olduğunuz arkadaşlarınızın sayısı ve karşılıklı saygıya dayalı ilişki içinde olup olmadığınız değil, önemli olan, yakın ilişkilerinizin mahiyetidir. Anlaşmazlıkların ortasında yaşamanın sağlığımıza zararlı olduğu ortaya çıktı. Örneğin, şiddetli geçimsizliğin olduğu, muhabbetin olmadığı evliliklerin sağlığımıza zararlı olduğu, belki de boşanmaktan daha kötü olduğu anlaşıldı. Ayrıca güzel, sıcak ilişkiler yaşamak koruyucudur.

    Deneklerimizi 80’li yaşları boyunca izlediğimizden, geçmişe dönüp onların orta yaşlı hallerine bakmak, ve kimlerin mutlu, sağlıklı seksenlikler olup kimlerin olmayacağını tahmin edebileceğimizi görmek istedik. 50 yaşlarında olduğu zamanlar hakkında bildiğimiz her şeyi bir araya getirdiğimizde, nasıl yaşlanacaklarını gösteren orta yaş kolesterol düzeyleri değildi. İlişkilerinden ne kadar memnuniyet duyduklarıydı. 50 yaşında, en tatminkar ilişkileri olan insanlar, 80 yaşında en sağlıklı olanlardı. İyi, samimi ilişkilerin bizi yaşlılığın bazı sonuçlarından koruduğu görünüyor. Eşlik ettiğimiz en mutlu erkekler ve kadınlar 80’li yaşlarında, bedenen daha çok acıları olduğu günler ruhen mutlu olduklarını belirtti. Fakat, mutsuz ilişkileri olan insanlar bedenen daha çok acıları olduğunu söyledikleri günler bunun daha fazla duygusal acıyla arttığını bildirdi.

    İlişkiler ve sağlığa dair çıkardığımız üçüncü büyük ders, iyi ilişkilerin sadece vücudumuzu değil beynimizi de koruduğudur. 80’li yaşlarınızda, diğer kişiye güvenle bağlanmış ilişki içinde olmanın koruyucu olduğu anlaşıldı, öyle ki, ihtiyaç duyduklarında diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri ilişkileri olan insanlar, hafızaları daha uzun süre kuvvetli kalan insanlardır. Partnerine tam olarak güvenebileceğini hissedemediği ilişkileri olanlar, erken hafıza zayıflığı çeken insanlardır. İyi ilişkiler de her zaman sorunsuz olacak değil. Seksenlerindeki çiftlerimizden bazıları birbirleriyle münakaşa ediyor, her gün, fakat diğerine gerçekten güvenebileceklerini hissettikleri sürece zor zamanlarında, bu kavgalar hafızalarını olumsuz etkilemiyor.

    Demem o ki, iyi, samimi ilişkiler sağlığımıza ve mutluluğumuza yararlıdır mesajı, çok eski bir bilgeliktir. Neden bunu anlaması bu kadar zor ve kulak ardı etmesi bu kadar kolay? İnsan olduğumuz için. İstediğimiz şey anlık bir çözüm, hayatlarımızı güzelleştirecek ve bu şekilde tutacak elde edebileceğimiz bir şey. İlişkiler, darmadağın ve karmaşıklar ve aileye ve arkadaşlara yönelmenin zorluğu çekici ve büyüleyici olmamasıdır. Ayrıca ömür boyu olmasıdır. Asla bitmez. 75 yıllık araştırmamızda, emekliliğinde en mutlu olan insanlar, iş arkadaşları yerine bilfiil yeni oyun arkadaşları koymaya çalışanlardı. Tıpkı bu yeni araştırmadaki Y nesli gibi, deneklerimizin birçoğu genç yetişkinler olarak yola çıktıklarında şöhret ve zenginliğin ve yüksek başarının, iyi bir hayata sahip olmak için kovalamaları gereken şeyler olduğuna gerçekten inanıyordu. Fakat tekraren, bu 75 yılın üzerine, araştırmamız en başarılı olan insanların aile, arkadaşlar ve toplumla ilişkilere eğilenler olduğunu gösterdi.

    Peki ya siz? 25 yaşındasınız diyelim, ya da 40 veya 60 yaşında. İlişkilere önem vermek acaba nasıl görünüyor?

    Neredeyse sonsuz ihtimal var. Filmin süresini insanlara zaman ayırmakla değiştirmek kadar basit bir şey olabilir ya da bitkin bir ilişkiyi, birlikte yeni bir şeyler yaparak canlandırmak, uzun yürüyüşler veya gece buluşmaları… ya da senelerdir konuşmadığınız aile ferdine ulaşmak olabilir, çünkü şu pek bilindik aile kavgaları kin tutan insanları olumsuz anlamda etkiler.

    Konuşmamı Mark Twain’in bir sözüyle kapatmak istiyorum. Yüzyıldan fazla bir süre önce, geri dönüp hayatına bakmış ve şunu yazmıştı: “Hayat öyle kısa ki; tartışmalara, özür dilemelere kıskançlıklara, hesap sormalara zaman yok. Sadece sevmek için zaman var ve bunun için, tabiri caizse sadece ‘bir an’ var.”

    Sağlıklı bir hayat, iyi ilişkilerle inşa edilir.

    Teşekkür ederim.

    Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

    0

    Çocuklarımızı başarılı insanlar olarak yetiştirmeyi hayal ediyoruz. Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz: onlara en iyi oyuncakları alıyoruz, farklı gelişim etkinlikleri için çok fazla zaman harcıyoruz, okulda çok fazla bilgi öğreniyorlar. Sanki büyük bir bilgi yükü olan bir “bilgisayar” yetiştiriyoruz. Ona sürekli okulda iyi olmalısın, böylece prestijli bir üniversiteye gidebilirsin, yoksa hayatta nasıl başarılı olabilirsin? mesajı veriyoruz.

    Sizin için birçok bilim insanından ve psikologdan gelen önerileri gözden geçirdik ve çocuğunuzu yaşamda başarılı kılacak 3 temel becerinin ne olduğunu belirledik.

    Muhtemelen dünyada, çocuklarının başarılı, zengin ve mutlu bir insan olmasını istemeyen ebeveynler yoktur. Peki, çocuğu kendine güvenen, zeki ve özgür ruhlu biri yapmak için ne gerekiyor?

    Başarı ile ilgili doğuştan gelen yeteneklerin, zekanın ve genlerin başarının belirlenmesinde ana rolü olmadığını kanıtlayan birçok bilimsel çalışma vardır. Ekonomist James Heckman  IQ düzeyi ile ekonomik düzeyin üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadığını gösteriyor . Bununla birlikte, kararlılık, sabır ve başkalarıyla işbirliği yapma yeteneği başarının belirleyici faktörlerdir. Ancak bu beceriler yeterince ilgi görmüyor. Ve bu tutumu değiştirmek bize kalmış. 

    İşte çocuklarımızı gelecekteki yaşamlarında daha başarılı hale getirmek için üzerinde çalışmamız gereken 3 temel beceri.

    1. Diğer insanlarla iletişim kurabilme

    mutlu çocuk -   ocuk becerileri - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

    Penn Eyaleti ve Duke Üniversitesi’nden bilim adamları ilginç bir çalışma yürüttüler  . Çocukluk çağındaki sosyal becerileri ile yetişkin yaşamındaki başarıları arasındaki bağlantıyı görmek için çok erken çocukluklarından başlayarak 25 yaşına kadar 700 Amerikalı çocuğun hayatını izlediler.

    İletişimsel çocukların akranlarına göre daha başarılı oldukları ortaya çıktı: Bu çocukların çoğu okullarını bitirdiler, 25 yaşına kadar iyi işler edindiler ve herhangi bir yasal problemleri olmadı.

    Bunun nedeni, daha fazla sosyal olarak gelişmiş çocukların başkalarıyla kolayca iletişim kurabilmeleri, çatışmalardan kaçınmaları, diğer insanlar için faydalı olmaları ve duygularına saygı duymalarıdır. Bunlar çocukluk çağında bile son derece yararlı becerilerdir: iyi iletişim kurabilen çocuklar, oyuncaklarla savaşmak yerine birlikte oynamanın yollarını bulabilirler.

    Başarının sadece yapılan işle ilgili  olmadığını unutmamak önemlidir. İnsanlar yaptıkları işlerde profesyonel olduklarında, iyi aileler oluşturduklarında, ilgi alanlarını ve duygularını paylaşan arkadaşlarla ilişkileri desteklediklerinde kendilerini başarılı görürler.  Bu bağlantıları gelişmiş iletişim becerileri olmadan yapmak zordur.

    2. Çalışmak ve İrade

    mutlu çocuk -   ocuk becerileri 2 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

    Ünlü Amerikalı psikolog ve yazar Grit’in yazarı Angela Duckworth;  Tutkunun, gücün, azmin ve başarılı olmanın en önemli unsurlarından birinin uzun vadeli hedeflere olan tutku ve sabrın olduğunu düşünüyor.

    Duckworth, araştırma grubu ile birlikte, Birleşik Devletler Harp Okulu’ndaki öğrencilerini, yazım yarışmasına katılanları, öğretmenleri ve satış yöneticilerini izleyerek birkaç yıl geçirdi. Çalışmanın amacı, kimin ne yaptığını ve neden daha başarılı olacağını tahmin etmekti. Tamamen farklı alanlardan çok farklı görünen katılımcıların ortak bir noktaları vardı. Bu güzellik ya da güç ya da yüksek bir IQ değil, Profesör Duckworth’un bunun “irade” olduğunu tespit etti.

    Psikologlara göre, doğuştan gelen yeteneklerin ve bu yeteneklerin yetişkin yaşamındaki gerçek başarılar üzerinde neredeyse hiçbir etkisi yoktur. İnsanları gerçekten başarılı kılan kararlılık ve azimdir. Ayrıca ortalama bir insanın uzun vadeli bir çalışmanın ile dahi olan ancak düzensiz ve tembel bir insandan daha fazlasını başardığını gösteren gerçek hayattan sayısız örnekler vardır.

    3. Yaratıcı düşünme

    mutlu çocuk -   ocuk becerileri 3 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

    İmkansız görünen durumlardan çıkmanın bir yolunu bulmamıza ve yaşamın bize verdiği sorunları çözmemize yardımcı olan şey yaratıcı bir düşüncedir . Ve bu zaten başarı olarak tanımladığımız ne varsa onun zaten yarısını oluşturur.

    Gelecekteki işlerin nasıl görüneceğini kimse bilmiyor, ama kesin olan bir şey var: bugün yaptığımızdan çok farklı olacak. Yaratıcı düşünce, çocuklarımızın geleceğin dünyasında yollarını bulmalarını ve hatta kendi şirketlerini yaratmalarını sağlar.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Stresli-Bir-Dünyada-Mutlu-Çocuk-Yetiştirmek-1.jpg mutlu çocuk - Stresli Bir D C3 BCnyada Mutlu  C3 87ocuk Yeti C5 9Ftirmek 1 - Bilim Adamları Çocuğunuz İçin Önemli 3 Beceriyi Belirledi

    Çocukların geleceğin dünyasında mutlu ve başarılı olmasını desteklemek için nelerin yapılması gerektiğini anlatan ve içinde haftalık etkinliklerin bulunduğu Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek kitabını sizlere öneriyoruz.

    Çocuğunuzun başarılı olmak istemesini sağlamak için ne yaparsınız? Yapılması gereken bir şey var mı? Fikrinizi aşağıdaki yorum bölümünde paylaşın.

    İlham Veren Öğrenme Anları Fotoğrafları

    0

    Uluslararası fotoğrafçıların ilham verici çekimleri, öğrenmenin ve birbiriyle bilgi paylaşımının önemini ortaya koyuyor: sınıflardan manastırlara, aşağıdaki en iyi 50 #Education2019 finalistini keşfet ve en sevdiğin fotoğraflarını incelemeyi unutma!

    Eğitim, yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelenin yanı sıra sağlam ekonomik büyümenin temellerini atmanın en güçlü araçlarından biridir. İçinde yaşadığımız dünyayı ne kadar anlarsak, diğer kültürler ve tarihler hakkında o kadar fazla bilgi edinirsek, kendi düşüncelerimizden farklı olabilecek bakış açılarını anlama şansımız da artar.

    Okula gitmek, kim olduğumuzu, neye inandığımızı ve dünyada nasıl bir rol oynadığımızı öğrenmemize yardımcı olur. Bu benlik duygusu kişisel gelişim için çok önemlidir. Ayrıca, okula gitmenin sadece çocukların geleceği üzerinde değil ailelerinin, arkadaşlarının ve topluluklarının geleceği üzerinde etkisi vardır.

    Dünyanın farklı köşelerinden gelen bu fotoğraflar ücretsiz bir fotoğraf uygulaması olan Agora’nın # Education2019 Fotoğraf Yarışması’nda 19.513 başvuru arasından seçildi.

    -Fotoğrafları Üzerine Tıklayarak Büyütebilirsiniz-

    Başarı(sızlık) Yazılımımız Nasıl Çalışıyor?

    0

    Kigem Akademi kurucusu Mümin Sekman’ın bir süredir beklenen TEDx konuşması yayınlandı. Yazar konuşmasında Her Şey Seninle Başlar kitabından bir bölüm ve birkaç yeni başarı hikayesi anlatıyor. TEDx İzmir’in organize ettiği konuşmayı, etkinliğe katılan 2500 kişi de dinlemişti. 

    Youtube’daki 15 milyon takipçili TEDX TALKS global sayfasında yayınlanan konuşmanın sunumu şöyle yapılıyor. 

    Başarı(sızlık) Yazılımımız Nasıl Çalışıyor? | Mümin Sekman | TEDxIzmir

    Neden bazı insanlar diğerlerinden daha başarısız olur? Başarısız olmak öğrenilmiş midir, yoksa başa gelen bir talihsizlik midir? Sürekli ve sistematik başarısızlığın sırrı nedir? Beynimizdeki başarısızlık bilgisinden kurtulmak ve başarıyı en başından doğru bir şekilde öğrenmek mümkün müdür? Başarı hakkında bildiklerimiz ne kadar başarılı? 

    Başarıya erişim imkanının demokratikleşmesi, yoğun bir mesleki rekabeti de beraberinde getirdi. Artık hepimizden başarı beklentisi artıyor. Başarı çağımızın yükselen değeri. Başarı araştırmaları yaygınlaşıyor. Beyin bilimlerindeki ilerleme, başarısızlık ve başarının doğasına dair bildiklerimizi derinleştirdi. 

    20 yılı aşkın süredir başarı üzerine düşünen, başarı üzerine konuşan ve başarı kitapları yazan Mümin Sekman, bu konuşmasında şu soruya cevap arıyor: “Sürdürülebilir başarısızlık: Başarı hakkında bildiklerimiz bu kadar arttığı halde, neden insanların çoğu başarısız kalmaya devam ediyor? ”  

    Başarı uzmanı ve yazar Mümin Sekman İstanbul’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Hukuk alanında hiç kariyer yapmadı. Başarı araştırmalarına yöneldi. İnsanın hayat başarısı üzerine 21 yıl içinde 21 kitap yazdı. “Magnum Opus”u olan “Her Şey Seninle Başlar” kitabı, 1,200,000 baskıya ulaşarak türünde Türkiye rekoru kırdı. 

    Sekman, Türkiye’de “kişisel gelişim uzmanı” titrini tanımlayan ve kullanan ilk insandır. Bir dönem “Çocuklar Duymasın” dizisinin de senaryo danışmanlığını yapmıştır. İlk kişisel gelişim portalı olan kigem.com‘un kurucusudur. 

    Ruh Sağlığı ile Komplo Teorileri Arasında İlişki Var Mı?

    0

    Ruh sağlığı nasıl olanlar komplo teorilerine inanıyor. Akıl sağlığı ile komplo teorileri arasında bir bağlantı var mı? İşte soruların bilimsel cevabı.

    ABD ve İngiltere’de son dönemde yapılan bazı araştırmalar, insanların kendilerini iyi hissedip hissetmemeleriyle komplo teorileri ve doğaüstü olaylara inanmak arasında bir bağ olabileceğini ortaya koyuyor.

    Geçtiğimiz aylarda Journal of Experimental Social Psychology (Deneysel Sosyal Psikoloji Dergisi) tarafından yayımlanan bir araştırma raporunda, insanların arkadaşlarıyla arasının bozulması ya da evlilik veya birlikteliğinin sona ermesi gibi nedenlerle kendisini yalnız hissetmesi ile komplo teorilerine inanma ve batıl inanç sahibi olma arasında bir bağ olabileceği sonucuna varıldı.

    Araştırmaya katılanlara sevdikleriyle biriyle aralarının bozulması halinde neler hissettiklerini ve hayatlarının anlamının nasıl olduğunu anlatmaları istendi. Daha sonra bu kişilerden kendilerini ne kadar dışlamış ve yalnız hissettiklerini derecelendirmeleri talep edildi.

    Daha sonra katılımcılara, ilaç şirketlerinin birçok hastalığın tedavi edilmesini sağlayacak ilaçları gizli tuttuğu ve bazı devletlerin halkı kontrol altında tutmak için subliminal (bilinçaltı) mesajlar verdiğini öne süren iki komplo teorisine ne kadar inandıkları soruldu.

    Katılımcılara yöneltilen bir diğer soruda Atlantik Okyanusu’nda yer alan ve Bermuda Şeytan Üçgeni olarak adlandırılan bölgede paranormal faaliyetlerin görüldüğü yönündeki iddiaları inandırıcı bulup bulmadıkları oldu.

    Yalnızlık ile komplolara inanmak doğru orantılı

    Araştırmaya katılanların verdiği yanıtlar değerlendirildiğinde ise insanların kendilerini ne kadar çok yalnız hissederlerse hem komplo teorilerine hem de doğaüstü güçlere inançları da o oranda yüksek oluyor.

    İngiltere’de bulunan Anglia Ruskin Üniversitesi öğretim üyesi Viren Swami tarafından 2016 yılında yapılan bir araştırmada da, stres ile gerçek olmayan şeylere inanma arasında bir bağ olabileceği tespit edildi.

    Araştırmaya katılan ve yaşları 20 ile 78 arasında değişen 400 kişiye, 1969 yılında Ay’a çıkılmadığı, yayınlanan görüntülerin sahte olduğu yönündeki iddiaya inanıp inanmadıkları sorusu yöneltildi.

    Swami’nin katılımcılara yönelttiği bir diğer soru da ABD’de siyahilerin eşit haklara sahip olma mücadelesinin önde gelen liderlerinden Martin Luther King’in ABD devleti tarafından öldürüldüğü görüşüne katılıp katılmadıkları oldu.

    Aynı katılımcılara, hayatlarında son altı ay içerisinde çok stresli bir olay yaşayıp yaşamadıkları da soruldu.

    Araştırmanın sonucunda ortaya stres düzeyi arttıkça, komplo teorilerine inanma eğiliminin de yükseldiği ortaya çıktı.

    Swami, “Stresli durumlarda, insanların analitik düşünme eğilimleri köreliyor. Stresli bir hayatı olan kişiler, aslında olmayan kalıpların ve düzenlerin var olduğunu görmek gibi belli bir düşünce tarzına kapılmaya başlayabilir. Stres yaratan olayların ardından düzenin sürdüğü ya da kontrolü ellerinde tuttuklarını hissetmek için komplo içeren açıklamaları kabul etme eğilimi ortaya çıkabilir” dedi.

    Komplolara inanların ortak profili

    Uzmanlar, komplo teorileri ile akıl sağlığı arasında doğrudan bir bağ kurmaya dönük yapılan çalışma ve araştırmaların henüz ilk aşamalarda olduğunu söylüyor.

    Bu alanda yapılan bir başka önemli araştırma da Psychology Today’de yayımlandı. Akıllı sağlığı konusunda en büyük veri setlerinden birini içeren bu araştırma, 2001 ile 2003 yılları arasında yüzlerce kişinin katılımıyla yapıldı.

    Katılımcılara sorulan sorulardan birisi de, “Dünyada yaşanan birçok şeyin arkasında bir komplo olduğuna eminim” cümlesine ne kadar katıldıkları yönünde oldu. Katılımcıların dörtte biri bu cümlenin doğru olduğuna inandığını söyledi.

    Araştırma sırasında toplanan veriler incelendiğinde ise her şeyin arkasında komplo olduğunu düşünenlerin profiliyle ilgili bir dizi ortak nokta tespit edildi.

    Bu kişilerin en önemli ortak özelliklerini erkek, bekar, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip, etnik bir azınlık gruba mensup, psikolojik durumu çok iyi olmayan ve hayatlarının belli dönemlerinde intiharı düşünmüş olmaları olarak sıralanıyor.

    Psychology Today dergisinde araştırmayla ilgili yapılan değerlendirmede, “Komplo teorilerinin psikolojik modelleriyle ilgili daha fazla test yapılması gerekir. Aslında, komplo teorileri konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığımızda çok açık. Ancak, mevcut sosyo-politik ortam düşünüldüğünde, bu tarz araştırmalara hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var” denildi.

    SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİNİZ

    76,138BeğenenlerBeğen
    190,256TakipçilerTakip Et
    2,391TakipçilerTakip Et

    YENİ İÇERİKLER

    İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR